Navigation

Muhteşem Süleyman’dan Muhteşem Erdoğan’a!

Başbakan Erdoğan’ın Muhteşem Yüzyıl dizisini hedef alan açıklamalarının ve Osmanlı padişahlarına dair yorumlarının, hiç kuşkusuz ki üstü kazınması gereken birçok anlamı var. Başbakan Erdoğan diziye müdahale edilmesi için savcıları göreve çağırırken, AKP’li milletvekilleri dizinin yasaklanması niyetiyle yasa teklifi hazırlamak üzere harekete geçtiklerini açıklamışlardır. Başlatılan tartışmanın temel işlevlerinden biri, suni gündemle toplumun yönlendirilmesidir. Fakat söz konusu çıkış ve son dönemde Erdoğan’ın şahsında sembolik ifadesini bulan otoriter yaklaşım, AKP’nin “itaatkâr ve kanaatkâr toplum” yaratma çalışmasının bir başka düzlemde ifadeye kavuşmasıdır. AKP’nin torna tezgâhında biçimlenmiş, itaatkâr, kanaatkâr, ihsan dilenen, iktidar karşısında dalkavukluk yapan, her söylenene alkış tutan bir toplum tasarlanmaktadır. Kürt sorunundan iş kazalarına, sanattan çalışma yaşamının düzenlenmesine değin geniş bir yelpazede, Erdoğan’ın ve AKP’nin ortaya koyduğu performansın umumi manzarasından yansıyan budur.

Erdoğan’ın ve AKP’nin kadir-i mutlak olduğu, ekonominin bir şekilde sürekli büyüdüğü, sermayenin iktidar ile uyumlu hareket ettiği ve çizilen çerçevenin dışına çıkmadığı, içeride muhalefetin susturulduğu ve böylece dışa dönük emperyalist müdahalelerin sorgulanmadığı bir toplum yaratma siyaseti izlenmektedir. AKP’nin içeride güttüğü siyaset, aynı zamanda onun emperyalist siyaseti ile bir bütün oluşturmaktadır.

Bu noktada, iç içe geçerek ilerleyen ve birbirini etkileyen çok etmenli bir gelişme olduğunu belirtelim: Son on yılda, AKP etrafında kümelenen sermaye çevreleri muazzam bir yükseliş katettiler. Devlet aygıtı, AKP ekseninde kurulan koalisyon güçleri tarafından adeta fethedildi. Geleneksel iktidar blokunu şekillendiren asker-sivil Kemalist bürokrasinin süngüsünün düşürülmesiyle, güç ekseninde pozisyon almaya şartlandırılmış bürokrat zevat, mevki ve makamını garanti altına almak amacıyla yeni iktidar sahiplerine biat etmeye başladı. AKP devletin dümenine oturmakla kalmadı, aynı zamanda burjuva siyaset arenasını neredeyse tek başına, istediği gibi şekillendiren bir güç olarak ortaya çıktı. Kemalist bürokrasiye ve geleneksel büyük sermaye çevrelerine iktidarını kabul ettirmeye çalışan ve bu bağlamda toplumun ve liberal çevrelerin desteğini almak için demokrat pozlar kesen AKP, eğreti demokratlığını terk etti. İslamcı burjuva çevrelerin devletle hemhal olması, uluslararası konjonktürün artan ölçüde siyasal gericilik tarafından belirlenmesi ve işçi sınıfı hareketinin geriliği, dolayısıyla içeride ve dışarıda AKP’yi demokratik adımlar atılması bağlamında sıkıştıracak bir basıncın oluşmaması gibi faktörler, geleneksel sağ, muhafazakâr, milliyetçi ve baskıcı anlayışın tüm çıplaklığı ve ilkelliğiyle kendini gerçekleştirmesinin önünü açmıştır. Her şeyi yapmaya muktedir olduğunu zannetme ile her şeyi bir anda kaybetme korkusunun iç içe geçerek ilerlemekte olduğu bu süreçte, en küçük hak arama eylemi bile dizginsiz bir şiddetle bastırılmış, demokratik hak ve özgürlüklerin önüne ket vurulmaya başlanmıştır. Özetle, AKP ve İslamcı sermaye çevreleri, gerek geleneksel siyasal ve kültürel bilinçaltının gerekse iktidarlarını sağlamlaştırmak istemelerinin itkisiyle, kendi tezgâhlarında bir toplum şekillendirmeye girişmişlerdir.

