Navigation

AKP’nin Saldırgan Politikaları ve Yoğunlaşan Çelişkiler

İçinden geçmekte olduğumuz aylar yeni bir siyasal hareketlilik döneminin de başlangıcı anlamına geliyor. Başta Kürt sorunu olmak üzere çeşitli siyasal-toplumsal sorunlara ilişkin yeni gelişmeler ve süreçler bu mevsime odaklanmış durumda. Bir düzeyde bakıldığında bu durum siyasi takvimle ilgili görünmektedir. Zira birbiri ardına önemli seçimlerin gerçekleşeceği 2014 yılına gelinirken bir anlamda siyaset arenasında son düzlüğe girilmektedir. Tüm siyasi güçler buna uygun olarak mevzilenmekte ve deyim yerindeyse ısınma hareketleri yapmaktadır. Ve parlamentonun açılışı ile birlikte seçimlere ve diğer birçok siyasi-toplumsal soruna ilişkin yeni yasal düzenlemeler tartışma gündemine geliyor. Erdoğan’ın açıkladığı sözde demokrasi paketi ve onunla ilgili sorunlar bu bağlamda özellikle yer işgal ediyor.

Kürt sorununda ağır aksak yürümekte olan sürecin en kritik dönemeçlerinin bu yeni dönemde gündeme gelecek olması; Suriye sorununda doğrudan emperyalist müdahalenin eşiğine kadar gelinmesi ve büyük emperyalist güçler arasında doğrudan bir boy ölçüşme riskinin ortaya çıkması; AKP’nin dinsel/muhafazakâr uygulamalarının ve otoriterliğinin artmasıyla belirli toplum kesimlerinin hoşnutsuzluklarında ciddi artış; bu bağlamda özellikle Alevilerin tepkilerindeki yükseliş ve Alevi sorununun bir yandan Suriye sorunuyla da bağlantılı olarak gitgide derinleşmesi; Erdoğan’ın başkanlık hayalleri ve yeni bir anayasa ile ilgili beklenti ve gelişmelerin neticelenme noktasına doğru son aşamaya gelmesi; dünya ekonomisinde Türkiye gibi ülkeleri zorlayabilecek yeni bir konjonktüre geçilmekte olduğuna dair belirtilerin güçlenmesi; tüm bunlar, önümüzdeki yılın belirleyici siyasi süreçleri olarak ön plana çıkmaktadır.

Bu siyasi süreçler çeşitli düzeylerde siyasal ve toplumsal çelişkileri somutladığı gibi, AKP için de baş edilmesi ya da bertaraf edilmesi gereken sorunlar anlamına gelmektedir. Bunların bilincinde olduğu görülen AKP, kendisi açısından temel ve yöntemsel çözüm araçları olarak baskı, cepheleştirme ve oyalamacayı kullanmaktadır.

Bu yöntemleri öylesine ifrada varan ölçülerde kullanmıştır ve kullanmaktadır ki, doğrudan politikayla ilgisi olmayan futbol gibi konular bile bugün şiddetli bir politik cepheleşmeye sahne olmaktadır. Bundandır ki yeni futbol sezonunun açılışı bağlamında en önemli konu futbolun kendisi olmayıp, statlarda oldukça güçlü biçimde çıkan hükümet karşıtı sloganları ve taraftar örgütlenmelerini bastırmak olmuştur. Bu uğurda “spora siyaset karıştırılmasının önlenmesi” kılıfı altında akıl almaz uygulamalar hayata geçirilmektedir. Statlardaki sloganların televizyon izleyenler tarafından duyulmaması için canlı yayınlarda ses kısılmakta, hükümet yanlısı taraftar grupları örgütlenmekte ve bunlar üzerinden provokasyonlar tertiplenmektedir. Muhalif taraftar grupları, aleni polis baskısı, tutuklamalar, gözaltılar ve açılan davalarla cezalandırılmaya çalışılmaktadır.

