Navigation

Türkiye’nin Emperyalist Atakları

Türk burjuvazisi kendisi için yatırım ve pazar alanları oluşturmak, uluslararası siyaset arenasında dikkate alınacak bir nüfuz elde etmek ve dolayısıyla yürüyen emperyalist paylaşımdan pay kapmak amacıyla Afrika’dan Orta Asya’ya, Balkanlar’dan Ortadoğu’ya kadar dört bir yana ulaşmaya, buralarda yerleşmeye çalışıyor. Bu kapsamda, Başbakan Erdoğan’ın kapitalistlerin de içinde bulunduğu kalabalık bir grupla Kuzey Afrika’ya yaptığı “Arap Baharı” turu, Türkiye’nin emperyalist hamlelerinde önemli bir evreyi temsil etmektedir. Bir zamanlar, meselâ 1950’lerde Adnan Menderes’e hüsnü kabul göstermeyen “Arap sokağı”nın; Mısır, Tunus ve Libya’da Başbakan Erdoğan’ı bağrına basması uluslararası siyasetteki değişimin ve Türkiye’nin bölgede ulaştığı ekonomik ve siyasi gücün bir göstergesidir.

Aslında Erdoğan’ın Kuzey Afrika çıkartmasını, hemen bu gezi öncesine denk gelen İsrail’e yaptırım kararını, Filistin sorununun gündeme taşındığı New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda yaptığı konuşmayı bir bütün olarak değerlendirmek gerekiyor. Türkiye, İsrail’i hedefine oturtarak uluslararası siyasal arenada, emperyalist çıkışını yüksek perdeden dile getirmiştir. Şurası çok açık ki, mazlum Filistin halkının davasını emperyalist yükselişine kaldıraç yapmaya çalışan Türkiye, Filistin’in hamisi rolünde Ortadoğu’daki nüfuzunu arttırmayı amaçlıyor. Dolayısıyla Filistin sorununun sahiplenilmesi Türkiye’nin emperyalist strateji ve taktiklerinin bir tezahürüdür. Bugün için söylersek, Türkiye burjuvazisi büyük emperyalist rakipleri karşısında ekonomik ve askeri açıdan henüz güçsüzdür. İşte bu güçsüzlüğünü, Müslüman kimliğini ve bölgedeki halklarla tarihsel bağlarını daha fazla öne çıkartarak ve başta Filistin halkı olmak üzere yoksul ve mazlum halkların hamisi rolüne soyunarak aşmaya çalışıyor. Erdoğan’ın, BM kürsüsünden dünya kamuoyu önünde İsrail’i alabildiğine sert bir dille eleştirmesi, Avrupalı emperyalistlerin sömürgeciliğinden, Afrika’nın yağmalandığından, açlıktan kırılan Somali halkına yardım edilmediğinden, Birleşmiş Milletler’in ise bu adaletsizlikler karşısında çözüm üretemeyerek acze düştüğünden dem vurması, “mazlumların hamisi” yaklaşımının bir yansımasıdır. Burada kavranması gereken husus, yükselmekte olan ve paylaşım sofrasında kendilerine yer açılmasını isteyen yeni güçlerin, bu amaç doğrultusunda ezilen halkların davasını kullanmaktan geri durmayacaklarıdır.

Time dergisine verdiği mülakatta ise, Erdoğan’ın, BM’ye dönük eleştirileri daha da sertleşiyor. BM’nin verili yapısını, bilhassa tüm ipleri elinde tutan ABD, Çin, Rusya, İngiltere ve Fransa’dan oluşan Güvenlik Konseyi Daimi Temsilciliğinin niteliğini eleştiriyor. Bu çıkışıyla Türkiye, eski güç ilişkilerine göre oluşturulmuş BM’nin ve onun mekanizmalarının, mevcut durumuyla devam edemeyeceğini ve kendisi gibi yükselen emperyalist güçlere yer açılması gerektiğini ilan etmiş oluyor.

