Navigation

Dershane Kavgasının Perdeleyemediği İktidar Çekişmesi

Gülen Cemaati ile Erdoğan ekibi arasında uzun süredir devam eden çekişme, Erdoğan’ın Cemaat’e büyük bir darbe vurmak üzere gündeme getirdiği dershaneleri kapatma meselesiyle birlikte, kamuoyu önünde yürüyen açık bir savaşa dönüştü. Bu çatışma, bulutsuz bir havada birden bire başlayan bir sağanak yağış değil elbette. Daha önce sürekli bastırılan, geçici olarak yatıştırılan ve alttan alta yürüyen bir çekişme söz konusuydu. Ve nihayetinde, hükümetin izlediği iç ve dış siyaset, bu iki burjuva kesimin yakın zamana kadar devam eden ittifakını sarstı ve kurulan siyasi dengeleri sürdürülemez hale getirdi.

Dershanelerin kapatılmasının ne anlama geldiğini doğru okumak için Erdoğan ile Gülen Cemaati ve diğer burjuva güçler arasında geçmişte kurulan ortaklığın hangi siyasi koşullarda gerçekleştiğini ve zaman içinde bu siyasi koşulların nasıl değiştiğini görmek gerekiyor. AKP’de somutlanan burjuva ittifak çözülüyor. Çatışmanın alevlenmesiyle birlikte taraflar birbirlerinin kirli çamaşırlarını ortaya dökmeye başladılar bile. Öyle görünüyor ki, kapışma geçici bazı uzlaşmalarla yerel seçimlerin sonrasına ertelenmediği takdirde, yakın vadede her iki taraf da birbirlerinin ipliğini pazara çıkarmak için elinden geleni yapacak.

Dershaneler Gülen Cemaati için ne ifade ediyor?

Dershaneler, Cemaat örgütlenmesinin en temel ayaklarından birini teşkil ediyor. Başbakan’ın emriyle MİT tarafından hazırlandığı ileri sürülen Gülen Cemaati raporuna göre Cemaat’in Türkiye genelinde 460 dershane ve kursu, 200’den fazla özel okulu, 500 kadar öğrenci yurdu ve binlerce “ışık evi” var. Türkiye dışında ise 134 ülkede 400’e yakın özel okul, 38 öğrenci yurdu ve çok sayıda üniversiteye hazırlık kursu bulunuyor. Gülen’in “altın nesil” yetiştirmek üzere açtığı bu eğitim kurumlarında 7 binden fazla öğretmen çalışıyor. Okulların mali portresi 5 milyar dolar olarak hesaplanıyor.

Dershaneler, Cemaat’in kadrolarını devşirip yetiştirdiği en önemli havuzu oluşturuyor. Mütedeyyin ailelerin başarılı çocukları özenle seçiliyor. En iyi üniversiteleri kazanmalarını sağlayacak eğitim sunuluyor. Böylelikle bu gençler gelecek kaygısından kurtarılmış oluyor. Üniversiteye hazırlık eğitimleri dershaneyle de sınırlandırılmıyor. Cemaat’in “ağabeyleri” ve “ablaları” seçilmiş öğrencilerle “ışık evleri”nde özel olarak ilgileniyor. Hem sınavlarda başarılı olmaları sağlanıyor, hem de Gülen’in düşüncelerini benimsemeleri için ideolojik eğitim görüyorlar. Cemaat’e kazanılan öğrenciler üniversitede kazandıkları bölümlere göre değerlendiriliyor. Öğrencilerin bir kısmının ileride devlet bürokrasisi içerisinde yer alabilmeleri sağlanıyor. Dershaneler ve okullar, savcı, hâkim, kaymakam, vali, emniyet müdürü, uzman, denetmen, müfettiş, imam, istihbaratçı vb. olarak devlet bürokrasisi içerisine yerleşen Cemaat kadrolarının seçilip yetiştirildiği temel kaynağı oluşturuyor. Öğretmenlik mesleğini seçen Cemaat kadroları yeni dershaneler kuruyor ve örgütçü olarak görev üstleniyor. Cemaat örgütlenmesi uzun yıllardır devlet aygıtı içerisinde her kademedeki kadrolaşmasını, kendi denetimindeki eğitim kurumlarına ve buralarda yürüttüğü örgütlenme faaliyetine borçlu. Gülen’in bu stratejisi, hükümetler değişse bile, devlet aygıtı içerisindeki Cemaat kadrolaşmasını sürekli geliştirip güçlendiriyor.