Böylece yeni futbol sezonunun başlaması bile yeni siyasi hareketlilik döneminin bir unsuru haline gelmektedir. Son Beşiktaş-Galatasaray derbisinde yaşananlar bunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu durum yeni dönemin etmenlerinden biri olarak Gezi sürecinde ayağa kalkan kesimlerin duyarlılıklarının siyasal arenada bir rol oynamaya devam ettiğini ve edeceğini gösteriyor. Aynı olgu yine ilgisiz görünebilecek başka bir konu olan olimpiyatların İstanbul’da düzenlenmesi meselesinde de kendisini gösterdi. Hükümet ve özellikle Erdoğan, hem Gezi sürecinde hem de genelde dış politika alanında yaşadığı itibar kaybını telafi etmek için olimpiyatları Türkiye’nin kazanmasına büyük bir önem yüklemişti. Bunu bir zafer yürüyüşüne çevirmek için somut hazırlıklar bile yaptılar. Cepheleşme burada da açık biçimde işledi. Ve sonuç hükümet ve Erdoğan açısından hüsran olurken, Gezi’den yana saf tutanların ruh halinde “oh olsun” sevinci vardı.

Eğer Gezi dinamiği üzerinden ilerleyecek olursak, bu çelişkinin başat rol oynadığı son çarpışma ODTÜ arazisinden geçirilmek istenen karayolu sorunu üzerinden gerçekleşti. ODTÜ ormanını tahrip etmek suretiyle yapılması planlanan yolu protesto etmek üzere başlayan gösterilerin de kısa sürede Gezi’nin bir tekrarına dönüşmesi eğilimini göstermesi yeni bir işaret oldu. Hükümet yine acımasız baskı önlemlerini devreye soktu ve bu hoyratlık sonunda bir kişinin ölümüne de yol açtı. Ama diğer taraftan meseleyi fazla uzatmadan, nispeten sessizce, yolun ille de yapılacaksa yeraltından yapılması taleplerini kabul etmek zorunda kaldı. Söylemde “o yol yapılacak!” havası takınılmış olmasına rağmen.

AKP Gezi sürecinde oy desteğinde kayda değer bir gerileme yaşamadıysa da, moral olarak ciddi bir hasar aldı. Uluslararası arenada yaşanan itibar kaybı ise özellikle önem taşıyordu. Dünya siyasetinin yükselen yeni lideri imajı, yerini despot Erdoğan imajına bırakıyordu. Aynı şekilde, Ortadoğu’ya model ülke imajı da yerini otoriterliğe doğru kayan bir ülke imajına bırakıyordu. Hiç şüphesiz Suriye ve Mısır meselelerinde izlenen dış politikayla da pekişen bu itibar yitimi, birçok bakımdan AKP’nin gerilimini arttıran bir etmen.

Gezi’nin daha başka yankıları da var. Türkiye’nin en büyük sermaye grubunun hükümetin birbiri ardına gelen saldırılarına maruz kalması Gezi sürecinin bir ürünü. Keyfi ve kasıtlı olduğu açıkça belli olan bir biçimde hükümet Koç grubunu Gezi’ye destek vermiş olduğu için cezalandırmakta. Maliye ordusuyla denetimler, ihale iptalleri, lisans iptalleri… Öyle ki bu durum Anadolu sermayesi olarak nitelendirilen yeni yükselen sermaye gruplarından bazılarının bile rahatsızlık beyan etmelerine yol açmıştır. Uluslararası yatırımları ve güçlü ilişkileri olan, ülkenin en büyük sermaye grubunun politik bir tutumla hükümet tarafından keyfi biçimde hırpalanmasının, küresel kapitalizm devrinde ülke kapitalistlerinin geneli açısından rahatsızlık yarattığı açıktır. Böyle bir ülkenin küresel kapitalist cangılda dış yatırımcılar açısından soru işaretleri yaratacağı bellidir.

Özetlemek gerekirse, Gezi’yle birlikte bir patlama şeklinde açığa vuran belirli çelişki ve hoşnutsuzluklar bugün siyasal gündemde rol oynamaktadır ve önümüzdeki dönemde de oynayacağa benzemektedir. Bugün siyasetin temel bir belirleyenini oluşturan kutuplaşma/cepheleşme, Gezi ile birlikte yeni bir düzeye sıçramış ve daha da kemikleşmiştir. Üstelik artık kan da dökülmüş, polis şiddetiyle gençler öldürülmüştür. Öte yandan özellikle işçi sınıfının beyaz-yakalı kesimleri ve küçük-burjuvazinin belirli bölümleri ile genel olarak Alevi toplumu, Gezi süreci ve sonrasında politik olarak motive olmuş, içinde bulundukları pasif durumdan çıkmışlardır. Politik düzlemde asıl olarak CHP’nin ve Kemalistlerin, yanı sıra da Türk solunun tamamına yakın bölümünün içinde yer aldığı amorf bir siyasi eğilim ortaya çıkmıştır. Bu eğilim, ODTÜ meselesinde yaşandığı gibi, bundan böyle kendine çıkış noktası bulduğu her sorunda Gezi sürecine benzer bir süreci canlandırmaya çalışacaktır. Gezi, işçi sınıfının ana taburları içinde ciddi bir yankı bulmasa da, saydığımız kesimler içinde bir referans ve motivasyon noktası olarak yaşayacaktır. Dahası CHP ve Kemalist oluşumlar buradan kendilerine yeni kan bulma ve canlanma çabasına girmişlerdir.

