Navigation

Emperyalist Savaş Sürecinde Son Durum

ABD’nin Irak işgalini “resmi olarak” sona erdirmesinin ardından yükselen tansiyon ve Obama’nın “ABD’nin Sürdürülebilir Küresel Liderliği: 21. Yüzyılın Savunmasında Öncelikler” adlı belgeye dayanarak açıkladığı “yeni” askeri strateji, emperyalist savaş sürecinde yeni gelişmeler olduğunu ve olacağını ortaya koyuyor. Veriler, önümüzdeki dönemde çatışmalı süreçlerin artacağı ve emperyalist güçler arasındaki kavganın kızışacağı yönündeki öngörülerimizi doğrular niteliktedir.

ABD’nin “yeni” askeri stratejisinin sonucu, Ortadoğu merkezli emperyalist savaşın kapsamının genişletilmesi ve Asya-Pasifik bölgesine de yayılması olacaktır. Amaç ABD’nin hegemon konumunun sürdürülmesi ve Çin gibi rakip güçlerin olabildiğince kuşatılması ve yayılmasının engellenmesidir. ABD, bunun Bush dönemindeki gibi kendisinin tek başına hareket edeceği tarzda sağlanamayacağını bildiğinden, emperyalist güç birliklerine ve ittifaklara daha önem veren bir çizgi izleyeceğini tekrarlamaktadır. Kimileri Obama’yla özdeşleştirdikleri bu politikayı daha barışçıl ve olumlu bulsalar da, gerçekte olacak olan emperyalist kamplaşmaların hızlanması ve rekabetin sertleşmesidir.

Bunun somut örneğini, ABD’nin Irak işgalini sona erdirmesinin ardından Irak ve Ortadoğu üzerinde Türkiye, İran ve bazı Arap ülkeleri arasında hızla alevlenen nüfuz mücadelesinde bulabiliriz. Emperyalist devletler ve bölgesel güçler, bu uğurda tüm Ortadoğu coğrafyasını şimdikinden çok daha fazla kana bulayacak etnik-dini temelli çatışmaları kışkırtmaktan geri durmayacaklarını açıkça göstermektedirler. Bir yandan Şii-Sünni çatışması körüklenmekte ve diğer yandan da rakip güçler utanmazca birbirlerini suçlamaktadırlar.

Ortadoğu’da emperyalistlerin ve diğer bölgesel güçlerin artan kapışmasının daha da yükselteceği acılara dur diyebilecek tek güç olan işçi ve emekçi sınıflar ise, “Arap baharı” denen gelişmelere yol açan isyan dalgasının ardından halen gergin bir bekleyiş içindedirler. Bu isyan dalgasının tepesine hemen her ülkede Müslüman Kardeşler ve benzeri türden Sünni İslami hareketler oturmuş durumdadır. Yani işçi ve emekçi sınıfların çıkarlarını gerçekten temsil edecek sınıf partileri yoktur. Bu yüzden de emperyalistler ve kapitalistler planlarını çok fazla engelle karşılaşmadan uygulayabilmekte ve hatta Arap halklarının isyanlarını ve tepkilerini de kendi çıkarları doğrultusunda manipüle edebilmektedirler.

“ABD Irak’tan çekildi” derken…

ABD, 15 Aralık 2011 itibariyle Irak’taki savaşı resmi olarak sona erdirdiğini, yani bir anlamda işgali bitirdiğini ilan etmiştir. Ancak bu durum, ABD’nin Irak’tan “tamamen çekildiği” şeklinde anlaşılmamalıdır. Zaten askeri açıdan “tamamen çekilme”yi ne Irak, ne ABD, ne de Rusya gibi rakip emperyalist güçler dillendirmektedir. Diğer açılardan (yani siyasi, ekonomik vb.) “tamamen çekilme” ise kuşkusuz söz konusu dahi değildir.

ABD ikili anlaşmalara da dayandırarak Irak’taki askeri varlığını belirli düzeyde sürdürecektir. İşgal döneminden önemli bir fark, şimdiye kadar bu Irak hükümetinin rızası olup olmadığına bakılmadan ve bir dönem 170 bin askere ulaşmış bir orduyla sağlanırken, bundan sonra ise askeri varlığın çok daha düşük seviyede ve Irak hükümetinin de rızasıyla devam edecek oluşudur.

