Navigation

“Lefter’i Severim Ama Lefterleri Sevmem”

Yaşadığımız topraklarda yaşı ellinin üstünde olan kuşak Lefter’i tanır. Herkes Lefter Küçükandonyadis’i, “Fenerbahçeli, milli futbolcu, golcü, Kadıköy’de heykeli olan adam” diye tanır da, büyük çoğunluk onun bu topraklarda dünyaya gelmiş bir Rum olduğunu bilmez. Çünkü Türkiye’deki inkârcı ve asimilasyoncu devlet, onun bir Rum olarak değil sadece bir futbolcu olarak tanınmasını istemiştir.

Lefter’in 2009’da Fenerbahçeliler tarafından Kadıköy’e dikilen heykelinin altına, “1963 yılında futbolu bıraktıktan sonra ülkemizi terk etmeyerek Büyükada’ya yerleşmiştir” diye yazılmıştır. Oysa Lefter zaten Büyükada’da doğup büyümüş bir Rumdur, yani İstanbul’un ve Büyükada’nın yerlisidir. Lefter, Büyükada’da yaşayan çok yoksul bir Rum ailenin çocuğu olarak 1925’te dünyaya gelmiştir. 1942 yılında çıkarılan Varlık Vergisi nedeniyle Lefter’in yakınlarından maddi durumu iyi olanlar Türkiye’yi terk edip Yunanistan’a kaçmak zorunda kalırken, olanakları buna elvermeyenler Aşkale’ye sürgüne gönderilmişlerdir. Babası ise bu sürgünden yoksulluğu sayesinde kurtulmuştur.

1941’de Taksimspor kulübünde lisanslı futbol oynamaya başlayan Lefter, Varlık Vergisi dönemindeki saldırı atmosferinden kurtulmak için 1943’te gönüllü olarak askere gitmiş ve dört yıl askerlik yapmıştır. 1947’de İstanbul’a döndükten sonra Fenerbahçe kulubüne girmiş ve kısa süre içinde ünü tüm ülkeye yayılan bir futbolcu haline gelmiştir. Ama bu ün bile onu bu topraklarda Rum olmanın dezavantajından kurtaramayacaktır. 1955 yılında bizzat devlet tarafından organize edilen 6-7 Eylül faşist saldırısında Rumların evleri, dükkânları yağmalanırken, Lefter’in Büyükada’daki evi de saldırıya uğrayacak, Lefter sabaha dek elde silah ailesini korumaya çalışacaktır.

Lefter Fenerbahçe’nin ünlü gölcüsü olduğu ve Rumluğunu öne çıkarmadığı için büyük bir halk sevgisiyle karşılanırken, diğer Rumlara devletin en üst temsilcileri tarafından bile açıkça düşman muamelesi yapılmıştır. Örneğin Yunanistan’la Kıbrıs gerginliğinin yaşandığı ve kendilerine tanınan çifte vatandaşlık hakkından yararlanarak aynı zamanda Yunan vatandaşı da olan Türkiyeli Rumların TC vatandaşlığından çıkarılıp sınır dışı edildiği 1960’lı yıllarda, dönemin başbakanı İsmet İnönü, kendisine yöneltilen “Lefter’i sever misiniz?” sorusuna hiç çekinmeden, “Lefter’i severim, ama Lefterleri sevmem” diye yanıt vermiştir (akt. Yalçın Doğan, Hürriyet, 22 Aralık 2010).

Lefter Küçükandonyadis geçtiğimiz günlerde 87 yaşında öldü. Lefter’in cenazesi, büyük çoğunluğu Lefterleri, Hrantları, Kürtleri sevmeyen kalabalık bir kitle tarafından ve üstelik adını gayrimüslimlere düşman olan ırkçı bir başbakandan alan Şükrü Saraçoğlu Stadı’ndan kaldırıldı. O Şükrü Saraçoğlu ki, iktidara geldiğinde okuduğu hükümet programında, “Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan ve azaltılan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltılan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız” demiştir. Bunları söyleyen Saraçoğlu, birkaç ay sonra yürürlüğe koyduğu Varlık Vergisi ile gayrimüslümlerin mallarına el koyup onları bu topraklardan kovmaya girişecek kadar soy bir faşisttir.