Hükümet üzerinden bakacak olursak, hükümet özellikle Gezi’den sonra, benzer bir süreci başlatacağı korkusuna kapıldığı hemen her türlü protesto ve gösteriye karşı aşırı şiddet uygulamaya koyulmuştur. Dolayısıyla AKP’nin bu bağlamda yeni bir hız verdiği otoriter eğilimleri nedeniyle de Gezi’nin etkileri siyasal alanda devam edecektir. Göstericilere ilaç (Talcid) verdi diye eczanelerin bile şimdilerde cezai takibata uğraması, akşam evinin penceresinden tencere tava çaldı diye insanların mahkemelere verilmesi gibi sindirme hareketleri ve daha niceleri bu bağlamda cereyan etmektedir. Tutuklamalar, polis baskınları, mahkemeler, davalar birbiri ardına gelmekte ve süreç hâlâ bu şekilde ilerlemektedir.

Alevi sorunu

Gezi sürecinde hoşnutsuzluğu açık ifade bulan geniş bir toplum kesimi Alevilerdi. Ülke çapına yayılan eylemlerde polis şiddeti sonucu ölen gençlerin tamamına yakınının Alevi olması bir tesadüf değildir. Önümüzdeki dönemde Alevi sorununun Türkiye’nin gündeminde daha fazla yer alacağını açıkça görmek gerekiyor. Bunun birçok sebebi bulunuyor. Gezi’de yansıyan öfke öncelikle yaşam tarzına yönelik dinsel-muhafazakâr müdahalelerden ve hükümetin Aleviliğe yönelik aşağılayıcı ve dışlayıcı tutumundan kaynaklanıyordu. Ancak Alevi sorununa son dönemde benzin döken bir konu da hükümetin Suriye politikasıdır. Bu politika açıkça ve doğrudan Alevi düşmanlığı içeren bir politikadır. Suriye’de mezhepsel bölünme yaratma ve körükleme üzerine kurulu bir politikanın Türkiye içinde yansımalarının olmaması beklenemezdi, beklenemez.

Öte yandan Alevi toplumunun şehirleşmesi nedeniyle kimliğin korunması güdüsünün sosyolojik bir olgu olarak ortaya çıkması da söz konusudur. Bu durum AKP’den ve Kemalist kışkırtma sorunundan öte bir sorundur. AKP olmasaydı da, bu sosyolojik değişim sonucu, Alevilerin kendi kimlikleri, cemevleri vb. ile ilgili talepleri söz konusu olacaktı. Bu kaçınılmaz bir durumdur. Ancak hem AKP’nin politikaları, tutumu hem de Kemalist kışkırtmalar sonucu Alevi sorunu şiddetlenmiş, bir yandan Suriye’deki mezhepçi dış politika diğer yandan Gezi sürecinin doğurduğu sonuçlarla, bugün Alevi sorunu ve bu bağlamdaki çelişkiler sorunun yeni bir düzeye sıçramasına yol açmıştır. Sonuç olarak Alevilik gizlenen bir kimlik olmaktan hızla uzaklaşmakta, bu temelde bir bilinçlenme, bir uyanış yaşanmakta, ayrıca bunun kaçınılmaz bir ifadesi olarak çeşitli örgütlenmeler vücut bulmaktadır. Önümüzdeki dönemde özellikle Suriye bağlamında Alevi sorunu patlayıcı bir niteliğe bürünme potansiyelini taşımaktadır. Hükümet saldırgan ve mezhepçi Suriye siyasetini sürdürdüğü ölçüde Alevi sorununun son dönemde yükselen harareti de yakıcılığını sürdürecektir.