Sıçramalı gelişen Cemaat sermayesi

Diğer meslek gruplarında yer alan yeni mezun Cemaat kadroları da Cemaat’e bağlı şirketler içerisinde değerlendiriliyor. Bunlar Cemaat’in şirketlerinde yönetici oluyor ya da yeni şirketler kurmalarına yardımcı olunuyor. Cemaat’in 2005’te kurdurduğu sermaye örgütü TUSKON (Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu) bugün 50 bin “girişimci”yi temsil ediyor. TUSKON’un Türkiye’nin yedi coğrafi bölgesinde işadamı dernekleri federasyonu var. Bu federasyonların altında da 200’ü aşkın işadamı derneği faaliyet yürütüyor. Cemaat’in “ticaret köprüleri” olarak adlandırdığı yurtdışı bağlantıları ve sağladığı ticari olanaklar, TUSKON’a bağlı işadamı derneklerini, Cemaat’e sonradan katılan sermayedarlar için büyük bir çekim merkezi haline getiriyor. Cemaat’in dershanelerinde ve okullarında yetiştirdiği öğretmen kadroları, yurtdışındaki Cemaat okullarında da görev alıyor. Bu ülkelerdeki özel okullarda kalburüstü ailelerin çocukları eğitim görüyor. Bu okullar aracılığıyla söz konusu ülkelerin işadamlarıyla ve bürokratlarıyla ticari ve siyasi bağlar kuruluyor. TUSKON, üyelerinin sadece küçük ve orta ölçekli şirketler olmadığını, dev sanayi işletmelerinin, özel uçağı olan büyük patronların da kendilerine üye olduğunu, Türkiye’nin en büyük 500 sanayi kuruluşundan 100’ünün TUSKON üyesi olduğunu övünerek açıklıyor.

Kısacası dershaneler ve okullar, Cemaat’i siyasi ve ticari olarak güçlendiren kadro yapılanmasının temelini oluşturuyor. Gülen’in “altın nesil” diye adlandırdığı şey, Cemaat için her anlamda “altın yumurtlayan” bir nesildir. Hükümet dershaneleri kapatarak, kendisini “Hizmet” diye adlandıran Cemaat örgütlenmesinin kadrosal beslenmesinin can damarını kesmeye niyetlenmiştir. Zaman gazetesinden Hüseyin Gülerce yazdığı bir makalede bu durumu “boğazlarının sıkılması” olarak nitelendiriyor ve Cemaat’in direnişini şöyle tanımlıyor: “Hizmet kervanı eğitim üzerinden insanımıza ulaşıyor, gönüllere giriyor. Kendimiz kalarak dünyalara açılmak istiyoruz. Bir el, hem de dost bildiğiniz bir el gelmiş, boğazınızı sıkıyor. Yapma boğuluyorum, boğacaksın beni diye ikaz ediyorum, anlamıyor… Feryad ediyorum durmuyor…

Cemaat ile Erdoğan ekibi arasında kavganın alevlenmesinin özü elbette dershane meselesi değildir. Bu, çatışmanın yansıdığı alanlardan biridir. Devlet bürokrasisi içerisinde kimin hâkim olacağına ilişkin çelişkiler şüphesiz kavganın çok önemli bir kesitini oluşturmaktadır. Ancak çatışmayı sadece bu eksende tanımlamak eksik ve yetersiz kalacaktır. Bu kavga, bugüne değin AKP’nin ardında kümelenmiş olan MÜSİAD ve TUSKON gibi sermaye örgütlerinin ulusal ve uluslararası pazarlar üzerinde yürüyen rekabetinden Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı meselesine, Kürt sorunundan Türkiye’nin Ortadoğu politikalarına, ABD ve İsrail ile ilişkilere kadar uzanan çok yönlü bir içeriğe sahiptir. Erdoğan ile Gülen arasındaki “al gülüm ver gülüm” ilişkisinin sonuna nasıl gelindiğini, Erdoğan’ın Cemaat’in “boğazını sıkma” kararını nasıl verdiğini anlamak için siyasi çelişkilerin nasıl derinleştiğine bakmak gerekiyor.

