Navigation

Kaddafi Sonrası Libya Üzerine Pazarlıklar

Libya’da süren iç savaş muhalif güçlerin 22 Ağustosta Trablus’u ele geçirmesiyle yeni bir evreye girmiş oldu. Askeri müdahale konusunda başlangıçta çekimser kalan Rusya da dâhil olmak üzere emperyalist güçler yeni rejimi tanıdıklarını ilan ettiler. Eylül ayında ise BM Genel Kurulu da Libya Ulusal Geçiş Konseyi’ni (UGK) resmen tanıdı ve BM’de Libya sandalyesine UGK başkanı Abdülcelil oturdu. UGK’nın hedefinde ise şimdi Kaddafi’nin doğum yeri olan Sirte ve Beni Velid kentleri yer alıyor. Emperyalist güçlerin desteğini arkasına alan UGK güçlerinin bu iki kentteki Kaddafi yanlısı direnişi sona erdirmeleri zor gözükmüyor. Nitekim NATO bu güçlere verdiği hava desteğini 90 gün daha uzatmış bulunuyor.

Kaddafi’nin nerede olduğu ise tam olarak bilinmiyor. Kaddafi Trablus’un düşmesinden sonra sesli mesajlar göndererek sonuna kadar savaşacaklarını söylese de, 42 yıllık iktidarı resmen son bulmuş durumda. Eski adı Libya Arap Sosyalist Halk Cemahiriyesi olan ülkenin adı Libya olarak değiştirildi bile. Yeni rejimin ilanıyla birlikte emperyalist güçler arasındaki pay kapma yarışı da hızlandı. Emperyalist güçlerin temsilcileri bölgeye ziyaretler düzenlerken, petrol tekelleri de Libya’nın yeraltı kaynaklarından en büyük payı alabilmek için hazırlıklarını yoğunlaştırdılar.

Dikkati çeken önemli noktalardan biri Türkiye’nin de emperyalist paylaşım pazarlıkları içerisinde etkin bir rol oynamaya çalışmasıdır. Türkiye sosyalist solunun bir kesimi tarafından Türkiye bağımlı, yeni-sömürge ya da yarı-sömürge bir ülke olarak görülse de, gerçekliğin bununla yakından uzaktan ilgisinin olmadığını Arap coğrafyasında Türkiye’nin attığı adımlar ve izlediği politika çok net bir biçimde göstermektedir. Çin’den sonra dünyanın en çok büyüyen ikinci ekonomisi pozisyonunda olan Türkiye, olanca iştahıyla hinterlandında söz sahibi olmaya ve emperyal niyetlerini hayata geçirmeye çalışmaktadır. Bu durumun Türk solu tarafından neden kavranamadığını Elif Çağlı şöyle açıklıyor:

“Ulusalcı solun tipik özelliklerinden birisi, dünyadaki gelişmelerin analizini sınıf ekseninden kopartması ve küçük-burjuvazinin zihniyetini yansıtan bir «zayıf-güçlü» ekseninden değerlendirmesidir. O nedenle ulusalcı sol akımlar devrimci görünümlere büründüklerinde dahi, kapitalizme ya da emperyalizme karşı tutarlı bir devrimci tavır geliştirememektedirler. Bu durumun tipik yansıması, büyük emperyalist güçlerin altında yer aldığı için «zayıf» addedilen Türkiye gibi ülkelerin durumuna vahlanarak yabancı sermaye karşısında «ulusal» sermayeyi savunma pozisyonuna kaymaktır. İşte Türkiye gibi, yıllardır ezilen Kürt ulusunu sömürüp anasını ağlatan ve bölgesinde büyük güç olma peşinde koşan bir kapitalist ülkeye alt-emperyalist denilmesine karşı çıkmanın temelinde de bu küçük-burjuva ulusalcı zihniyet yatmaktadır.” (Elif Çağlı, Alt-Emperyalizm Üzerine: Bölgesel Güç Türkiye /I, www.marksist.com)

