Navigation

Emperyalist Savaş Kazanında TC-Pakistan İlişkileri

ABD emperyalizmi “Büyük Ortadoğu Projesi” çerçevesinde öngördüğü değişimlerin hayata geçeceği koşulları oluşturmak için Pakistan’ı istikrarsızlaştırma sürecine tam gaz devam ediyor. ABD’nin basıncıyla başlatılan Svat Vadisi operasyonlarının ardından Pakistan’ı da tıpkı Irak ve Afganistan gibi emperyalist savaşın ateşi sardı. Her birinde onlarca insanın öldürüldüğü bombalı saldırılar süreklileşmeye başlarken ülkenin siyasi atmosferi de gerildikçe geriliyor.

Devlet başkanı Zerdari ülke içerisindeki çeşitli güçleri denetimi altında tutabilme konusunda ABD’nin umduğu performansı gösteremezken, bir yandan Navaz Şerif önderliğindeki muhalefetin diğer yandan uzun yıllar Pakistan Gizli Servisini de yönetmiş olan genelkurmay başkanı Eşfak Pervez Kayani’nin basıncını göğüslemeye uğraşıyor. Özellikle ABD’nin vaat ettiği 7,5 milyar dolarlık yardımın istihbarat servisi ISI’nın yönetiminin ordunun elinden alınıp sivil bir otoriteye verilmesi gibi koşullara bağlanmasından rahatsızlık duyan genelkurmay başkanının sert tutumu Zerdari’yi yıpratıyor. Geçmişinde de üç askeri darbe yaşayan Pakistan’da yeni darbe hazırlıklarının yapıldığına dair kanı yaygın.

Pakistan böylesi bir atmosfer içerisindeyken, emperyalist hiyerarşide artık alt-emperyalist bir pozisyon elde eden “kardeş ülke” Türkiye bu pozisyonunun hakkını verecek adımlar atmakla meşgul. Bir eliyle bulunduğu coğrafyada etkinliğini arttıracak açılımlarını sürdürürken diğer elini de Afganistan-Pakistan bölgesindeki gelişmelere uzatmış durumda. Haziran ayında dışişleri bakanı Davutoğlu’nun ilk ziyaretlerinden birini gerçekleştirdiği Pakistan’a Ekim ayı içerisinde de art arda genelkurmay başkanı Başbuğ ve Başbakan Erdoğan çıkartma yaptı. Bu çıkartmalar, öncesi ve sonrasında yaşanan gelişmelerle kritik önemde olduklarını gösterdiler.

Başbuğ ve Erdoğan’ın Pakistan ziyaretleri

13 Ekimde Pakistan’a giden Başbuğ İslamabad, Ravalpindi, Peşaver ve Svat Vadisi’ndeki Mingora ve Malakant şehirlerini ziyaret etti. Pakistan Devlet Başkanı Ali Atıf Zerdari ile bir araya gelen Başbuğ bu görüşmesinin ardından Pakistan genelkurmay başkanı Eşfak Pervez Kayani ile de ikili temaslarda bulundu. Peşaver’de bir kolorduyu ziyaret eden ve Taliban’a karşı yürütülen operasyonla ilgili bilgi alan Başbuğ, Svat Vadisi’ndeki Mingora ve Malakant şehirlerini Taliban’ın bölgeden çıkarılmasının ardından ziyaret eden ilk askeri yetkili de oldu.

Pakistan ordusuyla yakın ilişkileri olan, bir önceki devlet başkanı Pervez Müşerref dâhil pek çok subayı Türkiye’nin harp akademilerinde yetiştiren Genelkurmay’ın bu ziyareti, güzergâhına ve dönemin özelliklerine bakıldığında sıradan bir ziyaret değildi. Ağustos başında imzalanan anlaşma ile Türk Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş. (TUSAŞ), Pakistan’ın 42 F-16 uçağının modernizasyonu projesini üstlenmişti. Bu görüşmelerde, İsrail ile Türkiye arasında krize yol açan Anadolu Kartalı tatbikatına Pakistan’ın katılması da kararlaştırıldı. TC’nin bilgi ve birikimi ile Pakistan’ın “terör”le mücadelesinde bu dost ülkenin yanında olacağı ifade edildi. Bu ziyaretin sadece askeri istişare ile sınırlı olmadığı, siyasetin de bunu bütünleyeceği belliydi.

Nitekim Başbuğ’un dönüşünden 10 gün sonra da Erdoğan Pakistan yolcusu oldu. Burjuva basın bu görüşmelere ilişkin olarak, Pakistan’ın Türkiye’dekine benzer imam-hatip okulları kurmak için yardım istemesini ve Türkiye’den din görevlileri talebini öne çıkardı. Pakistan’ın mevcut durumu ile ilgili pek çok konunun müzakere edildiği ve kararlar alındığına dair haberlerse ilerleyen günlerde ortaya çıktı. Kararların açıklanmamasına rağmen devletler arasında yüksek bir uyumun olduğu anlaşılıyordu. Nitekim başbakanın Pakistan seferinde pek çok başka anlaşmayla birlikte “Yoğun ve Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi” tesis edilmesine dair bir siyasi bildiri de yayınlandı. Bu siyasi bildiri iki ülkenin yakınlaşmasının ve ortak hareketinin açık ve üst düzeyde ifadesiydi.

