Navigation

“En Az Gelişmiş Ülkeler” Zirvesi ve Türkiye

“Günlük harcaması 1,25 doların altında on milyonlarca insanın bulunduğu bir dünyada, açık söylüyorum, hiç kimse ama hiç kimse masum değildir ve olamaz” diye konuşuyordu suçluların başlıca temsilcilerinden biri. Onun dışişleri bakanı ise “komşusu açken tok yatan bizden değildir” sözlerini böylesi konulardaki hassasiyetlerinin ifadesi olarak anımsatıyordu. Birleşmiş Milletler örgütünün “En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı”nın dördüncü zirvesi 9-13 Mayıs tarihleri arasında İstanbul’da yapıldı. Bu sözler de o zirvede söylendi Erdoğan ve Davutoğlu tarafından.

Ne var ki, başarıyla yönettiklerini söyledikleri Türkiye’de, resmi verilere göre bile 12 milyon 751 bin kişi yoksulluk sınırının altında yaşıyordu. 339 bin kişi ise resmen açtı, onlar tok girerken yataklarına. Bu rakamlardan kat kat fazla sayıda insan ise, kapitalist sistem tarafından tüm dünyada sürekli olarak bu koşullar altında “yaşamaya” mahkûm ediliyordu.

Bugün Birleşmiş Milletler tarafından “en az gelişmiş ülkeler” olarak nitelenen 49 ülke var. Bu ülkelerin 33’ü Afrika kıtasında, 15’i Asya Pasifik bölgesinde, 1’i Amerika’da Karayipler’de bulunuyor ve dünya nüfusunun yaklaşık altıda biri bu ülkelerde yaşıyor. Birleşmiş Milletler de on yılda bir söz konusu zirveyi toplayarak, güya çözümler arıyor bu en az gelişmiş ülkelerin sorunlarına.

Son zirve, on binin üzerinde katılımcıyla İstanbul’da gerçekleştirildi. 1971’de “en az gelişmiş ülke” kategorisinde 25 ülke varken bugün bu sayısının 49’a çıkmış olması, bu zirvelerde alınan kararların, ortaya konan çözüm önerilerinin ne kadar işe yaradığının çarpıcı bir göstergesiydi aslında! Yine de on yılda bir oynanan oyunun bu seneki ayağı da yerine getirilmiş oldu ve sözde sorunları aşmak için pek çok toplantı düzenlendi. Bu toplantılarda çeşitli kararlar alınırken, 2020 yılına kadar yapılacak çalışmalarla ilgili eylem planları da hazırlanarak görev yerine getirildi.

“Bu ülkelere yardım etmek bir hayır işi değil, fırsattır”

Kapitalist sistemin temsilcileri bütün çabalarını sermayenin büyümesini sağlamaya hasrederler. Yaptıkları tüm çalışmalar bu ana hedefe doğru yönlenir. Hangi kılıfa sokmaya çalışırlarsa çalışsınlar, nasıl makyajlarsa makyajlasınlar yaptıkları bütün işlerin gerçek özü budur.

Birleşmiş Milletler’in yoksullukla, açlıkla boğuşan insanların sayısının olağanüstü fazla olduğu ülkelere dönük politikalar geliştirme çabası da bu yüzden “hayır faaliyeti” olarak değerlendirilmemelidir. Birleşmiş Milletler ve benzeri kapitalist örgütler söz konusu faaliyetleriyle bu bölgeleri sisteme entegre etmek, böylelikle de kapitalist pazarın genişlemesini sağlamak derdindedirler. Aynı zamanda bu bölgelerde sistemi tehdit edecek siyasi gelişmelerin önünü almak da bu çalışmaların sebeplerindendir.

Nitekim İstanbul’daki toplantılar sırasında da göz boyayıcı bin türlü laf salatalarının arasında kapitalist yöneticilerin ileriye sürdükleri kimi yaklaşımlar bu özü ortaya çıkarmıştır. Örneğin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Mun’un zirve sırasında dile getirdiği şu sözler, kapitalistlerin ana yaklaşımını özetlemekteydi: “En az gelişmiş ülkelerin ihtiyaçlarına cevap verilmeli, herkes yardım sözünü yerine getirmelidir. En az gelişmiş ülkeler kalkınmanın bir sonraki adımını oluşturmaktalar. En az gelişmiş ülkelere yardım etmek bir hayır işi değil, bir fırsattır. Bu yolu beraber yürüyelim.”

Zirve sırasında kapitalistlerin meseleye bakışlarına dair en açık ifadeleri ortaya koyan ise TC Cumhurbaşkanı Abdullah Gül oldu. Gül konuşmalarında hem bu ülkelerin içerisinde bulundukları durumun sistem için yarattığı siyasi tehlikelere hem de bu ülkelerin kapitalist sistemle bütünleşmelerinin sağlanması durumunda oluşacak imkânlara dikkat çekti. Gül, Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda yaptığı açılış konuşmasında, “Bu durum bu şekilde devam edemez ve sürdürülemez. Günde 1 dolardan daha az gelirle yaşayan 1 milyardan fazla kişi varken, uluslararası toplumun geri kalanı bu kişilerin acılarına gözlerini kapatamaz, bunları ihmal edemez. Bu çok alarm verici bir durumdur. Sadece ahlâki açıdan değil, aynı zamanda siyasi açıdan da alarm verici bir durumdur” dedi.