Gülen Cemaati ve AKP

AKP’nin kurucu kadrolarının geldiği Milli Görüş geleneği ile Gülen Cemaatinin ideolojik geleneği geçmişten beri barışık olmadı. Fethullah Gülen’in siyasi geçmişi 1960’lı yıllarda ABD’nin Türkiye’de kurdurduğu “Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği”ne kadar uzanır. Gülen başlangıçta Said-i Nursi geleneğinin takipçisi olarak görünüyordu. Ancak büyük bir kapitalist örgütlenme haline geldiği ölçüde Said-i Nursi’yi referans almaktan giderek uzaklaştı. Son yıllarda artık adını bile anmaz hale geldi. Başlangıçtaki taassup giderek yumuşatıldı. Örneğin Gülen’in ilk dönem vaazlarında yer alan, kadının sadece saçının değil yüzünün de örtülmesi, mutlak hicap ve tesettür kurallarına uyulması gerektiği telkinlerinden zaman içinde vazgeçildi. Gülen, başörtüsünün farz değil bir füruat meselesi, yani ikincil bir sorun olduğunu “keşfetti”. Cemaat’in ilk dönem yayınlarında fotoğraf bile günah sayılıyor, görsel medya, popüler kültürün yozlaştırma aracı olarak görülüyordu. İlerleyen yıllarda ise Cemaat’in Samanyolu Yayın Grubu popüler kültürün öğelerini kullanacaktı. Faiz ve bankacılıkla ilgili ilk dönem fikirler de Bank Asya’nın kurulmasıyla birlikte revize edilecekti. Kısacası Gülen Cemaati büyük kapitalist holdingleri kucaklarken, holdingleşen Cemaat sermayesinin çıkarlarına uygun bir İslam yorumunu da formüle ediyordu.

Cemaat’in Türkiye kapitalizminin emperyalist yayılmacı emellerinin misyonerliğine soyunması ve küresel bir örgütlenme ağı oluşturmaya girişmesi bu değişim sürecinin yönünü tayin etti. Bugün gelinen noktada Cemaat’in elindeki sermaye örgütü TUSKON’un Washington, Pekin, Brüksel ve Moskova’da temsilcilikleri mevcut. Geçtiğimiz Kasım ayında örgüt, Türkiye-Dünya Ticaret Köprüsü etkinliklerinin 19.’sunu gerçekleştirdi. 140 ülkeden 1000’e yakın ithalatçı şirket ile Türkiyeli işadamlarını buluşturdu. Gülen’in “dinler arası diyalog” söylemleri, küresel kapitalizm ile Cemaat sermayesini kucaklaştırmanın ideolojik arka planını oluşturmaktadır.

Büyük emperyalist güçlerle, özellikle ABD emperyalizmi ile girilen sıkı ilişkiler sayesinde onlarca ülke kapısını Cemaat’in okullarına açtı. Bunun karşılığında Cemaat, Türkiye’de ABD emperyalizminin politikalarına paralel tutumlar alageldi. Bir bakıma ABD emperyalizminin Türkiye siyaseti içindeki en önemli oyuncularından biri haline geldi. Gülen’in İslam yorumu, ABD’nin İslam ülkelerinin tümünde benimsenmesinden büyük memnuniyet duyacağı bir İslam yorumudur. Gülen’in ABD’nin bölge çıkarlarıyla uyumlu, İsrail ve Yahudi sermayesiyle dost, İslam dünyasının küresel kapitalizm ile entegrasyonunun önünü açan dini yorumları, başta ABD olmak üzere büyük emperyalist güçlerin ruhunu okşuyor.

Geçtiğimiz yıllar boyunca AKP ile Cemaat arasındaki en ciddi sürtüşmelerin, Erdoğan’ın, İsrail ile ilişkiler başta olmak üzere ABD’nin hoşuna gitmeyen adımları konusunda yaşanması hiç de tesadüf değildir. İslami kesimlerin Gülen’e yönelik en önemli eleştirisi, Gülen’in ABD, AB ve İsrail lobileriyle ters düşmemeye büyük özen göstermesidir. Bu hususu akılda tutarak devam edelim.