Türkiye bölgede yoğun bir faaliyet içerisinde bulunuyor. Erdoğan ziyaret edeceği ülkelerin arasında Libya’nın da bulunduğu bir “Arap baharı” gezisine çıktı. Erdoğan’ın gezisinin bölgede yarattığı etkiyi kırmak üzere İngiltere başbakanı Cameron ve Fransa başkanı Sarkozy apar topar Libya’ya gittiler. Hatırlayacak olursak Libya’da ayaklanma başladığında Fransa askeri müdahalenin başını çekmiş ve Türkiye ile Fransa arasında açıktan bir çekişme yaşanmıştı. Bu gezinin genel olarak dünyada, özel olarak da bölge halkları üzerinde yarattığı etki Türkiye burjuvazisinin ulaşmış olduğu noktayı da göstermektedir. Bu durum görmezden gelinerek ya da kavranmaksızın devrimci politikalar üretmek mümkün değildir.

Emperyalistlerin her zamanki ikiyüzlülükleri

Bütün burjuva liderler “Libya halkının tercihine saygı duyuyoruz”, “yardıma hazırız” minvalindeki sözler eşliğinde barış ve demokrasi yanlısı pozlar takınsalar da asıl niyetleri bellidir. Hepsinin amacı, şekillenecek yeni Libya’da başta petrol olmak üzere tüm sektörlerde ihaleleri kapıp ceplerini doldurmaktır. Süslü sözlerin ardında Libya pazarından gelecek ganimetin hayali vardır. Sarkozy, Libya ziyaretinde umduğundan çok daha az olan birkaç yüz kişilik bir kitle karşısında, “Bingazili gençler, Libyalı gençler, Arap gençleri, Fransa size dostluğunu ve desteğini sunuyor. Barış istediniz, özgürlük istediniz, ekonomik kalkınma istediniz, Fransa, İngiltere ve Avrupa Libya halkının yanında olacaktır” diye konuştu.

Kaddafi’nin zulmü altında inleyen Libyalılara bugün “yanınızdayız” diyenler dün Kaddafi’nin yanındaydılar. Emperyalistler sadece çıkarlarının tarafında olurlar. Onlar için iktidarda halkına kan kusturan bir diktatörün olması herhangi bir sorun teşkil etmez. Yeter ki kırmızı çizgilerine halel gelmesin, yeter ki çıkarları zarar görmesin. Sarkozy bundan sadece birkaç yıl önce Kaddafi’yi Paris’te ağırlamış, Libya ile milyarlarca dolarlık askeri ve ticari anlaşmaları imzalamıştı. Ayrıca 2007 Fransa seçimlerinde Kaddafi Sarkozy’nin seçim kampanyasına maddi destekte bulunmuştu. Ne ilginçtir ki askeri müdahalede başı çeken ülkelerin tümü yakın zamana kadar Kaddafi rejimi ile dostane ilişkiler içindeydiler. Libya zengin enerji kaynaklarıyla özellikle AB ülkeleri için önemli bir ülkeydi. Emperyalist müdahaleden önce Libya petrolünün %28’ini İtalya’ya, %15’ini Fransa’ya, %10’u ise İspanya ve Almanya’ya ihraç ediyordu. Şimdi petrol kaynaklarının işletimi yeniden şekillendirilecek. Pastadan en büyük dilimi almak için emperyalistler arasında yoğun paylaşım pazarlıkları yürüyor.

Libya’nın yeni liderlerinden Abdülcelil’in “Fransa ve İngiltere’nin destekleyici rollerinin, gelecekte etkisi olacak. Şimdiye kadar kontrat imzalamadık ve önceki kontratlara bağlı kalacağız. Ancak dostlarımızın, Libya’yı desteklemedeki çabalarıyla orantılı rolleri olacak” sözleri bu pazarlıkların tezahürüdür. Nitekim bir Fransız gazetesinde Fransa’nın Libya petrollerinin %35’ini işletmek üzere bir anlaşmaya varmış olduğu haberi yayınlandı. Fransız dışişleri bakanı bunu yalanlasa da şunları söylemekten de imtina etmedi: “Ama bildiğim kadarıyla muhalifler, Libya’nın yeniden inşasına en çok destek veren ülkelere öncelik tanıyacaklarını açıklamıştı. Bu bana mantıklı ve adil geliyor. Ayrıca yalnız da değiliz; Amerikalılar, İtalyanlar var. Hepsi de ‘Libya’ya müdahale pahalı; ancak bu geleceğe yatırım’ dediler.”