Tam da meselenin burasında, Türkiye’nin, Ortadoğu başta olmak üzere yakın çevresinde nüfuz elde etmek amacıyla, AKP’nin şekillendirdiği emperyalist bir siyaset güttüğünü belirtelim. AKP, tarihi/ideolojik bir arka plan oluşturarak, yürüttüğü emperyalist politikayı kitleler nezdinde meşrulaştırmaya ve toplumu kontrol altına alarak kendi siyasetinin arkasına yığmaya dönük bir çalışma yürütüyor. Bilindiği üzere bugün Türkiye, Suriye’deki iç savaşın bir tarafı ve parçasıdır. Ortadoğu’da nüfuz sahibi olmak ve dünya siyasetinde daha fazla yer tutmak isteyen Türkiye burjuvazisi için Suriye, emperyalist rüştünü ispat edeceği alanların başında gelmektedir. Suriye konusunda geride ve paylaşımın dışında kalan bir Türkiye’nin onca şişinmesinin uluslararası politikada bir kıymeti harbiyesi olmayacaktır. Bundan ötürüdür ki Türkiye, Suriye’de ön almaktadır. Lakin emperyalist bir siyaset gütmenin, hele yeni yetme alt-emperyalist bir ülkenin gecikmişliğini aşmaya dönük hamlelerin (Erdoğan’ın Filistin konusu üzerinden ABD’ye, AB’ye ve BM’ye çatması vs.) ve paylaşım sofrasında bir an önce belirli pozisyonlar elde etmek için yanıp tutuşmanın bedelleri vardır. Önümüzdeki süreçte emperyalist çatışmaların yeni boyutlar kazanacağı açıktır. İşte bu nedenle AKP, Türkiye’yi emperyalist savaş koşullarına hazır hale getirmeye ve toplumu da bu yönde oluşturmaya çalışmaktadır. Rejimin otoriterleşmesinin ve toplumun çok yönlü baskı altına alınmasının temel sebeplerinden biri de budur.

AKP, siyasal rejimi emperyalist arzuların gerekliliği temelinde yeniden şekillendirmektedir ve neticede başkanlık sistemi tartışmaları da bunun bir ifadesidir. Mevcut siyasal sistem gerek biçimsel olarak gerekse taşıdığı çelişkiler (statükocu-Kemalist cenahın parlamento ve devlet bürokrasisi üzerinden siyaset arenasında yaratmaya çalıştığı krizler) nedeniyle Erdoğan’ın ve AKP’nin önünü kesmektedir. Başkanlık sistemiyle yürütmeye sınırsız yetkiler tanınmak ve böylece burjuva siyaset arenasında ya da devlet bürokrasisinde ortaya çıkacak her türlü siyasal kriz, başkanın mutlak otoritesiyle aşılmak isteniyor. Nitekim Erdoğan’ın kuvvetler ayrılığından yakınması boşuna değildir. Aslında Erdoğan, kendi kişiliği ve ihtiraslarıyla örtüşen bir başkanlık sistemi arzuluyor. Pratikte Erdoğan ağzına geleni söylemekte, olmadık yerde tuhaf açıklamalar yapmakta, hikmetinden sual olunmaz lider ve fiili başkan olarak hareket etmektedir.

İçeride kitlelerin baskı altına alınması, burjuva siyaset sahnesindeki krizlerin aşılması ve dışarıda ise emperyalist siyasetin güçlü bir şekilde sürdürülmesi amacıyla tasarlanan başkanlık sistemi, meselenin mahiyetinden de anlaşılacağı üzere Bonapartizme açılan bir eğilim içermektedir. Yani başkanlık sistemlerinin en gerici ve otoritarizme açılan ucundan tutulmuştur. Elbette bunu belirleyen AKP’nin toplumu “itaatkâr ve kanaatkâr” bir çizgide yapılandırmak istemesi ve Erdoğan’ın arzularıdır. Burada önemli bir hususun altını çizmek gerekiyor: Rejimin, Türkiye’nin emperyalist siyasetinin gerekliliği temelinde yeniden yapılandırılması ile Erdoğan’ın kişisel ihtirasları örtüşmektedir. Öyle dönemler vardır ki, sermayenin ihtiyaçları ve rejimin bu temelde yeniden yapılandırılması liderin kişiliği ve arzularında ifadesini bulur, onunla özdeşleşir. Meselâ Hitler’in çılgınlığı, onun şahsında ifadesini bulan Alman emperyalizminin de çılgınlığıydı aynı zamanda. Meseleye bu bağlamda baktığımızda, Türkiye’nin emperyalist ihtiraslarının Erdoğan’da tecessüm ettiğini görürüz. İçinden geçtiğimiz kriz/emperyalist savaş koşulları, burjuva siyasetinde meydana gelen tıkanmalar ve sermayenin istekleri, popülist bir dil kullanan Erdoğan tipi liderleri fazlasıyla öne çıkartır.