Esasen hükümetin son dönemde sıkça Alevi sorununu ağzında geveleyip bu alanda birtakım düzenlemeler, açılımlar yapacağını söyleyerek etrafa boncuk dağıtmasının da sebebi budur. Hükümet bu harareti görmektedir. Önümüzdeki dönemde bu durumu kısmen yatıştırmak için oyalama ve zevahiri kurtarma amaçlı bazı düzenlemeler yapabilirse de, bunların güdük ve işlevsiz olacağını şimdiden görmek zor değildir. Hükümetin Sünni İslamı esas alan tarafgirliği, asimilasyonculuğu ve baskıcılığı o denli baskındır ki, onca Alevi çalıştaylarına ve sözde demokrasi paketinde yer alacağı reklâm edilen düzenlemelere rağmen, ne onca zamandır bir adım atılmıştır ne de paketten herhangi bir özgürleştirici adım çıkmıştır. Şimdi söylenen ise Aleviler için ayrı bir paketin hazırlandığıdır. Bu doğru olsa bile, oradan da Alevi toplumunun temel taleplerine bir deva çıkmayacağı açıktır.

Suriye sorunu

AKP’nin Suriye konusunda izlediği politika içeride Alevi toplumunun rahatsızlıklarını hızla arttırdığı gibi Kürt sorununda izlenen politikayı da içinden çıkılmaz bir çelişki yumağı haline getirmektedir. Bu politikanın mezhepsel kışkırtma boyutuna yukarıda dikkat çektik. Ancak Alevi toplumunda oluşan tepkilerin ötesinde, cihatçı çetelerin bizzat Türkiye tarafından örgütlendirilip teşvik edilmesi ileride çok ciddi sorunlar üretebilecek bir politikadır. Bu çetelerin Türkiye içinden de savaşçı devşirdiklerine ilişkin son çıkan haberler bunun bir işaretidir. Üstelik aslına bakılacak olursa Suriye sınırları içine savaşmaya gidenler sadece cihatçıların saflarına katılanlardan ibaret değil. Bir yandan Kürt gençleri Rojava’yı bu cihatçı çetelerin saldırılarına karşı korumak için savaşmaya giderken, bir yandan da bazı Alevi gençler Esad saflarında savaşmaya gidiyorlar. Yani Suriye’deki savaş Türkiye’deki mezhepsel ve ulusal-etnik çelişkileri şiddetlendirici bir rol oynamakta.

Hükümet dünyada bile yalnız kalmasına yol açacak biçimde şeriatçı İslamcı gruplardan yana tutum sergilediği, takıntı düzeyindeki Esad karşıtı ve Kürtlere düşman saldırgan politikasını sürdürdüğü ölçüde bu çelişkiler derinleşecektir. Üstelik bu durum Kürt sorununda görünürde izlenen “çözüm” politikasına rağmen böyledir. Aradaki çelişkiyi çözmek amaçlı görünen bazı görüşme ve adımların da manevra ve aldatmaca olduğu ortaya çıkmıştır. Diğer yandan, Suriye’deki Kürt hareketiyle her nasılsa yapılan görüşmelerde de ılımlı mesajlar verilmiş ve sanki Rojava’ya düşmanlık güdülmediği izlenimi verilmeye çalışılmıştı. Ama bu görüşmelerden kısa süre sonra Türkiye’nin örgütlediği çetelerin Kürtlere ve Rojava’ya dönük saldırıları aksine daha da hız kazanmıştır.

Diğer taraftan cihatçı örgütlerin desteklenmesi deneyimlerinde sıkça görüldüğü üzere bu yapılar bir süre sonra kontrolden çıkıp ters tepebilmektedirler. Reyhanlı bombalamasının içyüzü hâlâ aydınlanmış değildir ve bunun bu tür cihatçı çetelerin işi olduğuna dair ciddi iddialar bulunuyor. Şimdilerde de bu yapıların bazılarının Türkiye’nin tutumunu yetersiz buldukları ve aradaki çelişkilerin keskinleşmekte olduğuna dair haberler çıkıyor. Bu haberlerin gerçeklik payı ne olursa olsun, bu tür yapıların şaibeli niteliği düşünüldüğünde önümüzdeki dönemde Türkiye’de bu temelde gerilimlerin ortaya çıkabileceğini gözden uzak tutmamak gerekir.