Bu iki ziyaret arasında, 18 Ekimde, İran’ın Sistan-Belucistan eyaletinde Devrim Muhafızları komutanlarının da aralarında olduğu 42 kişinin öldüğü saldırı gerçekleşmiş, saldırılardan Pakistan’ı da sorumlu tutan İran 23 Ekimde içişleri bakanını Pakistan’a göndererek hükümete uyarılarda bulunmuştu. Haliyle bu durum Erdoğan’ın aynı zaman dilimi içerisinde gerçekleşen Tahran ziyaretinin de önemli gündem maddelerinden biri oldu.

Bu gelişmeler, 24-25 Ağustos tarihlerinde İstanbul’da gerçekleşen ve 20 ülkenin üyesi bulunduğu “Demokratik Pakistan Dostları Grubu” toplantısı ile ivmelenen, Türkiye’nin Pakistan üzerindeki nüfuzunu artırma gayretinin görüntüleriydi. Pakistan hükümetini terörle mücadele konusunda desteklemek ve Pakistan’ın enerji, ekonomi, eğitim gibi sorunlarına çözüm bulmak için yapıldığı ifade edilen toplantıya, ABD’nin Pakistan-Afganistan Özel Temsilcisi Richard Hoolbrooke da katılmıştı.

Türkiye’nin genelkurmay başkanı ve başbakanı ile yaptığı bu girişimlerin ne denli etkili olduğu, bu ziyaretlerin hemen ardından patlayan bombalar ile ortaya çıktı. Bombalama eylemi ile karşı taraf da bu girişimlerin ciddiyeti karşısında tepkisini ve kendi varlığını ifade ediyordu. 90 kişinin öldüğü patlamalardan sonra istihbarat örgütleriyle içli dışlı bir “gazeteci”nin, Joseph Farah’ın “g2bulletin” adlı sitesinde yayınlanan haber, bu girişimlerde müzakere edilen temel noktaları ortaya koydu. Haberde, İlker Başbuğ’un Kayani’ye telefon edip “hükümeti devirmeye çalışmayın” mesajı verdiği belirtiliyordu. Bu habere göre TC, Pakistan’da kontrolün kaybolmaya başladığı bir konjonktürde, Kayani’nin darbe yapmasının önüne geçecek girişimlerde bulunmuştu. Zira Kayani ABD’nin denetiminden belli ölçülerde uzaklaşma eğilimindeydi. TC genelkurmayı bu haberi yalanlasa da gelişmeler bu yönde bir etkinin Pakistan’da oluşturulmak istendiğini gösterdi.

Nitekim pazarlıkların ve baskıların şimdilik de olsa, TC’nin ve ABD’nin istediği gibi, Pakistan egemen sınıfı içerisinde bir uzlaşmayı sağladığı görüldü. Tam da darbe söylentileri gündemdeyken ve Cumhurbaşkanı Asıf Ali Zerdari’ye alternatif yeni bir oluşuma gidilebileceği öne sürülürken, Zerdari bazı görevlerini Başbakan Yusuf Rıza Gilani’ye devrettiğini açıkladı. Meclisi feshetme yetkisinden kimi önemli görevlerine kadar bazı yetkilerinden vazgeçen Zerdari, anayasa reformuna gidileceğini de duyurdu. Özellikle muhalefetin sert itirazlarını dindirmek için Navaz Şerif’le de masaya oturacak olan Zerdari, anayasa reformuna giderken muhalefetin de sesine kulak vereceğini ifade etti.

Alt-emperyalist TC’nin Pakistan’da soyunduğu roller

Bütün bu gelişmeler TC’nin Pakistan egemen sınıfı içerisinde geçici olması kaçınılmaz olan uzlaşmayı sağlamakta etkili olduğunu gösteriyor. Ancak ABD’nin isteklerini yerine getirirken ikircikli davranan burjuva fraksiyonların, özellikle Pakistan ordusu ve istihbarat örgütündeki etkinliği ABD için giderek daha da katlanılmaz bir durum haline geliyor. Afganistan’daki Uluslararası Güvenlik ve Destek Gücü ISAF’ın Amerikalı komutanı General Stanley McChrystal’a göre durum gayet açık: “Binlerce Taliban teröristi insanlarımızı katletmek için Pakistan’dan ülkemize sızıyor. Bunu nasıl önleyebiliriz? Kendimizi savunabilmek için Taliban’ı kümelendiği yerlerde vurmamız gerekir.” Ona göre Afganistan’daki savaş ancak Pakistan’da yuvalanan El Kaide ve müttefiklerinin dize getirilmesi kaydıyla kazanılabilir. Obama yönetiminin Afganistan-Pakistan stratejisi de, Afganistan meselesinin Pakistan’daki gelişmelerden soyutlanamayacağı prensibine dayanıyor.