Gülen her dönemde siyasetin içerisindeydi ancak kendisinin siyaset dışı olduğunu iddia etti. Aslında amacı Türkiye siyasetinin “üstünde” olmaktı. Cemaat, işbaşına gelen her hükümetle iyi geçinmeye çalıştı. Turgut Özal’la, Süleyman Demirel’le, Mesut Yılmaz’la, Tansu Çiller’le ve Bülent Ecevit’le iyi ilişkiler kuruldu. Cemaat’in devlet bürokrasisi içerisinde kadrolaşması ve ordu bürokrasisine sızma çabaları ise Kemalistleri, özellikle de Genelkurmay’ı her dönem rahatsız etti. Gülen Cemaatinin Erbakan ve Milli Görüş’le yıldızı ise hiçbir dönem barışmadı. Cemaat her dönem Erbakan’a ve Milli Görüş’ün ileri sürdüğü politikalara mesafeli durdu. Türkiye’de rejimin, Milli Görüş’ü ve İslami kesimleri hedef tahtasına koyduğu dönemlerde Gülen, rejimle çatışmamak için “biz onlardan değiliz” söylemine sığınmış, söylemlerini o günün siyasi atmosferine uyarlayan pragmatist bir politika izlemişti. Erbakan Avrupa Birliği’ne soğuk bakarken ve İslam ülkeleri arasında ortak pazar kurma hayalleri taşırken, Gülen AB’ye sıcak bakıyordu. Gülen Cemaatinin yayınlarında ABD ile savaşan mücahit grupların terörist olarak nitelendirilmesi diğer İslami kesimleri çileden çıkarıyordu.

28 Şubat 1997’deki darbenin ardından bütün İslami vakıf ve dernekler baskıyla karşı karşıya kalırken Gülen Cemaatine dokunulmamıştı. Gülen, 28 Şubat sürecinde sekiz yıllık kesintisiz eğitime, imam-hatip okullarının önünün kesilmesine, Kur’an kurslarına yaş sınırı getirilmesine açıktan muhalefet etmemişti. Ancak 1999 yılında Gülen’in kendi Cemaat kadrolarına yönelik bir konuşmasının video kayıtları bazı televizyon kanallarında yayınlandı. Bu konuşmada Gülen, devlet bürokrasisindeki mevcudiyetlerini, kendilerini fazla belli ettirmeden, göze batmadan, uygun ortam ve koşullar oluşana kadar devam ettirmelerini telkin ediyordu. Bunun üzerine Gülen’e TC’yi devirmek amacıyla yasadışı terör örgütü kurmaktan dava açıldı. Gülen ABD’ye yerleşti. Davalardan beraat etti ama Türkiye’ye geri dönmedi. Küresel Cemaat ağının merkezi çoktan ABD’ye yerleşmişti.

28 Şubat darbesinin ardından merkez sağ partiler çökmüş, Milli Görüş bölünmüş durumdaydı. Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ın başını çektiği bir ekip Milli Görüş kimliklerini geri planda tutarak merkez sağ kadroları, cemaatleri ve liberal kesimleri kucaklayacak bir parti kurmaya girişti. AKP hem İstanbul sermayesinin hem de Anadolu sermayesinin onayını almış olarak iktidara geldi. Sivil-asker bürokrasinin vesayetine ve darbe girişimlerine karşı kurulan burjuva ittifakı AKP’yi, Gülen Cemaatini ve diğer cemaatleri aynı cephede buluşturdu. Bu kutsal ittifak ABD’nin, AB’nin, Türkiye’deki sermaye örgütlerinin çoğunluğunun ve liberallerin desteğini arkasına aldı. Ergenekon davalarıyla nihayete varan süreçte, sivil-asker bürokrasi yenilgiye uğrayacaktı.

AKP’de somutlanan burjuva ittifakın büyüyen çelişkileri

Halk desteği, ABD desteği ve hatta büyük sermayenin desteğine rağmen Türkiye’nin özgün koşullarında sivil-asker bürokrasiyi salt bu kuvvetlerle alt etmek mümkün değildi. Devlet aygıtı içinde de sağlam dayanaklara, operatif-teknik desteğe ihtiyaç vardı. Bu noktada AKP gerekli desteği ancak polis teşkilatından ve yargıdan alabilirdi. Bu kurumlarda da kendisinin sadık kadro birikimi yeterli değildi. O nedenle buralarda yıllar içinde büyük bir kadro birikimi yapabilmiş olan Cemaatin yardımına başvuruldu. Cemaat de bir yandan kendisinin can düşmanı olan sivil-asker bürokrasiden kurtulmak istiyor, bir yandan da bu savaşı yeni iktidar olanakları elde etmenin altın bir fırsatı olarak görüyordu. Bu süreç öncesinde ve süreç boyunca pek muhtemelen pazarlıklarla Cemaate birçok mevki ve olanaklar sunuldu.