ABD ve Rusya arasındaki görece yumuşama ve uzlaşma havası bir askeri operasyonu ya da saldırıyı şimdilik gündemden düşürmüş durumda. Hiç olmaz denemezse de, konu sıcaklığını önemli ölçüde yitirmiştir. Bu, AKP’nin hiç hoşuna gitmeyen gelişmeler zincirine eklenen yeni bir halka olmuştur. Bir müdahale olacağı beklentisiyle ağzı kulaklarına varan AKP liderliğinin hevesi kursağında kalmıştır. O nedenle ellerinden gelen her yöntemle saldırgan ve savaşçı bir söylemi sürdürdükleri gibi, Suriye helikopterini düşürme hamlesinde olduğu üzere doğrudan provokasyonlarla da açıktan savaş kışkırtıcılığı yapmışlardır. Tüm savaş tarihinin gösterdiği gibi, bu tür kışkırtmalar da bir noktadan sonra kontrolden çıkabilecek hamlelerdir. AKP’nin izlediği politikanın özü gerici, emperyalist ve saldırgandır. Bu politika her an bir savaşın fitilini ateşleyebilir. Yoksul emekçi çocukları bu kanlı oyunun kurşun askerleri haline getirilebilir. Tüm bunlar AKP’nin gerici Suriye politikasının taşıdığı zehirli tohumların nelere gebe olabileceğini ortaya koymaktadır.

Suriye politikasının da ötesinde AKP uluslararası planda yalnızlaşmış durumda. Suriye politikası bir çıkmaza girdiği gibi, Mısır’da da yalnız. Batı emperyalizminin gözünde itibarını yitirmekte, hoşnutsuzlukları arttırmakta. Nükleer santral gibi önemli yatırımları Batılı müttefik ülkelere değil Rusya gibi ülkelere vererek ciddi soru işaretlerine yol açan Türkiye, son olarak çok daha büyük bir adım atarak füze savunma sistemi ihalesini Çin’e vermiş ve böylece bir kez daha kaşların kalkmasına yol açmıştır. Öte yandan Türkiye’nin Şanghay Beşlisi’ne gözlemci olarak katıldığını ve son dönemde Batıya her türlü uluslararası platformlarda verip veriştiren söylemi de hatırlayacak olursak bu tablo biraz daha netleşir. Batıdan uzaklaşan bir Türkiye kapitalizminin bazı bedeller ödemesinin kaçınılmaz olacağı açıktır. Ortadoğu’daki yalnızlaşmayla birlikte bu bedellerin daha ağır hale geleceği de. Elbette bütün bunlar bizi Türkiye kapitalizminin ve burjuvazisinin dertleri açısından değil işçi sınıfı açısından ilgilendirmektedir. Tüm bu sıkışmalar içeride işçi-emekçi kitlelerin sırtına bindirilecek yükün daha da arttırılması anlamına gelecektir. Sömürü katmerlenecek, yaşam koşulları daha da ağırlaşacak, emperyalist güdülerle macera savaşları daha olası hale geleceğinden cephelerde işçi-emekçi çocukları daha çok ölecektir.

Kürt sorunu

Yeni döneme ilişkin sorun ve gelişmelerin odağında hiç şüphesiz Kürt sorunu yer alıyor. Kürt hareketi ve hükümet arasında başlayan görüşme süreci, ilk günlerdeki heyecan havasına ve ilerleyen aylarda PKK’nin attığı adımlara rağmen hükümetin herhangi bir adım atmaması nedeniyle bir tıkanma noktasına geldi. Kürt hareketinin ve demokratik kamuoyunun tüm basıncına rağmen AKP sürecin başlangıcından bu yana 9 ay boyunca hiçbir adım atmadı. PKK’nin ateşkes durumuna geçmesi ve güçlerini sınırdışına çekmeye başlaması bu süre boyunca asker ve gerilla ölümlerini durdurmuş, ama buna rağmen hükümet adım atmamıştır. Ama hükümet sağlanan görece barış atmosferinin sefasını sürmeyi bilmiştir. 1 Eylül tarihine kadar bir adım atılması yolunda yapılan son uyarılar da sonuç vermeyince, doğan tıkanma sonucu, PKK, ateşkesi değil ama geri çekilme sürecini durdurduğunu açıkladı. Bu noktadan sonra hükümet aslında uzun zamandan beri sözü edilen “demokratikleşme paketi”ni gündeme getirdi. Fakat bunu bile iyice zamana yayarak ve içeriği sır gibi saklayarak “ha bugün ha yarın açıklanacak” üfürmeleriyle toplumu oyalayarak gündeme soktu. Paketin ilanı için verilen tarihler sürekli olarak ertelendi ve gelinen son noktada Eylül ayının son günü belirlendi.