Şu hususun altını önemle çizmek gerekiyor: Paylaşım sahnesine yeni ve atak güçlerin çıkmasıyla emperyalist odaklar arasındaki güç ilişkileri değişmeye başlamış ve bu değişim uluslararası siyasette yansımalarını da bulmuştur. Nitekim devamlı işaret ettiğimiz üzere ABD emperyalizmi bu değişimi fark ettiğinden, arkadan gelenlerin kendi hegemonyasını sarsıp üste çıkmaması için uzun soluklu bir savaş başlatmış, özellikle Çin ve Rusya gibi rakiplerini henüz erken aşamada kuşatmaya girişmiştir. Bir süredir dünya siyasetinde Türkiye’nin yanı sıra, geleneksel güç Çin ve Rusya’nın haricinde Hindistan ve Brezilya’yı daha fazla görüyoruz. Hâlâ dünya ekonomisinin motor gücü olan ABD emperyalizmini bir kenara bırakacak olursak, tarihsel emperyalist güçler, özellikle de Avrupalı emperyalistler geçmişteki konumlarına nazaran, uluslararası siyasete yön verilmesi noktasında bir gerileme içindedirler. Avrupalı emperyalist güçlerin derdine derman olması amacıyla hayat verilmeye çalışılan AB projesi, ekonomik bir birlik olmaktan ileri gidememiş (kriz bu ekonomik birliği de parçalama yönünde ilerliyor) ve hüsranla sonuçlanmıştır. Neticede, Avrupalı emperyalist güçler ABD’nin karşısına bir blok olarak çıkmayı başaramamışlardır.

Avrupalı emperyalistler bir blok olarak paylaşım alanlarına inemedikleri için, her birisi bağımsız olarak kendi gemisini yürütmeye çalışıyor. İngiltere’den sonra Fransa’nın da ABD’ye yanaşması ve onun açtığı yoldan ilerlemesi bu duruma örnektir. Fransız burjuvazisi, yeniden Kuzey Afrika’ya etkili bir şekilde dönmeye çalışıyor. Kuzey Afrika’da Fransa ile Türkiye’nin rekabeti de dikkat çekiyor. Fransa ve İngiltere liderleri Sarkozy ve Cameron’ın apar topar Libya’ya gitmeleri ve Erdoğan’ın Kuzey Afrika gezisinin etkisini kırmaya çalışmaları, aslında uluslararası siyasetteki değişimleri de gözler önüne sermektedir.

Türkiye, hâlihazırda Batı ekseni dâhilinde hareket etmektedir ve ABD’nin oluşturduğu planların ana çizgisinin ötesine taşan bir siyaset izlememektedir. Alt-emperyalist bir düzeye yükselmiş Türkiye gibi ülkeler, yürüyen emperyalist hegemonya kavgasının ana kutuplarından birinin arkasına takılmadan emperyalist üst basamaklara tırmanamazlar. Alt-emperyalist bir ülkenin büyük emperyalist güçlerden tümüyle bağımsız hareket etmesi ve kendi başına oyun kurmasının olanağı yoktur. Dolayısıyla böylesi ülkelerin büyük emperyalist güçlerden birinin ya da ötekinin oluşturduğu eksene girmesi bir zorunluluktur. Ancak bu demek değildir ki, bu alt-emperyalist ülkeler tümüyle büyük emperyalist güçlere tâbi olurlar. Elif Çağlı’nın dikkat çektiği şu husus oldukça önemlidir: “Alt-emperyalizm kavramı, emperyalist hiyerarşi piramidinde en üst basamakta yer alan emperyalist ülkelerin altındaki bir konumu anlatır. Bu konumdaki bir kapitalist ülke henüz üsttekiler gibi bir ekonomik güce ve dünya gündemini belirlemekte aynı derecede etkiye sahip olmasa da, kendi bölgesinde ve büyük emperyalist güçlerin eşliğinde artık doğrudan yayılmacı ilişkiler yürütür.” Gerçekte Türkiye’nin durumu tastamam budur.