Gerek Amerikalı gerekse de Iraklı yetkililerin açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla, 4 bin kadar ABD askeri iki büyük askeri üste “eğitmen” ve “danışman” olarak görev yapmaya devam edecek, ancak artık ordu personeli olarak değil, “dışişleri çalışanları” olarak görünecekler! Hâlihazırda 40 bine yakın özel güvenlik şirketi görevlisi (tamamı Amerikan ve İngiliz şirketleridir), yani paralı asker de Irak’ta görev yapıyor. Bunların 5500’ü doğrudan ABD ordusu hesabına çalışacak. Geri kalanı ise çeşitli devlet kurumlarının ve özel şirketlerin, bankaların vb. korunması işinde çalışıyor. Ayrıca “yeşil bölge” denilen ve ABD büyükelçiliği ile Bağdat uluslararası havaalanının bulunduğu bölgede “elçilik çalışanı” adı altında 16 bin kişi görev yapacak. Bunların önemli bir kısmı da aslında asker veya istihbarat personelidir. Kürt yönetiminin elindeki bölgede de yakın zamanda iki yeni ABD karakolu kuruldu ve bunların varlığı da devam edecek. Pentagon, hedefinin, ikili anlaşmalar yoluyla, Irak’ta 20 bin civarında ABD askerinin sürekli olarak kalması olduğunu açıklamış durumda. ABD’nin askeri varlığını bu kılıflar altında devam ettirmesinin ve burjuva medyada “ABD Irak’tan çekildi” türünden haberlerin abartılı biçimde verilmesinin sebebi ise, Obama’nın seçim sürecinde oluşu ve daha önceden Amerikan halkına verdiği sözler nedeniyle “ABD Irak’tan çekildi” imajını yaratmak istemesidir.

Zaten Irak’tan çekilen birliklerin ve askeri araçların önemli bir bölümü de ABD’nin hali hazırda büyük çaplı üslerinin olduğu, başta Kuveyt olmak üzere çeşitli Körfez ülkelerine kaydırılmış durumda. ABD Savunma Bakanının açıklamalarına göre bölgede 40 bin civarında ABD askeri kalmaya devam edecek. Bunun 23 bini Kuveyt’te ve geri kalanı da Suudi Arabistan, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman’da konuşlanacak. ABD’nin Beşinci Filosu da uçak gemileriyle birlikte Basra Körfezinde bulunuyor. Üstelik bu rakama Irak’ta çeşitli kılıflar altında kalacak olan askerler dâhil değildir.

Bu tablodan çıkartmamız gereken sonuç şudur: ABD, Irak işgaline görünürde son vermiştir fakat gerek Irak’taki gerekse de bölgedeki askeri varlığını sürdürecektir. Emperyalist savaş sürecinin geneli hesaba katıldığında başka türlü olması da zaten beklenebilecek bir şey değildir. ABD’nin bu askeri manevraları yapmasının ardında yatan asıl sebepler, Obama’nın açıkladığı “yeni” askeri stratejide net bir şekilde görülmektedir. Meseleye Irak ve bölge halklarının durumu açısından bakıldığında ise hiç de iç açıcı bir geleceğin beklenmemesi gerektiği açıktır.

İşgalin bıraktığı miras: etnik-dini çatışmalar, iç savaş ve sefalet

“Yaptıklarım, yapacaklarımın teminatıdır” misali, ABD emperyalizminin Irak halkına yaşattığı yıkım ve acılar, bundan sonra Ortadoğu halklarını nelerin beklediğini de göstermektedir. Hatırlanacak olursa Bush yönetimi “demokrasi ve özgürlük” getireceği iddiasıyla Irak’ı işgal etmişti. Aradan geçen yıllar zarfında emperyalizmin “demokrasi ve özgürlük”ten ne anladığı net bir şekilde görüldü. Obama ve yanı başındaki diğer burjuva politikacılar, generaller, geride dört başı mamur demokratik bir Irak bıraktıklarını ve her şeyin güllük gülistanlık olduğunu söyleseler de, bu yalanlara artık kimsenin inanmadığını çok iyi biliyorlar. Ama o kadar rahat ve pervasızlar ki, Irak savaşının “dökülen kana ve harcanan paraya” değdiğini söyleyebiliyorlar.