Sihirli 30 Eylül günü gelip çattığında elbette ortaya çıkan kocaman bir fıs sesiydi. Zaten öncesinde yaratılan şişirilmiş hava tam da bu boş içeriği dolu ve olduğundan daha başka bir şeymiş gibi göstermek içindi. Kürt hareketinin temel somut taleplerinin hiçbiri karşılanmadı. Anadilde eğitim hakkı, Terörle Mücadele Yasasının kaldırılması ya da değiştirilmesi, barajın kaldırıldığı daha demokratik bir seçim sistemi, Kürt halkının kendi kendini yönetmesinin yolunu belli ölçüde açacak yerel yönetimlerle ilgili düzenleme gibi talepler pakette yer almadı. Anadilin özel okullarda serbest bırakılacağı yönündeki vaat ise parası olanın anadilde eğitim görebileceği anlamına gelmektedir ki, pratikte bu Kürt halkı için anadilde eğitimin olmaması demektir. Yer adları, yasak harflerin serbestleşmesi, partilerde eşbaşkanlığa yasal dayanak verilmesi ve Kürtçe siyasi propaganda gibi düzenlemeler ise fiiliyatta zaten hayata geçmiş olan şeyler. Öğrenci andının kaldırılmasının da sembolik bir şey olduğu düşünüldüğünde hükümetin bunlarla Kürt sorunu bağlamında dişe dokunur bir adım atmadığı ortaya çıkmaktadır.

Seçim sistemi ve barajın kaldırılması meselesine gelince, AKP yine bildiğini okumuştur. Aylardır zaten tartışılmakta olan şeyler, “siz tartışın, biz sonra karar veririz” denilerek pakete üç seçenek olarak dahil edilmiştir. Ya mevcut sistemin aynen devamı, ya daraltılmış 5 vekillik bölgelere ve yüzde 5 baraja dayanan bir sistem, ya da barajın kaldırıldığı ama 1 vekillik dar seçim bölgelerine ayrılmış bir sistem. Bunun anlamı, demokratik temsil ilkesi açısından mevcut durumdan daha ileriye götürecek hiçbir seçeneğin sunulmadığıdır. Sözde barajın kaldırıldığı üçüncü seçenek, “birinci gelen hepsini alır” ilkesine dayandığı için büyük bir adaletsizlik içermektedir. Buna göre bir parti ülkedeki tüm oyların yarısını aldığı durumda bile, eğer diğer bir partiden her bölgede sadece bir oy eksik almışsa, tek bir milletvekili bile çıkaramayacak, böylece ülkenin yarısı mecliste temsil edilmeyecektir. Erdoğan’ın gönlünde yatanın bu sistem olduğu biliniyor. Ancak burjuva medyadaki haber ve tartışmalardan anlaşıldığı kadarıyla asıl olarak ikinci seçeneğin gündeme gelmesi beklenmekte. Bu durumda da halen yüzde 10 olan baraj, eğer söylendiği gibi 5 vekillik bölgelere ayrılma temelinde bir daraltılmış bölge sistemi getirilecek olursa, fiilen yüzde 20 civarına yükselmiş olacaktır. Üstüne üstlük hükümet her zaman yaptığı gibi böylesi bir düzenlemeyi “barajı indirdim” gibi bir propagandayla, talepleri karşılamış ve demokratik adım atmış gibi sunacaktır.

Sonuç olarak bu paketle getirilen düzenlemeler gerçek toplumsal talepler düşünüldüğünde devede kulak boyutlarındadır. Ama AKP bu kadarı için bile aylarca ıkınıp sıkınmıştır. Ve dahası bu kıytırık paket için bile Kürt hareketinin açıkça diş göstermesi ve sonunda geri çekilme sürecini durdurması gerekmiştir. Tabir caizse “sopanın ucu” gösterilmeden devletin hiçbir adım atmayacağı bir kez daha görülmüştür. Paket vesilesiyle daha da netlik kazanmıştır ki, AKP, daha önce yaptığımız değerlendirmede dikkat çektiğimiz üzere, daha ziyade seçimleri kazasız belâsız atlatmaya odaklanmıştır. Bu da beraberinde oyalamacayı, zamana oynamayı getirmektedir. AKP şimdilik 9-10 ay kazanmıştır. Açıklanan paketteki kimi düzenlemelerin hayata geçmesi için geçecek süre ve üzerinde yürütülecek tartışmalar da düşünüldüğünde oyalama aşağı yukarı seçimlere kadar sürdürülecektir. Üstelik bu taktiğin arada yeni “paketlerle” de zenginleştirildiğine tanıklık edebiliriz. Nitekim Alevi sorunu için ayrı bir paket hazırlandığı söylenmekte.