Türkiye burjuvazisi de yıkılan Libya’da özellikle inşaat sektöründe pay sahibi olmak istiyor. Libya’da ayaklanmanın başladığı ilk günlerde, sürecin nereye varacağı henüz belli olmadığı için iki arada bir derede ikircikli tutumlar sergileyen AKP, ancak Kaddafi’nin kaybedeceği kesinleşince tutum değiştirmişti. Türkiye’nin Libya’da inşaat sektöründeki milyarlarca dolarlık yatırımı söz konusuydu. Bu anlaşmaların Libya’da yaşanan ayaklanma yüzünden sekteye uğraması ciddi bir kayıp anlamına gelmekteydi. Bu yüzden, daha sonra Libya halkının “demokrasi, insan hakları, adalet, özgürlük taleplerinin karşılanmasını” isteyecek olan AKP, o sırada NATO’nun askeri müdahalesini onaylamamış, hatta Erdoğan Libya’ya NATO’nun müdahale etmesini “saçmalık” olarak değerlendirmişti. Ancak işin rengi değişince NATO’nun operasyonuna Türkiye de dâhil olmuştu. Yine önce muhaliflerin silahlandırılmasına karşı çıkan AKP, daha sonrasında ise Abdülcelil’i İstanbul’da kabul etmiş, Davutoğlu UGK’yi halkın muteber temsilcisi olarak kabul ettiklerini açıklamıştı. Hatta Ağustos ayında İstanbul’da yapılan Libya Temas Grubu toplantısında Türkiye’nin muhaliflere 100 milyon doları güvenlik sebebiyle elden verdiği açıklanmıştı. Ne de olsa kaz gelecek yerden tavuk esirgenmezdi.

Nitekim Türk müteahhitler Libya’ya geziler düzenlemeye başladılar bile. Bir yandan uğradıkları zararı tazmin ettirmeye çalışıyorlar, diğer yandan da yıkılan Libya’da alacakları yeni ihalelerle daha büyük kârlar elde etmenin derdindeler. Bu yüzden Erdoğan BM Genel Kurulunda yaptığı konuşmada alınan kararların uygulanmasını ve Libya’ya ait malvarlıklarının serbest bırakılmasını istemiştir: “Libya’da demokrasinin inşa edilmesi sürecinde, Libya’nın yurtdışındaki malvarlıklarının serbest bırakılması gerekir ki bir an önce kendi ayakları üzerinde doğrulsun. Varlık içinde Libya halkı yokluk çekmesin. Zira Libya’nın şu anda yurtdışında yaklaşık 170 milyar dolar keş parası var. Ama bu paranın nemasından Libya istifade edemiyor. Dolayısıyla, bir an önce 2009 sayılı karar yürürlüğe girmeli ve Libya halkı bu imkânlarından istifade etmelidir.”

Askeri müdahale sonrası yakılıp yıkılan Libya’nın neredeyse baştan inşa edilmesi gerekiyor. Bu da Libya’yı eskisinden çok daha büyük bir yatırım alanı haline getiriyor. Müteahhitlerin gözünde şu anda Libya kocaman bir şantiye, aç gözlü kurtlar gibi altyapı, petrol tesisleri, havaalanları, konut ve işyerleri için alacakları ihalelerin hesabını yapıyorlar. Rakamlar onlar için dolar işaretinin önüne geldiğinde bir anlam ifade ediyor sadece, kaç bin kişinin öldüğü, kaç bin kişinin yaralandığı onlar için hiç mi hiç önemli değil!

Savaşlardan her zaman kârlı çıkanlar ise savaş tekelleridir. Radikal gazetesinin haberine göre 6 savaş tekeli müdahalenin ilk ayında 2 milyar doların üzerinde kâr etti. ABD’li savaş tekeli Boeing’in hisseleri bir haftada %6,1 arttı ve değeri 54 milyar doları buldu. Müdahalenin başını çeken İtalya, Kanada ve İngiltere, Fransa menşeli savaş tekelleri de benzer şekilde kazançlarını arttırdılar. Dün Kaddafi’ye silah satan bu tekeller bugünse emperyalist müdahale ile kasalarını dolduruyorlar. Bu yüzden de NATO muhaliflere üç ay daha askeri destek verecek. Savaş ne kadar uzun sürerse, halkın tepesine ne kadar çok bomba yağdırılırsa bu tekeller o kadar çok para kazanacak.