Nitekim Erdoğan’ın halkın karşısında TÜSİAD’ı eleştirmesi, medya patronlarına atıp tutması ve gazetecileri işten attırması bu gerçeği gözler önüne seriyor. Elbette Erdoğan’ın bu çıkışı sermayenin bir kesimine dönük olsa da, gerçekte İslamcı sermaye kesimlerine de kendiliğinden mesaj mahiyetindedir. Zira halkın içinden geldiği ve onlardan biri olduğu havası yaratan, kitlelerin desteğini alan bir Erdoğan ve onun siyasal gücü söz konusudur. Erdoğan’ın sermayeden bağımsız bir çıkarı olmasa da elinde tuttuğu güç, burjuvazinin ve devlet bürokrasisinin ona yaltaklanması ve yaranması tablosunu ortaya çıkartmaktadır. Hatta iş bu evrede, diyalektik bir işleyişle Erdoğan’ın pohpohlanmasına dönüşmekte ve sermaye “sen her şeyi yaparsın” gazıyla ona kendi önünü açtırmaktadır. Neticede Erdoğan’ın mağrur tutumu, bu sürecin karmaşık bir bileşkesinin ürünüdür. Gelinen aşamada TÜSİAD’ın süngüsünü düşürmesi ve hatta Koç’un Ülker ile işbirliğine gitmesi çok şey anlatmaktadır. Erdoğan’ın özellikle silah sanayii alanında TÜSİAD üyesi patronların önünü açması ve böylece burjuva güçler arasındaki çatışmaları yumuşatmaya girişmesi de boşuna değildir. Burjuva güçler arası iç çelişkiler, emperyalist hamleler ve bu temelde güdülen politika öne çıkartılarak aşılmaya çalışılıyor.

Bu perspektiften baktığımızda, Erdoğan’ın üç çocuk politikası da, Muhteşem Yüzyıl dizisine karşı çıkışıyla yapmak istediği de gelip aynı emperyalist atılım hedefinin içine oturmaktadır. Nasıl ki çalışma yaşamının esnekleştirilmesi, işgücü maliyetlerinin ucuzlatılması, günlük çalışma süresinin uzatılması, nüfus artışıyla taze işgücünün –ve elbette savaşacak asker sayısının– arttırılması ve böylece ekonomiye bir dinamizm kazandırılması bu atılım arzusunun bir devamıysa; toplumu bir taraftan baskı altına alma ama öte taraftan da kutsal ve kahramanlık dolu bir tarihsel kimlik etrafında toparlama çabaları da aynı politikanın devamıdır. Erdoğan, “ecdadımızın at sırtında gittiği her yere biz de gideriz, her yerle biz de ilgileniriz” diyerek, Türkiye’nin emperyalist politikasının ufkunu da ortaya koymaktadır. Dolayısıyla “ecdadın”, söz konusu dizide olduğu biçimiyle gösterilmemesi ve “şanlı Osmanlı” betimlemesi yapılması gerekmektedir! Uzak ülkeleri düşlemekten ve oralara gitmekten imtina etmeyen, sözümona gittiği yere barış ve huzur getiren bir Osmanlı cenneti resmedilmesi ve kitlelere de bunun aşılanması istenmektedir. Erdoğan’ın, “30 yıl at sırtından inmedi” dediği Kanuni ile kendi iktidar dönemi arasında bir ilişki ve paralellik kurmadığını kim söyleyebilir? Kitlelerde oluşturulmak istenen izlenim bellidir: Muhteşem Sultan Süleyman’dan Muhteşem Başkan Erdoğan’a!