2007 seçimlerinde Cemaat’in 30 kadar milletvekili adayı AKP listelerinden seçtirilmişti. Bu seçim döneminde sivil-asker bürokrasiyle kapışma tam gaz sürüyordu. 2011 seçimlerindeyse AKP’nin seçtirdiği Gülenci milletvekili sayısı 4’e düştü. 2007-2011 döneminde AKP, Cemaat’in bazı bakanlık taleplerini de geri çevirmemişti. Diyanet İşleri’nden sorumlu olan devlet bakanlığı da Gülen Cemaat’ine sunulmuştu. Çok kritik bir yer olan Emniyet İstihbarat Dairesi de Gülen Cemaat’ine emanet edilmişti. Valiliklere ve emniyet müdürlüklerine, yargı ve eğitimde kritik noktalara Cemaat’in sunduğu listelerdeki isimler atanmıştı. Erdoğan “Ne istediler de bugüne kadar geri çevirdik? İstedikleri her şeyi verdik” derken geçmişteki bu atamalara atıfta bulunuyordu. AKP ile Cemaat arasındaki ittifak Türkiye sınırlarının ötesinde de devam ediyordu. TC burjuvazisinin Orta Asya’ya, Ortadoğu’ya ve Afrika ülkelerine yönelik yayılmacı ataklarında da Erdoğan-Gülen ittifakı işbaşındaydı. Kazakistan hükümeti Cemaat okullarını kapatmak istediğinde Erdoğan derhal Kazakistan’a giderek okulların kapatılmaması için ricada bulunmuştu. Türk burjuvazisinin Somali’ye adım atışı, Cemaat’in kamuoyuna “açlara yardım” olarak pazarladığı kampanyalarla gerçekleştirilmişti.

2010 yılındaki anayasa değişikliği referandumu, sivil-asker bürokrasiye karşı yürütülen mücadelenin son dönemeciydi. Hükümet en üst yargı kurumlarına yapılacak atamalar konusunda ağırlık kazandı. Artık bürokrasinin, kapatma davası gibi tehditlerle yargı darbesi yapması mümkün olamayacaktı. AKP’nin 2007’de %46 olan oy oranı 2011 seçimlerinde %50’ye yaklaşmıştı. AKP’de somutlanan kutsal burjuva ittifakı zafer kazanmıştı.

Ancak görünen o ki Cemaat, destek ve hizmetlerinden elde ettiği kazanımları yetersiz buluyor ve daha fazlasını istiyordu. Burada özellikle orduya ve MİT’e yerleşme isteğinin önemli bir rol oynadığı ve Erdoğan’ın da buna razı gelmediği anlaşılıyor. Tüm bunlara iç ve dış politikada Cemaatin daha farklı politikalar yönünde bastırmasını eklediğimizde, bu istekler “aşırı” görülüyordu. Üstelik artık can düşmanı sivil-asker bürokrasi karşısında zafer elde edildikten sonra Erdoğan’ın talepkâr müttefiklere mecburiyeti de azalmıştı.

AKP’nin artık zoraki demokrat olmaya da ihtiyacı yoktu. Otoriterleşme eğilimleri belirginleşen Erdoğan’ı eleştiren liberaller gözden çıkarıldı. Demokratikleşme ve Avrupa Birliği hayalleriyle AKP’nin kuyruğuna yapışan liberal yazarlar çalıştıkları gazetelerden kovulmaya başladı. 2008 krizinin ardından AB ile ilişkiler gevşemeye başlamış, dünya ekonomik krizi AB’nin geleceğini belirsiz hale getirmişti. AB’ye girme hayaliyle hükümeti destekleyen sermaye çevrelerinin beklentileri kırılmıştı.