Oysa dönüp bakıldığında görülen manzara korkunçtur. İşgalden bu yana, savaş nedeniyle 1 milyondan fazla insan hayatını kaybetmiş ve 4 milyon insan da zorunlu mülteci pozisyonuna düşmüştür. İşsizlik halen korkunç boyutlardadır. Yoksulluk ve sefalet dizboyudur. İnsan hakları ve demokratik haklar gibi kavramlar Iraklılar için birer lükstür. Mevcut devlet aygıtı gırtlağına kadar yolsuzluğa, rüşvete batmış durumdadır. En temel kamu hizmetleri bile Irak halkının önemli bir kesimi için ulaşılamaz durumdadır. Çeşitli siyasi grupların ve suç çetelerinin körüklediği şiddet ve kaos ortamında adam kaçırma, gasp vb. gibi olaylar aleni hale gelmiştir.

ABD’nin başlangıçta savaşa ve işgale gerekçe olarak öne sürdüğü “kimyasal ve kitle imha silahlarının varlığı” yalanı kısa sürede açığa çıkmış, Saddam diktatörlüğü devrilmiş ama yerine Maliki’nin tepesinde oturduğu bir polis devleti yaratılmıştır. Karakollar ve cezaevleri işkence merkezleri olarak çalışmaktadır. Irak halkının ne can ne de mal güvenliğinden bahsetmek mümkündür. Her gün onlarca insan giderek iç savaş boyutlarına varan şiddet olaylarından dolayı hayatını kaybetmektedir. Bu çatışmalar Irak burjuvazisinin iktidar kavgasının yansımasından başka bir şey değildir. Burjuvazinin Şii, Sünni ve Kürt kesimleri birbirine girmiş durumdadır. Ülke iç savaşın ve bölünmenin eşiğindedir.

ABD’nin dengeleri gözeten varlığı ortadan kalkınca, devlet aygıtının büyük kısmını elinde tutmakta olan Şii burjuvazisi ve onun başı konumundaki Maliki, egemenliği kendi elinde yoğunlaştırmak ve Irak’ın tamamı üzerinde söz sahibi olmak amacıyla harekete geçmiştir. Şii kesimin bu eğilimi yeni değildir ama ABD’nin gitmesiyle bariz biçimde öne atılma söz konusudur. Cumhurbaşkanı yardımcısı ve Sünni kesimin liderlerinden Haşimi’nin tutuklanmak istenmesi ve sonrasında Kürt bölgesine kaçması; merkezi hükümetin talebine rağmen Kürtlerin Haşimi’yi teslim etmeyi reddetmesi; Şii ağırlıklı hükümetin Sünni politikacılar üzerinde baskı kurması sonucu Sünni bakanların istifa ettirilmesi; Sünni ve Kürt kökenli vekillerin mecliste başlattığı boykot; Kürtlerle petrol meselesi ve sınır güvenliğini kimin sağlayacağı gibi konular üzerinden yaşanan ve yer yer çatışma noktasına gelen gerilimler gibi gelişmeleri hep bu minvalde yorumlamak gerekir.

Bu noktada İran’ın Şii kesimi destekleyerek ve ülkedeki Şii grupları manipüle etmeye çalışarak, Irak üzerindeki nüfuzunu arttırmaya uğraştığını görmek gerekir. Her ne kadar Maliki İran etkisini kastederek, “kimsenin peşinden gitmeyeceklerini ve ülkenin bütünlüğünü korumaya kararlı olduklarını” söylese de gelişmeler farklı bir durumu işaret etmektedir. Şii hükümet İran’la yakınlaşmaya çalışmakta ve hatta bu bağlamda askeri işbirliği projeleri geliştirmekten bahsetmektedir. Suriye konusunda da İran-Suriye çizgisine daha yakın duran ve Esad’ın devrilmesine karşı çıkan bir politika izlemektedir.