Kaldı ki, emperyalist kutupların kesin çizgileriyle ortaya çıkmadığı, saflaşma ve hazırlık sürecinin devam ettiği günümüz benzeri konjonktürler, Türkiye gibi ülkelerin rakip emperyalist güçlerle aynı anda ilişkiye geçmesine ve kendilerine daha fazla manevra alanı yaratmalarına olanak tanımaktadır. Nitekim emperyalist paylaşım kavgasında oluşan çatlaklardan yararlanmaya çalışan Türkiye, bir yandan Batı ittifakı içinde yer alırken öte yandan Rusya ve Çin ile ekonomik ve askeri anlaşmalar yapmaktan, Ortadoğu’da, özellikle İsrail konusunda ABD’den farklı adımlar atmaktan geri durmamaktadır. ABD ise, alt-emperyalist bir güç haline gelen ve bölgede ekonomik ve siyasi nüfuzu artan Türkiye’yi rakiplerine kaptırmamak ve planları dâhilinde kullanmak istemektedir. Bu durumda, alt-emperyalist bir güç olarak hareket eden Türkiye, ABD’nin planlarına bir jandarma, “uşak” ya da “taşeron” rolüyle mi dâhil edilmiş oluyor? Bu tür analizlerle uluslararası siyasetteki gelişmelerin açıklanamayacağı ve işçi sınıfına doğru bir bakış açısı sunulamayacağı açıktır. Özellikle son üç-dört yıldır geliştirdiği emperyalist strateji, siyaset ve taktiklerle Türkiye, ABD’nin planlarında kendine daha fazla yer açmaya ve böylece uluslararası siyasal arenada daha fazla söz sahibi olmaya çalışıyor.

Bu ilişki biçimi ve düzeyi, sosyalist hareketin geneline hâkim olan ve politik kavrayışsızlığın bir ifadesi olan “taşeron/uşak” Türkiye yaklaşımının çok ötesindedir. Eğer kavramlara takla attırılmıyorsa Türkiye’nin nasıl bir “taşeron” ve “uşak” olduğu açıklanmalıdır. Emperyalist-kapitalist dünyada ilişkiler karşılıklı bağımlılık temelinde ama güçler dengesine göre şekillenir. Uluslararası siyasal arenada yaşanan değişimi açıklama ihtiyacı duyan, eski şablonlarla yol alamayacaklarının farkına varan çevrelerin Türkiye vb. ülkeler için ortaya attığı “taşeron” kavramlaştırması ise, emperyalist-kapitalist sistemin yapısının kavranamamasını gözler önüne seriyor. Bir patronun işlerinin bir bölümünü yapan, bu işi yaparken finansal olarak da tümüyle patrona bağımlı, onun denetlemesi ve yönlendirmesi altında olan, ilişkinin ne kadar süreceğini patronun belirlediği bir taşeron ile daha küçük sermayesiyle ve dolayısıyla daha az söz hakkıyla bile olsa o büyük patronla belli bir şirket ortaklığı kuran bir sermayedarın konumu aynı olabilir mi? Alt-emperyalist bir düzeye yükselen, bölgesinde ekonomik ve siyasi nüfuz elde eden, kendi arzularını “bağımsız” politik açılımlarla ortaya koyan ve bunu uluslararası siyaset arenasında dillendiren Türkiye’nin durumu bir taşerona değil, büyük patronun küçük ortağına denk düşmüyor mu?

Bir örnekle somutlarsak, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesine dâhil olan Türkiye, genel çerçevenin dışına çıkmasa da, geliştirdiği hamlelerle basit bir oyuncu olarak kalmak istemediğini ortaya koymuştur. Emperyalist arzularını hayata geçirmek için yanıp tutuşan Türkiye burjuvazisi, özellikle emperyalist strateji ve taktikleri oluşturan AKP hükümeti, AB’nin geleceğinin belirsizleşmesi ve dünya krizinin derinleşmesini de hesaba katarak Ortadoğu’ya daha fazla müdahale etmeye başlamıştır. ABD’nin ve İsrail’in karşı durmasına rağmen Suriye ve İran’la çeşitli anlaşmalar yapmaktan, Suriye ile ortak bakanlar kurulu toplamaktan, askeri tatbikatlar gerçekleştirmekten, vizeleri kaldırmaktan, Ortadoğu’da AB benzeri bir ekonomik birlik oluşturmak için harekete geçmekten geri durmamıştır. Daha da önemlisi ABD ve AB emperyalistleri, nükleer silah üretmek istediği gerekçesiyle İran’a yaptırım kararı aldığında Türkiye, BM Güvenlik Konseyinde yapılan oylamada “hayır” oyu kullanmaktan çekinmemiştir.