Lefter, 87 yıllık yaşamında hiçbir zaman yüksek sesle “ben Türkiyeli bir Rumum” dememiş, diyememişti. Çünkü egemenler ona “sen iyisin ama ailenin, sülalenin köküne kibrit suyu” diyerek binlerce Rumu yerlerinden, yurtlarından kopartıp atmışlardı ve aksi halde aynı şey onun da başına gelebilirdi. Lefter, bir Rum olarak değil, bir Fenerbahçeli, bir futbolcu olarak sevildi. Diğer Rumların malına, mülküne el koyulurken, onlar yerlerinden, yurtlarından sökülüp atılırken, o hep susmak zorunda kalmıştı. Rumlara yapılanlar her hatırlatıldığında, “her toplumda olur böyle şeyler” diyerek geçiştirmeye mecbur bırakılmıştı.

Lefter 1999’da, kendisiyle ilgili bir belgesel hazırlayan gazeteci Nebil Özgentürk’le yaptığı söyleşide, futbolu, attığı golleri, aldığı ödülleri ve anılarını anlatmış. Özgentürk, sözü Varlık Vergisi ve o dönemde Rumlara yapılanlara getirince Lefter, “şu kamerayı kapat hele evlat” demiş. Kameranın kapatıldığından emin olduktan sonra, gazetecinin kulağına eğilerek şunları söylemiş: “Bana bunları sorma, başımı belaya sokacaksın. Tamam sürdüler, babamı da üzdüler. Hâlâ ağlarım babamın anlattıklarına. Babam garibanın tekiydi. 6-7 Eylül’de yaptıkları ayıp değil mi? Olmaması lazımdı değil mi? Nesini konuşacağız?”

Lefter, 78 yaşındayken bile, kendisine sorulan soruyu ancak kamerayı kapattırdıktan sonra cevaplayabiliyordu. Korku ve kaygı içinde, soruyu soranın kulağına eğiliyor, cevabını öyle veriyordu. Türkiye’deki despotik ve inkârcı devletin tarihinde daha nice kanlı örnekler var. Osmanlı’nın Ermenilere uyguladığı kırımın ve tehcirin ardından sağ kalanlar da yerlerinden yurtlarından atılmıştır. Osmanlı’dan devralınan despotik katliamcı devlet, 1922-23’te 1 milyon 200 binden fazla Rumu mübadele yoluyla bu topraklardan atmış, mallarına, mülklerine el koymuştur. Rumların ve Ermenilerin serveti yeni yetme Türk burjuvazisine aktarılmıştır.

Türk esaslı ulus-devlet yaratma projesi sadece gayrimüslimleri değil Müslüman hakları da cendereye sokmaktan geri durmamıştır. Kürtler, Çerkesler ve diğer halklar da baskı altına alınarak Türklük kazanında eritilmeye çalışılmıştır. Yunanistan’dan ve Girit’ten gelen Müslümanların başına ne işler açıldığı herkesin malûmudur. Koçgiri, Şeyh Sait, Ağrı isyanlarında ve Dersim’de on binlerce Kürt katledilmiştir. Dersim katliamından sağ kurtulanlar, aradan 70 seneden fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen, gördükleri ve yaşadıkları o vahşeti hâlâ unutamıyorlar. İsmet İnönü Lefter’i seviyor, Lefterleri sevmiyordu. Aynı devletin şimdiki başbakanı da Kürt halkının haklı taleplerini karşılamak yerine hâlâ aynı pis oyunları devam ettiriyor, “Kürt sorunu yoktur” diyor. Yani burjuva devlet, hâlâ gayrimüslimlerin, farklı inançların ezilen halkların haklı taleplerini karşılamak yerine inkâr ve asimilasyon politikalarına devam ediyor.