Öte yandan durumdan vazife çıkaran ve atak davranarak kendisine fırsat yaratmaya çalışan Türkiye, ABD’nin cevaz vermiş olmasının da rahatlığıyla, Kürt yönetiminin ve Sünni kesimin hamiliğine soyunmaktadır. Son günlerde Erdoğan ve Maliki arasında yaşanan atışmalar sonucu işin Türk büyükelçiliğine “yanlışlıkla” roket atılmasına kadar varması ve Maliki’nin Türkiye’yi açıkça kendi içişlerine karışmakla suçlaması boşuna değildir. “Komşularla sıfır sorun” gibi sözde barışçı politikaları çoktandır bir yana bırakmış olan Türkiye, bölgede nüfuzunu arttırmak yönünde hiçbir fırsatı kaçırmamaya çalışarak ve bu bağlamda geçmişe göre çok daha atak ve saldırgan davranarak hareket etmektedir.

Türkiye, Suriye örneğinde olduğu gibi, Irak’ta da sürece doğrudan müdahale etmeye dönük bir politika izlemektedir. ABD emperyalizminin genel planlarına da uygun biçimde, bölgedeki Sünni-Şii karşıtlığını kaşımakta, siyasi karışıklığın yaşandığı hemen her Ortadoğu ülkesine el atarak Sünni İslamcıları desteklemektedir. Türkiye’nin bu politikası Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri ve Mısır tarafından da kabul görmektedir. Açıktır ki, Saddam’ı devirme ve BAAS rejimini tasfiye sürecinde Şii kesimi arkasına alan ve kullanan ABD, içinden geçilen dönemde Suriye ve İran’daki rejimleri devirebilmek ve bu uğurda gerekirse bu iki ülkeye karşı yeni savaşlar başlatabilmek için tüm Ortadoğu sathında bir Sünni-Şii karşıtlığını kışkırtmaktadır. Ve bu bağlamda da Irak’ta güçlü bir Şii iktidarı istememektedir. Türkiye’nin bu hamleleri, Irak’taki Sünni kesimin de işine gelmektedir. Bu açıdan tek sorun, Irak’ta Müslüman Kardeşler benzeri kapitalistleşmiş ve ılımlı hale gelmiş, Amerikan karşıtı olmayan bir siyasi parti olmamasıdır.

İşin ilginç denebilecek yanı ise Kürt yönetimi ile Türkiye arasındaki yakınlaşmadır. Türkiye bir yandan kendi içinde Kürt hareketine yönelik 90’lardan bu yana görülmemiş düzeyde bir baskı uygular ve saldırılarda bulunurken, diğer yandan da Irak Kürdistanı’nda siyasal etkisini arttırmaya çalışmaktadır. Anlaşılan odur ki, ABD’nin de yönlendirmesiyle Kürt yönetimi de, güneyde Şii Araplara ve doğuda Şii İran’a karşı Türkiye ile arasını iyi tutmaya uğraşmaktadır. Bu arada Kürtler, şimdiye kadar pek de iyi ilişkiler içinde olmadıkları Sünni Araplarla da bir ittifaka girmiş bulunmaktadırlar.

Kürt yönetiminin orta vadeli amacının mevcut konumunu sağlama almak olduğu düşünülebilir. Uzun vadede kuşkusuz bağımsız bir Kürt devleti bölgedeki tüm Kürtlerin amacıdır, ama mevcut konjonktürde bunun olurunun olmadığı kabul edilmiştir. Türkiye açısından ise, Ortadoğu coğrafyasında oluşan Sünni-Şii kamplaşması temelinde Mısır’da Müslüman Kardeşler’in, Filistin’de Hamas’ın (son süreçte Hamas da İran’dan uzaklaşmaktadır), Suriye’de yine Müslüman Kardeşler’in ve Irak’ta da Kürt-Sünni ittifakının hamiliğine soyunmak oldukça kârlı bir iştir. Bu hamilik Türkiye’nin bölgedeki itibarını arttıracak, daha da önemlisi Suriye ve İran’a yönelik olası bir savaşın ardından pastadan ciddi paylar almasının da temelini oluşturacaktır. Ayrıca orta vadede de, İran’a yönelik ambargoların arttığı bir ortamda Kürtler üzerinden Irak petrollerine ulaşmak Türkiye burjuvazisinin nicedir ağzını sulandırmaktadır ve oluşan tabloyu bu açıdan bir fırsat olarak görmektedir. Türkiye’nin bu çıkışları İran’ın hem bölgede hem de Irak’ta önünü kesmeye dönük olduğundan ve Ortadoğu’da İran’ın karşısına çıkartılabilecek en ciddi rakip Türkiye olduğundan, ABD de Türkiye’nin bu rolünü teşvik etmekte, onun önünü açmaktadır.