AKP’nin dış politikası ve Cemaat

Erdoğan ve Abdullah Gül ABD’nin 2003 yılındaki Irak seferine Türkiye’yi de katmak için ellerinden geleni yapmışlardı. Ancak o gün için güçleri meclisten tezkere geçirmeye yetmemişti. Tezkere krizinin ardından AKP, Türkiye’nin Irak seferine katılmasına taş koyan Genelkurmay’ı ve ulusalcı kanadı ABD’ye şikâyet etti. Erdoğan 2004 yılında ABD emperyalizminin Büyük Ortadoğu Projesi ve Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi’nin eşbaşkanlarından biri oldu. Türkiye burjuvazisinin alt-emperyalist bir güç olarak ABD’nin bölgeye ilişkin planlarında yer alması, AKP’nin, ABD’nin desteğini arkasına almasını sağlamıştı. ABD’nin istihbarat desteğini ve siyasi desteğini arkasına alan AKP ordunun darbe girişimlerini savuşturabilmişti. ABD ile “iyi ilişkiler”, ordu içindeki cuntaların darbeci faaliyetlerine ilişkin bavullar dolusu belgenin AKP’ye sunulmasını sağlamıştı. CIA, belgeleri Gülen Cemaatine teslim etmiş, Cemaat’in istihbaratçı olduğu ileri sürülen gazeteci mensubu Mehmet Baransu belgeleri Taraf gazetesinden parça parça yayınlamaya başlamıştı. Sivil-asker bürokrasinin belini kıran Ergenekon davası, bu belgeler üzerine kuruldu. AKP ile Cemaat, darbecileri yargılarken tam bir işbirliği içerisindeydi. Her iki tarafın savcıları ve hâkimleri davalar boyunca beraber hareket etti ve dalga dalga yayılan operasyonlarla darbeci generaller ve beraberindekiler tasfiye edildi.

Ergenekon operasyonları ve davası AKP’yi Türkiye siyasetinde olağanüstü güçlü hale getirdi. Ergenekon’a sahip çıkmaya çalışan ulusalcı kanadın muhalefet partileri kamuoyu önünde rezil rüsva oldu. Bu süreç AKP’yi rakipsiz ve alternatifsiz bir güç haline getirdi. ABD’nin desteklediği bu süreç, nihayetinde ABD çıkarlarına karşıt bir durum ortaya çıkardı. Çünkü ABD emperyalizminin Türkiye’de AKP hükümeti ile çalışmaktan başka seçeneği kalmadı. Oysa koşullar ve dengeler değişiyordu. Bir yandan eşitsiz ve bileşik gelişme dinamiklerinin genel bir sonucu olarak, bir yandan da bu dinamiklere özel bir itilim veren kapitalizmin dünya ölçeğinde içine girdiği büyük krizi dolayısıyla, yeni olgular ortaya çıkmaya başlamıştı. İleri kapitalist ülkelerin dünya ekonomisi içindeki ağırlıkları göreli olarak geriliyor ve aralarında Türkiye’nin de olduğu yeni kapitalist güçler dünyada yükselmeye başlıyordu. Bu eğilimlere AB’nin Türkiye’yi iyiden iyiye dışlamaya yönelmesini de eklediğimizde, zaten İslam dünyasına açılma vizyonu ve faaliyeti olan AKP, bu vizyonuna daha büyük bir önem atfetmeye ve daha güçlü biçimde sarılmaya başladı. Daha bağımsız bir siyaset izleme konusunda cesaretlendi. Bu şartlarda ABD emperyalizminin planlarına dâhil olarak kendine düşen payı almak Erdoğan’a yetmemeye başladı. Erdoğan’ın liderliğinde Türkiye burjuvazisi, bölgesel emperyalist bir güç olarak Ortadoğu’da kendi çapında oyun kurucu bir rol üstlenmeye kalkıştı. Türkiye siyasetinde AKP’nin alternatifsiz olması, Erdoğan’ın özgüvenini iyice şişirdi.

AKP Türkiye’yi İslam dünyasının lideri konumuna yükseltmek istiyordu. Önceki yıllar boyunca “mükemmel” olarak tanımlanan Türkiye-İsrail ilişkileri, hükümetin 2009 Gazze savaşında İsrail’e karşı tutum almasıyla gerildi. 2009 yılı başında gerçekleşen Dünya Ekonomik Forumu’nda Erdoğan, İsrail’in Gazze’ye karşı tutumunu şiddetle eleştirdi. Toplantıda ünlü “one minute” vakası yaşandı. 2010 yılında İsrail ablukasındaki Gazze’ye yardım götürmek ve ablukayı delmek üzere yola çıkan 8 gemilik Gazze filosuna İsrail ordusu askeri operasyon düzenledi. İsrail, Mavi Marmara gemisinde 9 kişiyi katletti. AKP İsrail’i canilikle suçluyordu. Fethullah Gülen ise sonrasında çok tartışılacak bir açıklama yaptı. Gülen “Mavi Marmara Gemisi yola çıkmadan önce İsrail’den izin almalıydı” diyerek AKP’nin ve diğer İslami kesimlerin şimşeklerini üzerine çekti. Mavi Marmara olayı Erdoğan-Gülen ilişkilerinde önemli bir kırılma noktası oldu.