Gül kendi dilince, kapitalist sistemin bu ülkelerde yaşayan yüz milyonlarca insana reva gördüğü koşulların dönüp kendilerini vurabileceği uyarısında bulunuyor; “Bu çerçevede en az gelişmiş ülkelerin giderek daha marjinal hale geldiğini gördüğümüzde kimse dünyada barış ve güvenliğin egemen olmasını bekleyemez” diyerek endişesini dile getiriyordu.

Ancak Gül kendisini endişelendiren bu durumun kapitalistler açısından aynı zamanda bir fırsat yarattığını da eklemeyi unutmuyordu: “Bunun yanı sıra en az gelişmiş ülkelere yardım edebilmek sadece güvenlik açısından bir bakışla da değerlendirilemez. Gerçekten büyük nüfusları ve zengin doğal kaynaklarıyla en az gelişmiş ülkelere yatırım yapmak aynı zamanda karşılıklı bir yarar sağlayacak olan ticari bir karardır.” Gül, Türkiye’nin de konuda üzerine düşen “görev”leri yerine getireceğini sözlerine ilave ediyordu.

Emperyalist hiyerarşide alt-emperyalist bir pozisyon edinen TC’nin egemenleri de böylelikle “en az gelişmiş ülkeler” için zirvede neden ön plana çıkma gayretinde olduklarını ortaya koymuş oluyorlardı: Bu ülkeler üzerinde daha fazla siyasi ve ticari etki kurma! Zaten dışişleri bakanı Davutoğlu’nun zirve boyunca altını önemle çizdiği sözler de hep bu yöndeydi. Hatta daha zirve başlamadan önce Davutoğlu, “Dünyada yükselen güçler var. Türkiye de bu yükselen güçlerden birisi, ekonomik bakımdan… Eskiden beri süregelen çok büyük ekonomik merkezler var AB gibi, ABD gibi. Ama eğer bu yükselen güçler ve yerleşik güçlü ülkeler, en az gelişmiş ülkeleri ihmal ederlerse, dünyada barışı sağlamak mümkün olmaz. 49 en az gelişmiş ülkenin adalet arayışına ve ihtiyaçlarına cevap bulmak durumundayız” diyor, 10 yıl boyunca “en az gelişmiş ülkeler”le ilgili koordinatörlüğü üstlenen Türkiye’nin artık daha fazla inisiyatif alacağını belirtiyordu. Davutoğlu’na göre, Türkiye “en az gelişmiş ülkelerin sesiydi ve sesi olmaya devam edecekti”!

Burjuva gazetelerde yazan tüccar zihniyetli gazeteciler de TC’nin nüfuzunu artırmaya dönük bu çabalarına destek olmayı zirve boyunca ihmal etmiyor, “Bu konferans nedeniyle İstanbul’a gelen ve en az beş gün kalan binlerce yabancı insana vereceğimiz Yeni Türkiye, Güçlü Türkiye imajı ileride yapılacak olan işler için, ticaret için, yatırım için çok yararlı olacaktır” minvalinde yazılar döşeniyorlardı. Yani tüm burjuva kesimleriyle TC’nin egemenleri “fırsat”tan istifadeye gayret gösteriyor, bir yandan mazlumların kaderine kahreden süslü kelâmlarını ortalığa saçarken, diğer yandan da ellerini ovuşturmaktan geri durmuyorlardı.

Sorunları ancak işçi sınıfının devrimci mücadelesi çözer!

Kapitalist sistemin yarattığı tablo ortada. Milyonlar aç, milyonlar işsiz. Her gün 1 milyar 200 bin insan yatağa aç giriyor, milyonlarca kişi salgın hastalıklarla boğuşuyor. Kapitalist üretimin sistemsel hastalığı küresel ekonomik kriz yüzünden işsizlik ve onun doğrudan sonucu sefalet artıyor. Bir değil, beş değil, on değil, milyarlarca insan en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamıyor. Gıda fiyatları sürekli yükseliyor. İklim değişiklikleri hem bugün milyonlarca insanı göç yollarına düşürüyor hem de gelecekte yaşanacak daha büyük felâketlerin zeminini döşüyor.

Bütün bu sorunları yaratan kapitalizmin temsilcileri ise meşrepleri gereğince ikiyüzlü tutumlarını ve sorunları katmerleştiren politikalarını sürdürüyorlar. İşçileri de kandırma gayretlerine devam ediyorlar. Ama işçiler iyi bilmeli ki kapitalistlerin kendilerinden gayrı kimseye bir hayırları dokunmaz. Onların bütün düşüncesi sermayelerini büyütmek ve bunu sağlayacak koşulları korumak üzerinedir. “En az gelişmiş ülkeler” zirvesinde ortaya koydukları düşünceler de bunu doğrulamaktadır. Koyun can derdindedir kasapsa et. Koyun koyun, kasap da kasap olarak kaldığı sürece bu durum değişmeyecektir.

Kapitalizm tüm iddiasına rağmen yoksulluğa ve sefalete son verememiştir. Bundan sonra da bu durumu değiştirebilecek bir imkâna sahip değildir. İstediği kadar zirveler düzenleyip umutkâr vaatlerde bulunsun, bu çabalar “en az gelişmiş ülke” sayısının 25’ten 49’a çıkması misali sonuçların dışında bir neticeye yol açmayacaktır. Kapitalistler sermayelerini hep büyütecek, buna karşın işçilerin yoksulluğu devam edecektir. Elbette işçi sınıfı buna bir dur demedikçe!

İşçi sınıfı kapitalistlerin bu akıl dışı düzenine dur dediğinde ise işçilerin ürettikleri bolluk kardeşlik sofrasında herkese yetecektir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 75, Haziran 2011