Emperyalist savaşta alınan yeni pozisyonlar

İşte Obama’nın ilan ettiği “yeni” askeri stratejiyi de bu gelişmelerle birlikte okumak ve değerlendirmek gerekiyor. Açıklandığı haliyle bu strateji, ABD’nin küresel liderliğinin sürdürülebilmesi için savunma konusundaki önceliklere dair bazı değişiklikler yapılmasını içeriyor. Irak ve Afganistan’daki tehditlerin önemli ölçüde bertaraf edildiği ve hedeflere ulaşıldığı tespiti yapılarak askeri gücün ağırlık merkezinin bu bölgeden Asya-Pasifik hattına kaydırılacağı açıklanıyor. Ayrıca ekonomik krizin etkilerinden bahsedilerek savunma harcamalarında kısıntıya gidileceği söyleniyor. Bu çerçevede askeri harcamalarda (önümüzdeki 10 yıl içinde) 500 milyar dolarlık bir kesintiye gidilmesi ve asker sayısının düşürülmesi öngörülüyor. Bir yandan bu hedefe ulaşılması ve diğer yandan küresel liderliğin korunabilmesi için de müttefiklere yapılan silah satışlarının arttırılması; daha az sayıda askerle çok daha etkin, vurucu gücü yüksek ve hareket kabiliyeti fazla bir ordunun oluşturulabilmesi ve ileri teknoloji ürünü silahların kullanılması; müttefik ülke ordularının daha fazla aktive edilerek devreye sokulması ve sıcak çatışmalarda yer almasının sağlanması gerekliliğinden bahsediliyor. Yine Obama’nın açıklamasında, bu stratejinin “uzun dönemli askeri operasyonlarla ulus inşası” yaklaşımına son vereceği, artık Pentagon’un “daha küçük, konvansiyonel kara güçlerine dayalı” bir ulusal güvenlik stratejisi izleyeceği ifade ediliyor.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, bu strateji değişikliği özde bir yenilik içermemektedir. SSCB’nin çöküşünün ardından ilan edilen Yeni Dünya Düzeni’ndeki temel perspektif halen geçerlidir ve bu anlamda Amerikan emperyalizminin politikalarında genel bir sürekliliğin olduğunu unutmamak gerekir. Amerikan emperyalizminin ilgi alanı hiçbir zaman Ortadoğu’yla sınırlı olmamıştır ve hegemonya yarışında ana rakipleri haline gelen Rusya ve Çin’e yönelik kuşatma-engelleme arzusu da yeni değildir. Ancak Bush döneminden farklı olarak, kapitalizmin küresel çaptaki krizinin etkisiyle ciddi biçimde hissedilen bir ekonomik zayıflama söz konusudur ve strateji belgesine de direkt olarak yansımıştır. Karşımızda ekonomik alanda güç kaybettiğini kabul eden, ama aynı zamanda halen dünyanın en büyük askeri gücü olduğunun bilincinde olan ve bu nedenle de hegemonyasını bu askeri güçle sürdürmekte kararlı bir emperyalist ülke durmaktadır.

Strateji değişikliği çerçevesinde ABD, “aynı anda iki savaşı yürütebilecek ve kazanacak” bir askeri yapılanmanın yerine, “bir savaşı kazanabilecek ve diğerinde ise karşısındaki düşmanın amaçlarını engelleyebilecek” bir yapılanmayı hedeflemektedir. Soğuk Savaş dönemine has bir pozisyonu ifade eden ilk önermenin yerine konulan ikincisi, ABD’nin hegemonyasındaki genel zayıflamanın açık bir itirafı gibi görülebilir. Belli oluyor ki, Obama’nın şahsında Amerikan emperyalizmi yeni durumunu giderek daha fazla kabullenmekte ve hegemonyasını pekiştirmek için buna uygun stratejileri hayata geçirmeye girişmektedir.