Aslında AKP ve İslamcı sermaye çevreleri, bir taraftan sürdürülen emperyalist politikayı meşrulaştırmaya ama öte taraftan da kendi ideolojik bakış açılarından hareketle, Türk ulus-devletine Osmanlı mirası üzerinden yeni bir kimlik kazandırmaya çalışıyorlar. Bu durum, aynı zamanda, tarih sahnesine geç çıkmış Türk ulus-devletinin aşılamayan kimlik bunalımının da tezahürüdür. Cumhuriyeti kuran Kemalist önderlik tam bir aşağılık kompleksiyle, bağrından koptuğu atası Osmanlı’yı küçümseyip mirasını reddederken, modern ulus-devlete son model bir sentetik tarih/kimlik oluşturmaya girişmişti. Türk Tarih Tezi kapsamında geliştirilen Güneş Dil Teorisi, Sümer’den Hitit’e birçok medeniyeti Türklerin kurduğu yönündeki saçmalıklar bu kimlik yaratma sürecinin bir ürünüydü. Batılılaşmak ve muasırlaşmak adına, bugün klasik Türk müziği olarak tanımlanan müzik, şarkılar, türküler ve geleneksel giyim kuşam dahi aşağılanarak yasaklandı, üstelik de utanmadan buna musiki ve kılık kıyafet “devrimi” adı verildi. O gün de egemenlerin arzuları doğrultusunda bir toplum, belli tarzda bir gündelik yaşam ve ona uygun bir kimlik yaratılmaya çalışılıyordu, bugün de. Fakat o günün koşulları ile bugünün koşulları artık çok farklıdır.

Erdoğan’ın nesnel olmayan tarih dışı Osmanlı yorumu, tarihin yalnızca geçmişe ait olayların ve deneyimlerin dökümü olmadığını bir kez daha hatırlatmıştır. Pek çok hususta görüldüğü üzere, nesnel tarih çarpıtılarak günün sorunlarına yanıt veren bir öznel tarih kurgulanmaktadır. Nitekim AKP ve İslamcı burjuva ideologlar, kendi toplum tahayyülleri bağlamında geçmişin olaylarını tümüyle baş aşağı çevirmekte ve kendi arzuları temelinde yorumladıkları, yalanlar üzerine kurulu bir öznel tarih oluşturmaktadırlar. Öncelikle şunu belirtelim ki tarih, ne kişilerin ne de büyük devletlerin ürünüdür. Onların da içinde yer aldığı sınıfların ve sınıf savaşımlarının çeşitli olaylar üzerinden gelişmesi, bu gelişmenin toplumları ve verili üretim biçimlerini dönüşüme uğratmasıdır tarihi belirleyen. Marx’ın deyimiyle bir toplumun ne olduğu anlaşılmak isteniyorsa, o toplumdaki bireylerin üretim süreci içindeki rollerine ve kendilerini üretme biçimine bakılmalıdır. Zira kişilerin düşünsel yapılarını da belirleyen son tahlilde üretim ilişkileridir. Bu maddi perspektif ve nesnel tarih, Osmanlı’nın muazzam köylü kitlesinin sömürüsü üzerinde yükselen despotik bir Asya devleti olduğunu ortaya koyuyor.[*] Âli Osman denen Osmanlı hanedanı ise, tüm mülkiyeti elinde tutan ve her türlü zenginliği kendinde biriktiren bu despotik imparatorluğun tepesindeki sömürücü güruhtan başkası değildir.

Osmanlı devleti ve onun tepesinde oturan padişahların, sömürü düzenlerini ve yaşadıkları ihtişamlı hayatı sürdürmek amacıyla girişmedikleri talan ve katliam kalmamıştır. Kitlelere Osmanlı’nın “kutsal” bir savaş yürüttüğü yalanı pompalanmaktadır. Oysa Osmanlı’nın amacı kutsal bir savaş yürütmek değil, yürüttüğü yağma ve talanı kutsallık kisvesi altında meşrulaştırmaktı. Elbette bu yalnızca Osmanlı için geçerli değildir. Müslüman veya Hıristiyan olsun, dönemin tüm devletleri yürüttükleri yağma ve talan savaşlarını din adına ve kutsallık adına yaptıklarını iddia ediyorlardı. Nesnel tarih gösteriyor ki, Osmanlı’nın yegâne amacı kendi egemenlik alanını büyütmek ve saltanatını sürdürmek olmuştur. Nitekim bu kapsamda, Türk ve Müslüman beylikler de dahil olmak üzere çeşitli devletleri kanlı savaşlarla ortadan kaldırmış, topraklarına ve servetlerine el koymuştur.