Kuşkusuz Türkiye’nin amacı İran’ı korumak değil, Ortadoğu’da kendi önünü açmaktı. Şu gerçeği unutmamak lazım: Türkiye ile İran Ortadoğu’da nüfuzlarını arttırmaya çalışan rakip güçlerdir. Batı ekseni içinde olan Türkiye’nin çıkarları İran’dan ziyade ABD ve AB ile kesişmektedir. İran, Filistin sorununu sahiplenerek, Batı ve İsrail karşıtı bir çizgi tutturarak Ortadoğu’da etkisini artırmaya çalışıyor. İşte bu nedenle Türkiye, Batılı emperyalistlerin İran’a dönük yaptırımlarına karşı durarak Ortadoğu’da etkisini güçlendirme yolunu açmaya girişmiştir. Emperyalist stratejiyi oluşturan AKP hükümeti bilmektedir ki, Ortadoğu’da ilerleyebilmek için Filistin halkına zulüm uygulayan İsrail’e tutum almak bir zorunluluktur. Bir taraftan Kürt halkına zulüm uygularken, öte taraftan tam bir ikiyüzlülükle Filistin halkının hamisi rolüyle uluslararası siyasette boy gösteren Türkiye, Batılı emperyalist güçleri karşısına alma pahasına İsrail’in burnunu sürtmeye dönük hamleler yapmaktadır. Davos’ta İsrail’in simge isimlerinden cumhurbaşkanı Şimon Perez’in âlemin önünde azarlanması ile başlayan süreç, Mavi Marmara hadisesi ile devam etmiş ve diplomatik ilişkilerin en alt düzeye indirilmesi noktasına gelmiştir.

Türkiye burjuvazisi bu hamlelerinin meyvesini toplamaya başlamıştır. Bilhassa Davos’ta Erdoğan’ın Şimon Perez’i azarlamasından sonra, Türkiye’nin prestiji Ortadoğu halkları nezdinde bir yükseliş kaydetmektedir. Nitekim Erdoğan’a olan ilgi Kuzey Afrika turunda da devam etmiştir. Türkiye, halk kitleleri nezdinde kazandığı itibarı ekonomik ve siyasi çıkara tahvil etmeye çalışıyor. Arap kitlelerin Türkiye’ye olan sempatisi, Müslüman bir ülke olmasına karşın gelişmiş, parlamenter sisteme dayalı görece demokratik bir işleyişi oturtmuş, seküler bir toplum oluşturmuş olmasından da ileri gelmektedir. Neticede her şey görecelidir: Bugün Türkiye’deki yaşam biçimi, pazardaki çeşitlilik ve toplumsal alandaki ilişkiler Ortadoğu’daki kitlelere çekici gelmektedir. Türkiye’nin televizyon dizilerinin Arap sokağında yoğun ilgi görmesi, kültürel davranışların kodlanmasını, Türkiye’den gidecek malların daha kolay pazar bulmasını, yatırım alanlarının önünün açılmasını da beraberinde getirmektedir.