“Anti-emperyalist” Kaddafi

Kaddafi’nin sarayında ele geçirilen bazı gizli belgeler Kaddafi yönetimi ile CIA ve MI6 arasındaki anlaşmaları da ortaya çıkardı. Belgelerde Libya istihbaratının CIA tarafından nasıl eğitildiği, İngiltere’ye kaçan muhaliflerin MI6 tarafından nasıl Kaddafi’ye teslim edildiği, CIA’nın El-Kaide militanlarıyla mücadele etme konusunda işkence ve yok etme tavsiyeleri yer alıyor. ABD konsolosluğunun telgraflarından birinde ise Libya’nın terörle mücadele konusunda önemli bir partner olduğu ifade ediliyor. ABD’nin başka ülkelerde de birçok işkencehanesinin olduğu hiç kimse için zaten sır değil. Yasal kılıfına uydurmak için uçakları bile havadayken işkence üssü olarak kullanıyor ABD. Libya’da da Kaddafi döneminde CIA’nın tutukladığı kişilere işkence yapılmış. Bunların arasında bugün muhalif saflarda yer alan komutanlar da var.

İşte anti-emperyalist olarak lanse edilen Kaddafi! Halkına kan kusturan, emperyalist güçlerin istihbarat servisleriyle işbirliği yapan bir rejimin anti-emperyalist olması mümkün müdür? Bıraktık anti-emperyalistliği, son dönemlerde Kaddafi’nin anti-Amerikancılığından bile söz edilemeyeceğini, ele geçirilen bu belgeler açıkça gösteriyor.

Oysa küçük-burjuva sosyalistler Batı’ya ve ABD’ye diklenir pozlar takındığı için Kaddafi’yi anti-emperyalist ilan etmişlerdi. Milliyetçi solun bir diktatör olan Kaddafi’yi neden savunduğunu daha önce şöyle yazmıştık: “Dün Miloşeviç’i ve Saddam’ı anti-emperyalist diyerek savunanlar, bugün de Kaddafi’yi açıktan yahut utangaçça savunarak aslında kendilerince tutarlı bir çizgi izlediklerini ortaya koymaktadırlar. Bu çizgiyi savunanların ortak paydasının Stalinizm olduğunu belirtmiştik. Karşı-devrim yoluyla tarihteki tek muzaffer proletarya devrimini yıkan Stalin’in katliamlarını onaylayan, kurulan bürokratik diktatörlükleri «sosyalizm-komünizm» diye adlandıran, yıkıldıklarında da halkı karşı-devrimci olmakla suçlayan, Miloşeviç gibi bir insan kasabını veya Saddam gibi bir diktatörü «anti-emperyalist» sayarak savunan, Küba’yı son sosyalist devlet ve Chavez’i de 21. yüzyıl sosyalizminin kurucusu olarak gören bir anlayışın, Kaddafi’yi savunmaması garip olmaz mıydı?” (Kerem Dağlı, Anti-Emperyalizm Adına Diktatörleri Savunanlar, MT, Nisan 2011)

Ne diktatör Kaddafi ne de emperyalist güçler Libya halkının çıkarlarını savunabilir. Libya’da Kaddafi’ye karşı başlatılan ayaklanma diğer ülkelerden farklı bir süreç izlemiş ve emperyalist güçlerin askeri müdahalesi ile süreç burjuva kamplar arasındaki gerici bir iç savaşa dönüşmüştür. Türkiye’den Fransa’ya, ABD’den İngiltere’ye bütün emperyalist güçler pastadan büyük dilimi kapmanın pazarlıklarını yürütüyorlar. Bu güçlerin demokrasiden ve halkın taleplerinden bahsetmeleri ise tam bir riyakârlıktır. Bugün Arap halkları nezdinde yıldızı giderek parlayan Erdoğan’ın sözleri de kimseyi aldatmasın. Bölge halkları ancak işçi sınıfının örgütlü mücadelesiyle baskıdan ve yoksulluktan kurtulup refaha erebilir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 79, Ekim 2011