Diğer taraftan, Osmanlı hanedanlığı ve devlet bürokrasisi içinde kanlı katliamların haddi hesabı yoktur. Despotik devletin tepesine oturan her padişah, kardeşlerini, oğullarını ve hatta babasını katletmekten geri durmamıştır. İşin aslı şu ki, Osmanlı sarayı/haremi tam anlamıyla bir mezbaha gibi işlemiştir. “Fatih Kanunnamesi”yle kardeş ve oğul katliamı resmiyet kazanmış ve siyasi cinayetler meşrulaştırılmıştır. Kanunnameye göre, başa geçen her şehzade “nizam-ı âlem” uğruna bütün erkek kardeşlerini öldürme hakkına sahipti. Fatih’in oğlu II. Beyazid, sürgündeki kardeşi Cem’e yazdığı mektupta bu konuda özlü bir ifade kullanır: “Hükümdarlar arasında akrabalık olmaz.” Bu özlü ifade, egemen sınıf için kardeşlikten ziyade mülk ve iktidarın önce geldiğini gözler önüne sermektedir. Tam da bundan ötürüdür ki, Devlet-i Âli Osman’ın sarayı ve haremi baba-oğul-kardeşler arası iktidar savaşının merkezi olmuş, eşler ve anneler bu savaşta önemli roller oynamış, bürokrasi ve diğer devletler de kendi çıkarları temelinde bunlardan birilerine taraf olmuşlardır.

AKP ve İslamcı burjuva çevreler, Osmanlı padişahlarını neredeyse seksten uzak bir keşiş konumuna yerleştirecekler. Oysa dizi ve filmlere yansıyanlar Osmanlı harem hayatının çok küçük bir kısmıdır. İhtişam içinde yüzen Osmanlı hanedanlığında harem, padişahların ve şehzadelerin geniş yatak odası konumundadır. Zevk düşkünü padişahların onlarca cariyeyle harem eğlenceleri yapması bir abartı değil, olsa olsa gerçeğin yalnızca bir bölümüdür. Osmanlı hanedanlığı ve etrafındaki egemen sınıf mensupları zevk-ü sefa içinde yaşarken, geniş köylü kitleleri sefaletle boğuşmaktaydılar.

Egemen sınıf ihtişam içinde yaşayıp kıran kırana bir iktidar kavgası sürdürürken, halk istibdat altında inletilmektedir. Ürettiğine el konulmasından bıkan ve sefalete itilen köylülerin isyanları korkunç bir zalimlikle bastırılmıştır. Bugün Erdoğan’ın geniş emekçi kitlelere “ecdat” olarak kabul ettirmeye çalıştığı Osmanlı, mülkiyetin egemenlerin elinden alınmasını ve tüm mülkün halkın ortak malı olması gerektiğini savunan Şeyh Bedrettin’in komünal hareketini korkunç bir katliamla dağıtmış ve liderlerini idam ettirmiştir. Geniş köylü kitlelerin katıldığı çeşitli isyanlar da, keza aynı zalimlikle ezilmiştir.

İşçilerin ve emekçilerin Osmanlı egemen sınıfı gibi bir ecdadı yoktur ve olamaz da. Sömürücülerden ve katliamcılardan ezilen ve sömürülen sınıflara ecdat olduğu nerede görülmüş! AKP ve Erdoğan da, ecdadı gibi toplumu baskı altına almakta ve sömürü çarklarının daha hızlı dönmesi için elinden geleni yapmaktadır. Elbette emekçiler cephesinden verilecek cevap şu olmalıdır: Herkesin ecdadı kendine, herkes kendi sınıfının saflarına!



[*] Bkz. Mehmet Sinan, Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı, www.marksist.com

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 94, Ocak 2013
... önceki yazı
Mısır Yeniden Ayakta