Hükümet her türlü adımı bir pazarlık kozu ve oyalama aracı olarak görmektedir. Paketle bir demokratik makyaj tazelemesi yapan hükümet, böylece Kürt hareketini kabullenme/oyunbozanlık ikilemine hapsetmeye çalışmaktadır. Bu zemin üzerinde, daha öte adımlar için de Kürt hareketine yeni şartlar dayatmaya çalışacaktır. Kürt hareketinin de bunun sancısını çektiğini görmek zor değildir. AKP’nin acil hedefi seçimleri silahların sustuğu bir ortamda kotarmak olsa da, bu taktik oyun elbette yalnızca seçimleri kurtarmaya dönük değildir. Kürt hareketini oyalama ve beklenti içinde tutma tutumu, aynı zamanda PKK’yi bölme, demoralize etme, zaafa düşürme çabası anlamına da geliyor.

Son dönemde yaşananlar da bir kez daha göstermiştir ki, AKP açısından daha önemli olan sorun son tahlilde iktidarda kalmaktır, meseleyi çözmek değil. Bu ikisinin çeliştiği her noktada AKP daima birincisini tercih edecektir. Sürecin nesnel gerekleri neyi dikte ediyorsa etsin bu böyledir. Bu iki sorun ancak birbiriyle çelişmediği ya da “fazla” çelişmediği sürece AKP, nesnel gelişmelerin basıncına boyun eğerek adımlar atacaktır, başka türlü değil. Şu ana kadar olan da budur, bundan sonra olacak olan da.

Ekonomide biriken çelişkiler

2008 kriziyle birlikte başta ABD olmak üzere dünya ekonomisinde “tedavi” maksatlı olarak piyasalara bol para sürülmesi politikası hayata geçirildi esas olarak. Bunun için de gelişmiş kapitalist ülkelerde faizler genel olarak düşük tutulmaya çalışıldı. Bu durumda ara kategoride yer alan ve yükseliş trendi içindeki ülkelere para akışı genel olarak devam etti. Ancak şimdi bu dönemin sonuna gelindiğine dair bazı önemli işaretler belirmeye başladı. ABD’nin faizleri yükseltmeye başlamasıyla birlikte bir yandan paranın buraya doğru yön değişimine başlaması ve bağlantılı olarak doların değerinin yükselmeye başlaması Türkiye gibi ülkeleri sıkıntıya sokabilecek bir dinamik oluşturmakta. Birçok şirket ucuz döviz cinsinden borçlanmış durumda olduğundan bu yükselişle birlikte borçlar da birdenbire ağırlaşmış oldu. Bu durumun belirli bir süreğenlik kazanması halinde iflasların ve kapanışların, dolayısıyla kitlesel işten atmaların gündeme gelmesi kaçınılmaz olacaktır. Aslında bu durum henüz o aşamaya gelmeden de reel ücretlerin düşmesi ve genel anlamda çalışma koşullarının artan kötüleşmesi biçiminde kendisini göstermektedir. Bunun işçiler üzerinde artan bir hoşnutsuzluk birikimi yaptığı açıktır. Bu hoşnutsuzluğun henüz bir patlama noktasına gelmemiş olması kimseyi yanıltmamalıdır.