Bu doğrultuda Obama yönetimi önümüzdeki yıl Pakistan’daki askeri gücünü arttırmaya karar verdi. Askeri üsler kurmanın ötesinde bizzat askeri operasyonlar yapma niyetleri söz konusu. Ancak diğer yandan da savaşın mevcut cepheleri zaten dengeyi bulmakta zorlanan bütçeyi iyice sıkıntıya sokarken bu durumun getireceği ek maliyetler nasıl karşılanacak sorusu Nobel Barış Ödülü sahibi Obama’nın önünde! ABD’nin 2008’de 459 milyar dolar olan bütçe açığı 2009 bitmeden 1 trilyon 400 bin dolara yükselmiş durumda.

Bu koşullar ABD’nin hâlihazırda asker bulundurduğu Irak bölgesinde asker sayısını azaltmasını gerektiriyor. Ancak elbette burada oluşturduğu yeni statükoyu da kimsenin bozmasına izin vermeden bunu gerçekleştirmesi gerekiyor. Bu nedenle bölgedeki alt-emperyalist güç TC’ye ikili bir rol düşüyor. Bir yandan Irak’taki mevcut durumun korunmasını sağlamak, diğer yandan büyük emperyalist güç ABD açısından Afganistan ve Pakistan’da işleri kolaylaştırıcı ve maliyetleri azaltıcı görevler almak. Bu rolü iştahla kabul ettiğini ortaya koyan TC’nin Pakistan’da şimdiye kadar sergilediği tutumları ve bundan sonra izleyeceği yolu bu çerçevede düşünmek gerekir.

TC, Afganistan-Pakistan bölgesinde askeri varlığını arttırabilir. Nitekim genelkurmay başkanı İlker Başbuğ, 23 Eylülde Milliyet’te çıkan açıklamasında “muharip birlik göndermemiz söz konusu mu?” sorusuna, “Kabil Bölge Komutanlığını 1 Kasımda alacağız. Türkiye’nin Afganistan’da ISAF-1’den bu yana muharip birliği var. Bu yanlış biliniyor” diyerek yanıtlıyordu. “Kasım ayında rakamsal artış olabilir mi?” sorusunun yanıtıysa “olabilir” şeklindeydi.

Elbette Pakistan’da işler ABD açısından Afganistan’dan daha da zor. Bu ülkede de ABD askerinin varlığı kolayına kabul görmeyecek. Aksine çok daha güçlü bir dirençle karşılaşacağı kesin. Bu yüzden bu direnci azaltmak için TC’nin Pakistan’daki varlığı büyük önem kazanacaktır. Doğrudan NATO birlikleri dâhilinde olmasa da, sağlanabilirse Birleşmiş Milletler ya da İslam Konferansı Örgütü bünyesindeki bir “barış gücü”yle Pakistan’a konuşlanacak Türk askeri ABD’nin elini rahatlatacağı gibi, Türkiye burjuvazisine de yeni imkânların kapısını açacaktır. Türkiye’nin Pakistan ile geçmişten gelen yakın ilişkileri onun bu rolü oynaması için biçilmiş kaftandır ve TC burjuvazisi bu kozunu sonuna kadar kullanacaktır. Son dönemdeki Pakistan’a müdahaleler ve telkinler buradan okunmalıdır.

TC burjuvazisinin emperyalist emellerine geçit vermeyelim!

TC burjuvazisinin oynadığı rol işçi sınıfına felâketten başka bir şey getiremez. Yükselen emperyalist savaşın yakıcı ateşi, çıkarları için işçileri o cepheden bu cepheye sürenleri değil doğrudan işçileri yakacaktır. Pakistan’daki gelişmelere kayıtsız kalamayan ve kalamayacak olan diğer emperyalist ya da alt-emperyalist güçlerle karşı karşıya gelecek TC egemen sınıfı, Türkiyeli işçileri de işte bu ateşin içine çekmek istemektedir.

Türkiyeli işçilerin Pakistan işçi sınıfının kanından beslenmeye niyetlenen Türkiye burjuvazisiyle hiçbir ortak çıkarı olamaz. Milliyetçilik zehriyle burjuvaziyle ortak çıkarları olabileceği yanılsamasına kapılan işçilere, emperyalist savaş ateşinin onları da yakacağını göstermek görevimizdir. Yirminci yüzyıl tarihi bunun örnekleriyle doludur. Türkiyeli işçilerin gerçek dostları TC’nin egemen sınıfı değil dünyanın her bölgesindeki işçiler ve emekçilerdir. Pakistan’daki gelişmeler karşısında da bu dostluğun gerektirdiği uluslararası birliği sağlayarak burjuvazinin karşısına dikilmek gerekir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:57, Aralık 2009