Önemli bir husus da, yeni strateji belgesinden fazladan anlamlar çıkartılmamasıdır. Örneğin Asya-Pasifik hattına güç kaydıracak oluşunu, ABD’nin Ortadoğu’yu terk ettiği şeklinde yorumlamamak gerekir. Aksine emperyalist savaşın Ortadoğu odaklı kapsama alanı genişletilmeye çalışılmakta ve Kuzey Afrika’nın batı ucundan Asya’nın doğu ucuna kadar oldukça geniş bir coğrafya emperyalist savaşın menziline girmektedir. Bu süreçte Ortadoğu’da meydanı Rusya, Çin veya İran’a kaptırmamak için de ABD, Sünni-Şii karşıtlığı ekseninde bir cephe örmeye çalışmakta (ki bunda da yol katettiği görülüyor) ve Türkiye, İsrail, Suudi Arabistan, Mısır ve Körfez ülkelerinden oluşan bir ittifakı hayata geçirmektedir. Kuşkusuz bu sorunsuz bir proje değildir. Ülkeler ve çıkarlar bazında çelişkiler içermektedir. Ama şimdilik proje bu yönde ilerlemektedir.

Ordunun küçülmesini ve mali açıdan tasarrufa gidilecek olmasını da, ABD’nin askeri gücünün zayıflayacağı veya küçüleceği şeklinde yorumlamamak lazımdır. Emperyalist savaşların tarihine bakıldığında asker sayısındaki azalmaların hiç de olumlu sonuçlara yol açmadığı, tersine emperyalist orduların vurucu ve yıkıcı gücünün artmasının buna eşlik ettiği görülecektir. Ayrıca strateji belgesinde belirtildiği üzere, ABD’nin silah satışları da şimdiye değin görülmemiş ölçüde artmıştır. Afganistan ve Irak’ın işgaliyle başlayan süreç tüm dünyada silahlanma harcamalarının ciddi biçimde artmasına yol açmıştır. ABD’nin “yeni” askeri stratejisi, bu silahlanma yarışını daha da kızıştırmaya dönük politikalar içermektedir. 2006-2010 yılları arasında, önceki 5 yıla kıyasla silah satışlarında %24’lük bir artış yaşanmıştır. Son 5 yılda en fazla silah alımı yapan ülkeler (%43’lük bir oranla) Asya-Pasifik hattındaki ülkelerdir. Bu arada silah satan ülkeler sıralamasında da ABD ve Rusya ilk iki sırayı işgal etmektedir. Her iki ülke de en çok müttefiklerine silah satmaktadır. Yani emperyalist savaş sürecinin kızıştırılmasının ve cephenin genişlemesinin ekonomik açıdan da ciddi getirisi söz konusudur.

“Yeni” stratejiye bakarak Amerikan emperyalizminin zorbalığa ve açık işgale dayanan saldırganlığının bittiğini de düşünmemek gerekir. Çok çok artık ABD’nin ülkeleri veya bölgeleri tek başına işgal etmeyeceği söylenebilir ki, bu da yeni bir şey değildir. Bush döneminde yapılan çıkışı bir yana bırakırsak, ABD’nin uzun yıllardır uyguladığı politika budur zaten. Ayrıca emperyalizmin saldırganlığının ve yıkıcılığının tek ölçütü işgal değildir. Libya’ya yapılan emperyalist müdahaleler, işgal edilmeden de bir ülkenin halkının nasıl acılara gark edilebileceğinin bariz bir örneğini sunmaktadır.