Şüphesiz AKP gibi İslamcı gelenekten gelen bir partinin iktidarda olması, Türkiye’nin Ortadoğu’da rol kapmasında önemli bir faktördür. “Arap Baharı”yla birlikte Mısır, Tunus ve Libya’da iktidar adayı haline gelen İslamcı partilerin AKP’yi örnek aldıklarını söylemeleri oldukça anlamlıdır. Sonuçta unutmayalım ki, Müslüman Kardeşler dâhil bu İslami hareketlerin tepesi çoktandır kapitalistleşmiş durumdadır. Bu kesimler, kapitalistleşme dinamiğinin dönüştürücü etkisi altında kalarak etraflarına baktıklarında, kendilerine Batı’dan ziyade Türkiye’yi daha yakın buluyorlar. Kapitalist-emperyalist sisteme derinden entegre olmuş ve kapitalist piyasa ekonomisini içselleştirmiş Müslüman Türkiye’nin model ülke olarak ortaya çıkması, zeminsiz bir böbürlenmeden ziyade nesnel bir gerçekliği ifade etmektedir. Batı’da kök bulmasına karşın kapitalizm evrensel bir sistemdir: Tüm eski ilişkileri kendi potasında eritir ve doğasına uygun yeni ilişkiler yaratır. Kapitalist sistemin dışında olmayan ve derinden entegrasyon yoluna giren Ortadoğu coğrafyasındaki ilişkiler de kapitalizmin evrensel ilişkiler potasında daha fazla eriyecektir. Bu potaya çekilirken Türkiye’nin model olması ve rol oynaması hiç de gerçek dışı değildir.

Dolayısıyla Ortadoğu’nun dönüştürülmesinde ABD’nin “model ortaklık” kavramlaştırması üzerinden Türkiye’ye rol biçmesi, Türkiye’nin “uşak” ve “taşeron” olmasından değil, ekonomik ve askeri açıdan önemli bir düzeye ulaşmış olmasından, bölgede etkili olabilmesinden ileri gelmektedir. Erdoğan’ın, İslami akımlardan gelebilecek eleştirileri ve yüz çevirmeleri göze alarak Mısır, Tunus ve Libya’da laikliğe vurgu yapması, yalnızca eksen tartışmalarına verilmiş bir yanıt değil, aynı zamanda Arap coğrafyasında Türkiye’nin rolünü başka bir ülkenin oynayamayacağını ortaya koymak içindir. ABD’nin “ılımlı İslam” projesine model olarak Türkiye’yi göstermesi boşuna değildir. Beyni dumura uğramış ulusalcı kesimlerin bunu Türkiye’yi şeriata götürmek isteyen bir proje olarak sunmaları garabeti bir yana, bu proje tam da yukarıda açıklamaya çalıştığımız gibi, Türkiye’nin Ortadoğu’ya model olarak sunulması projesidir.

ABD emperyalizmi, bölgenin dönüştürülmesi bağlamında Türkiye’nin önünü açarken, beri taraftan da Türkiye’nin “bağımsız” hamlelerini dizginlemeye ve kendi kontrolü altına almaya çalışıyor. Bu noktada en sorunlu konuyu İsrail ile ilişkiler oluşturmaktadır. Hiç şüphe yok ki, Yahudi burjuvazisinin Amerika’da oynadığı rol, ilişkilerin derinliği ve ABD’nin bölgedeki ihtiyaçları İsrail’i ayrıcalıklı ve dokunulmaz yapmaktadır. Tam da bu nedenle, Birleşmiş Milletler’in Mavi Marmara gemisi baskınını inceleyen raporunun (Palmer Raporu) İsrail’e bir yaptırım uygulanmasını önermemesi ve hatta İsrail’in Gazze ablukasını haklı göstermesi, ABD’nin etkisinden bağımsız düşünülmez. Hülasa, ABD emperyalizmi elindeki manevra olanaklarına başvurarak şimdilik İsrail ile Türkiye’yi aynı anda idare etmektedir.

Ancak belli bir noktada İsrail sorununun da bir biçimde çözümü gündeme gelecektir. Ortadoğu’daki statüko parçalanırken İsrail’in durumu aynı kalabilir mi? İsrail’in durumunu emperyalist savaş sürecinin nasıl şekilleneceği, Ortadoğu’da ittifakların kimler arasında olacağı, İran konusunda Türkiye’nin nasıl bir tutum alacağı belirleyecektir. Şu anda tüm emperyalist ve kapitalist güçler, aynı anda çok yönlü hamleler yapmaktadırlar. Türkiye emperyalizmi, NATO’nun füze kalkanı radar sisteminin kendi topraklarında kurulmasını kabul ederek önemli bir manevra yapmış bulunuyor. Bu hamlesiyle Türkiye, hem Batılı emperyalist kampta yer aldığının mesajını vermiş, İsrail’e yüklenme noktasında elini güçlendirmiş, PKK’ye karşı giriştiği operasyonlara ABD’nin göz yummasının ve daha da önemlisi kendisine insansız hava araçları vermesinin yolunu açmış, hem de İran ve Rusya’dan gelebilecek tehlikelere karşı önlem almıştır. Radar sistemi görünürde İran’a karşı kuruluyorsa da, esasında asıl amaç Rusya’dan gelebilecek füzelerin fark edilip imha edilmesidir. Türkiye burjuvazisi, radar sistemini kabul ederek bölgede çelişkileri biraz daha keskinleştirmiş ve savaş alevlerini bu topraklara doğru çekmeye başlamıştır.