ABD’den bağımsız bir şekilde Kuzey Afrika’da Müslüman Kardeşler’le ortaklıklar kuran, Mısır’da ABD’nin desteklediği askeri darbeye karşı tavır alan, Suriye’de El Kaide çetelerini destekleyen, Çin’den füze savunma sistemi alacağını açıklayan, Rusya’da Putin’le görüşürken Şanghay Beşlisi’ne göz kırpan Erdoğan, ABD emperyalizmine artık güven vermiyor. ABD son günlerde Irak Kürdistan’ı ile yapılan petrol boru hattı ve doğalgaz anlaşmalarına da tepki gösterdi. Erdoğan’ın Irak’taki Maliki hükümetinden bağımsız olarak Barzani ile bu tür anlaşmalar yapması ABD’yi ve bölgedeki güçleri tedirgin ediyor. Suriye’deki El Kaide bağlantılı radikal grupların Suriye Kürdistanı’na karşı kullanılmak üzere silahlandırılması da ABD’yi rahatsız ediyor.

AKP’nin izlediği bu siyasetin yürütülmesinde önemli bir rol oynayan MİT müsteşarı Hakan Fidan da gerek ABD ve İsrail’in, gerekse Gülencilerin hedefi haline gelmiştir. Cemaat özellikle MİT’i ve Fidan’ı hedef alan bir hamle yaparak, MİT müsteşarını PKK ile yapılan gizli görüşmeleri bahane etmek suretiyle mahkemeye çıkarmaya kalktı. Bunun doğrudan doğruya Erdoğan’a uzanan bir girişim olduğu alenen ortadaydı. Bu hamle ters teptiği gibi iki odak arasındaki ipler de ciddi anlamda koptu ve Cemaat kadrolarının devlet içinde tasfiyesi süreci hız kazandı. Erdoğan, Cemaat’e teslim ettiği kritik noktaları tek tek geri almaya başladı. Emniyet İstihbarat Dairesi, Cemaat’in elinden alındı. Geçtiğimiz Mayıs ayında başbakanlığın kararnamesiyle 11 ilin valisi değişti. Bazı valiler merkeze çekildi. Erdoğan, Cemaat’in bürokrasideki kadrolarını tasfiye ederek ya da kendi yanına çekerek Cemaat’in altını boşaltmaya çalışıyor. Cemaat kökenli bürokratların önemli bir kısmının koltuklarını koruyabilmek ya da yükselmek için, iktidar gücünü, dolayısıyla atama yetkilerini elinde tutan Erdoğan’a biat etmeleri sağlanabiliyor.

Cemaat’in yerel seçimlerde AKP’ye destek vermeyeceği uzun zamandır konuşuluyor. Cemaat’in kendi tabanını AKP’den başka bir seçeneğe razı etmesi oldukça zor görünse de, Mustafa Sarıgül, İstanbul sermayesinin güdümündeki medyanın yanı sıra Cemaat medyasında da parlatılmaya başlandı. Yerel seçimlerde AKP’nin karşısına güçlü bir aday çıkarılmasının ve AKP’nin yerel seçimlerde İstanbul’u kaybetmesinin, Erdoğan’ın gücünü zayıflatacağı öngörülüyor. Bu zafiyet durumunun en önemli sonucuysa Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı hayallerinin tehlikeye girmesi olacaktır. Giderek çok daha net bir şekilde ortaya çıkmıştır ki, gerek ABD, gerek AB, gerekse yerli büyük sermaye çevrelerinin ağababaları Erdoğan’sız bir Türkiye istemektedirler. ABD’yle çıkar ortaklığı yapmakta olan Gülen’in AKP’yle çatışması da tam da bu süreçte iyice sertleşmiştir ve gelecek yıl yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde dananın kuyruğunun kopacağı görülmektedir.

Kaynak: 
Marksist Tutum, Aralık 2013, no: 105