“Yeni” askeri strateji “4. Kuşak Savaşlar” denilen bir yaklaşımın daha hâkim hale geleceğini de ortaya koymaktadır. Bu savaş konsepti askeri terminolojide, hantallaşmış büyük ordulara dayanan askeri stratejilerden kopuşu, cephe savaşlarının tedavülden kalkmasını, yüksek teknolojiyle donatılmış daha küçük ve operasyonel birliklerle savaşların yürütülmesini ifade etmektedir. Son dönemde emperyalist savaş sürecinde yaşananların büyük oranda bu kapsama girmesi de göstermektedir ki, ülkelerin cepheler boyunca birbirleriyle savaşa girmiyor oluşları savaşların yaşanmadığı anlamına gelmiyor. Bu açıdan, burjuva medyada savaş yerine “operasyon, müdahale” gibi kelimelerin kullanılmasına aldanmamak gerekir. Bu savaş konseptinin bir boyutu da, düşman olarak görülen ülkeye açıktan saldırmak yerine, onunla diğer rakipleri arasındaki çelişkilerin kaşınması ve yeni çelişkiler icat edilmeye çalışılmasından oluşmaktadır. Böylece rakip güçlerin bu sorunlar içine hapsolması, küresel hesaplara girecek bir konumdan uzak tutulması amaçlanmaktadır. Bu rakip ülkeler içinde ve ülkenin bulunduğu bölgede desteklenecek, yoksa yaratılacak siyasi istikrarsızlıklar, çatışmalar, savaşlar aracılığıyla gücün zayıflatılmasına çalışılacaktır.

İşin aslı bu araç ve yöntemler emperyalizmin tarihinde pek de yeni değildir. Ortadoğu’da ve dünyanın pek çok bölgesinde yaşananlar bu konseptin ne kadar yaygın biçimde kullanıldığını göstermektedir. Ama bu konseptin giderek daha başat hale gelmesinin dolaysız sonuçlarından birisi, gizli örgütlenmelerin desteklendiği, gizli servislerin ve ordunun devlet politikalarını daha fazla belirlemeye başladığı, demokratik hakların daha fazla rafa kalktığı rejimlerin yayılması olacaktır.

ABD’nin “yeni” askeri stratejisinin işaret ettiği tüm bu yönelimler, kuşku yok ki ABD’ye has veya onunla sınırlı kalacak olan uygulamalar değildir. Tüm emperyalist ve kapitalist güçler bu stratejiyi artan oranda uygulamaktadırlar. Başta ABD’nin rakipleri olan Rusya ve Çin olmak üzere tüm emperyalist güçler, dünyanın her bölgesine el atmaya çalışmakta ve rakiplerinden bir adım öne geçmek uğruna her türlü insanlık dışı politikayı göze almaktadırlar. ABD’nin (AB ülkelerini de arkasına alarak) yeniden canlandırdığı Batı ittifakına karşı Rusya ve Çin de, öne Suriye, İran, Kuzey Kore gibi ülkeleri sürerek karşı ittifaklarla cevap vermektedirler. “Şanghay Beşlisi” diye anılan birliğin yanı sıra İran, Rusya ve Çin kendi füze kalkanlarını oluşturmak üzere harekete geçmişlerdir. Asya-Pasifik bölgesinde Çin, Güney Kore ve Japonya’yı içerecek bir “Kuzeydoğu Asya Federasyonu” kurmak için yoğun çaba sarf etmektedir. Rusya, ABD’nin “çekilmesinin” ardından Irak’la petrol konusunda yeni anlaşmalar yapmak üzere, İran’ı da yanına alarak harekete geçmiştir. Ticari savaşların da eşlik ettiği bu süreçte, ABD’nin “yeni” stratejisi çerçevesinde Asya-Pasifik hattında alacağı pozisyonlara karşılık Rusya-Çin ikilisinin de karşı pozisyonlar alması kaçınılmazdır.

Bu tablo, ABD’nin ortaya koyduğu çizginin kaçınılmaz sonucunun emperyalist savaşın daha fazla yayılması ve kızışması olacağını yalın biçimde göz önüne sermektedir. İnsanlığı her gün daha kötü bir sona yaklaştıran bu gidişatı durdurmanın mümkün olabilmesi, sosyalist hareketin uzun zamandır içinde bulunduğu krizi ve tıkanıklığı aşmasına, toparlanmasına ve artık silkinip ayağa kalkmaya başlamış olan işçi sınıfı hareketiyle buluşmasına bağlıdır. Bu bağlamda da devrimci Marksistlere düşen görevler her geçen gün daha yakıcı hale gelmektedir.