Hiç kuşkusuz Türkiye’nin bölgeye dönük emperyalist hamleleri, emperyalist savaş sürecine yeni bir dinamik getirmiştir. Düne kadar “komşularla sıfır sorun” politikası güden Türkiye, gelinen evrede neredeyse tüm komşularla “sorunlu” hale gelmiştir. Elbette bu “sıfır sorun” yaklaşımı tümüyle Türkiye’nin emperyalist taktiklerinin bir ifadesiydi. Fakat Ortadoğu’daki parçalayıcı dinamikler bu taktiği çok geçmeden eskitmiş ve açığa düşürmüştür. “Arap Baharı”yla birlikte Türkiye burjuvazisi taktik değişikliğine gitmek zorunda kalmış ve meselâ aylar öncesine kadar can ciğer kuzu sarması olduğu Suriye’ye savaş ilan etme noktasına gelmiştir. Gerek radar sisteminin kurulmasını kabul ettiği, gerekse Suriye meselesinde ABD ile ortak bir çizgi izlemeye başladığı için, taktiksel olarak yakınlaştığı İran ile uzaklaşma sürecine girmiştir. Ayrıca İran, “liberal İslam”ı teşvik etmekle suçladığı Türkiye’nin, bu minvalde Ortadoğu’daki gelişmeleri kendi lehine kullanmaya çalışmasından da rahatsız durumda. Diğer taraftan, İsrail’e karşı açıklanan beş maddelik yaptırım paketiyle ilişkiler iyice gerilmiş, İsrail’in Kıbrıs’ı fişteklemesiyle Akdeniz’de başlayan petrol arama çalışmaları ve dolaşan savaş gemileri tehlikeli süreci tırmandırmaya başlamıştır.

Önümüzdeki dönemde Ortadoğu’da gerilim süreci daha da tırmanacak gibi gözüküyor. Suriye’ye dönük müdahale pişirilmekte, süreç olgunlaştırılmaya çalışılmakta. Ortadoğu’da yürüyen emperyalist kapışmanın eninde sonunda İran’a uzanacağı, öncesinde ise Suriye’nin defterinin dürülmek istendiği yeterince açıktır. 11 Eylül 2001 saldırısıyla başlayan süreçten bugüne değin Türkiye’nin, gerek bulunduğu bölge gerekse emperyalist arzuları nedeniyle savaşın dışında kalamayacağına işaret ediyoruz. Dün “komşularla sıfır sorun” nutukları çeken AKP hükümetinin şimdilerde yüksek perdeden savaş naraları atması bunun bir ifadesidir. Fakat Kürt sorununun varlığı ve hareketin ulaştığı düzey Türkiye emperyalizmine yaman bir dert oluşturmaktadır.

Bölgede başlayacak bir savaş yalnızca Arap ve Türk emekçileri değil, aynı zamanda Türk ve Kürt emekçileri de karşı karşıya getirme tehlikesi barındırmaktadır. Özellikle son günlerde gerek Kürt düşmanlığı üzerinden gerekse Ortadoğu’daki emperyal hamleler üzerinden Türklük böbürlenmesi eşliğinde milliyetçilik yükseltilmeye çalışılıyor. İşçi-emekçi kitleler yürütülen emperyalist siyasetin peşine takılmak amacıyla, Türkiye’nin ne kadar büyüdüğüne, bölgesinde ne denli itibar gördüğüne, bunun gurur verici olduğuna, ekonominin büyüyeceğine ve bundan halkın da yararlanacağına bizzat vurgu yapılıyor. TÜSİAD’ından MÜSİAD’ına kadar sermaye örgütleri genel hatlarıyla AKP’nin oluşturduğu emperyalist siyasetin arkasına yığılmış durumdalar.