Türkiye genel olarak son yıllarda büyümesine ve bu büyük bir başarıymış gibi sunulmasına rağmen, birçok ekonomistin de dikkat çektiği gibi bu büyüme ne abartıldığı kadar büyük ne de sağlam bir büyümedir. “IMF’nin 35 ülkeden oluşturduğu gelişmiş ekonomiler örnekleminin 2012 yılı GSYH ağırlıklı büyüme hızı ortalaması yüzde 1,3 iken, aynı yıl 153 ülkeden oluşan gelişen ve yükselen piyasalar ülkelerinin büyüme hızı ortalaması yüzde 5,1, 28 ülkelik ‘gelişen Asya’ ülkelerinin büyüme hızı ortalaması ise yüzde 6,6 olarak gerçekleşti. Dolayısıyla, Türkiye’nin aynı yıl yüzde 2,2 olan büyüme hızı bir ‘başarı’ göstergesi olamaz.” (Vefa Tarhan, T24.com.tr)

Yüksek bir cari açıkla gerçekleşen bu büyüme dış finansmana fazlasıyla bağımlı olan bir tablo arz ediyor. Dışarıdan gelen para da ancak çok küçük oranda maddi yatırıma gitmekte. Öte yandan büyümenin kendisi de 2012’den bu yana hız kesmeye başladı. Böylece dış finansman sorunu yavaş yavaş ağırlaşmaya başladı. Özel sektörün borçlarının miktarı artarken, vadeler kısalmaya ve gelen kaynağın yatırımlardan ziyade mevcut durumu çevirmeye gitmeye başladığı görülüyor. Verilere göre özel sektör yatırımları son 1,5 yıldır kesintisiz olarak küçülmekte. Büyüme rakamları ve tüketim verileri, hükümetin durumu devlet yatırımları ve harcamalarıyla telafi etmeye çalıştığını gösteriyor. Tüm bunlara yavaş yavaş bir konut balonunun da oluşmaya başlamasını ekleyecek olursak (1 milyona yakın konutun satılmayı beklediği tahmin ediliyor) önümüzdeki dönemde işçi sınıfı yeni işten atma dalgalarıyla, reel ücret düşüşleriyle, daha da uzayan çalışma saatleriyle, artan güvencesizlik ve eğreti çalışma biçimleriyle yüz yüze gelecek demektir.

* * *

Türkiye yeni döneme dört bir koldan biriken çelişkilerle giriyor. Uluslararası plandaki sıkışma ve gerilimler; özel olarak Suriye sorununda izlenen saldırgan politikanın biriktirdiği çelişkiler; Kürt sorununda oyalamacanın yeni gerilimleri biriktirmesi; AKP’nin seküler yaşam tarzına yönelik müdahaleleri ve buna tepki veren kesimlere despotça saldırması; Alevilerin sorunları ve hoşnutsuzluğu katlanarak artarken onların hak ve talepleri konusunda hiçbir adım atılmaması; ve nihayet ekonomi planında şimdiye kadar idare eder görünen tablonun bozulmaya başlaması; tüm bunlar doğrudan ve dolaylı olarak işçi-emekçi kitlelerin bedellerini ödemeye zorlanacakları sorunlar olarak yükselmektedir.

Başlangıçta da vurguladığımız gibi AKP sıkıştığı momentlerde baskı, cepheleştirme ve oyalama yöntemlerinin bir kombinasyonunu kullanarak içine girdiği darboğazlardan sıyrılabilmektedir. Hâlâ kontrol altında tutmayı başardığı muhafazakâr emekçi kitlelere yaslanarak, her seferinde sorunları sandığa sürükleyip evet/hayır dedirtmekte, kendine meşruiyet devşirmektedir. Bu sandık oyununu bozmanın temel şartı öncelikle yapay cepheleştirme politikalarına alet olmamak, her durumda içeriği, biçimi ve tarzıyla işçi sınıfının birliğini gözeten bir çizgi izlemektir.

İşçi sınıfının birliğini sağlayabilecek proleter devrimci bir politikanın bileşenlerinden biri, işçi sınıfının ulusal, dinsel, mezhepsel, cinsel baskı altında olan mağdur kesimlerinin haklarına ve demokratik taleplerine sahip çıkmak, bunları işçi sınıfının bütünün talepleri haline getirmektir. O nedenle devrimci işçi sınıfı Kürt halkının, Alevilerin, kadınların (bunun içinde başörtülü kadın emekçilerin de) haklı taleplerinin samimi bir savunucusu ve destekçisi olmak zorundadır.

Dört bir koldan biriken çelişkilerin bir sonucu AKP’nin otoriterleşmesidir. Erdoğan’dan bir “başkan baba” yaratmaya azmetmiş görünen AKP’nin baskılarına direnmenin ve püskürtmenin doğru yolu Kemalizme zerrece prim vermeden ve AKP’nin din temelli tuzaklarını boşa çıkaracak tarzda işçi sınıfı temelli bir mücadeleyi örmektir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 103, Ekim 2013