Düne kadar AKP’nin karşısında yer alan –iç siyasette karşıtlığını hâlâ sürdüren–, statükocu güçlerin alanında hareket eden burjuva yazar-çizer takımı, şimdilerde AKP’nin emperyalist hamlelerinin arkasında durmak gerektiğini söylüyorlar. Geçen seneye kadar Ergenekoncuların sesi olan Hürriyet gazetesinin tepesinde oturan Ertuğrul Özkök şimdilerde şunları yazıyor: “Hazır olacaksın… Bu politika kafana yatmıyorsa da hazır olacaksın. Bak biri orada denizin dibini kazıyor; öteki burada senin başkentinin altını oyuyor. Büyük devletsen eğer; hele hele büyük lokma yemişsen; gemilerini Gazze’ye de göndereceksin; Doğu Akdeniz’i gölü ilan edenin başına da tebelleş olacaksın. (…) …Ankara’da seçilmiş bir hükümet varsa; o «Büyük politika» diyorsa, «Güçlü devlet» diyorsa; kafana yatmasa da; arkasında duracaksın. Durmalıyız…” Bir zamanlar Erdoğan için, “bilgisi zayıf, deneyimi eksik, eğitimi yetersiz, yabancı dil bilmez bir adam”, “Türk siyasetine yakışmıyor” diyen Fatih Altaylı ise, ABD gezisinden notlar aktarıyor: Balkan kökenlilerin bir toplantısında Erdoğan’ın ne denli sevildiğini, Balkan ülkelerin liderlerinin Erdoğan’a büyük saygı gösterdiğini, liderlerin lider gibi olduğunu, Arap halklarından sonra bu manzaranın kendisini şaşırttığını dile getiriyor ve Türkiye’nin, Erdoğan’ın deneyimlerinden yararlanabilmesi için siyaseti bırakmaması gerektiği çağrısında bulunuyor. Yiğit Bulut gibi milliyetçiler, İslamcı ve liberal çevrelerden yalakalarsa, adeta vecd halinde Erdoğan güzellemeleri döşeniyorlar.

Asker-sivil bürokrasinin vesayetini gerileten AKP hükümeti, burjuva kesimler arasındaki çelişkiyi ve çatışmayı emperyalist siyaset üzerinden aşmaya çalışıyor. Türkiye’nin, Özal’la birlikte bir emperyal vizyonu olmasına rağmen, bu vizyonun ideolojik temellerini döşeyen ve uygulanabilir bir siyaset haline getiren esas olarak AKP hükümetidir. Böylece Türk burjuvazisi, AKP nezdinde emperyalist siyaset güdecek bir iradeye ve hatta ekonomik gücün önüne geçen bir siyasal perspektife kavuşmuştur. İşte AKP ve burjuvazi, geniş emekçi yığınları bu perspektifin arkasına yığmaya çalışıyor. Hayata geçirilen emperyalist hamleler neticesinde Türkiye’nin uluslararası siyasette dikkate alınması ve bölge halkları nezdinde itibar kazanması, yıllar yılı Batı toplumları karşısında aşağılık kompleksi yaşamış bu toprakların insanlarının gururunu okşamaktadır. BBC Türkçe web sitesinde çıkan bir yazı bu durumu çarpıcı bir şekilde dile getirmektedir: “Türk olmak birden bire havalı bir şey haline geldi. Her ne kadar kimse sizin dilinizi konuşmasa da.”

Bu ulusal gururlanma emperyalist siyasetin savaş makinesine koşulursa, emekçi yığınlar için tam bir yıkım olur. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında emekçi yığınlar bu ulusal gururlanma üzerinden körleştirildi ve birbirine kırdırıldılar. Bu bakımdan sosyalist hareket Türkiye’nin emperyalist yükselişi ve saldırganlığı karşısında çok uyanık olmalıdır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 79, Ekim 2011