Navigation

2013 Bütçesi, Emperyalist Ataklar ve İşçi Sınıfı

Her yılsonu meclis gündemine gelen bütçe planlamaları, devletin toplumun hangi kesiminden ne kadar aldığını, hangi kesimine ne kadar pay ayırdığını, neye ne kadar harcama yaptığını, yani o devletin hangi sınıfın hizmetinde olduğunu, hangi sınıfı baskı altında tutmak için var olduğunu net bir biçimde gözler önüne serer. Devletin bütçe planlaması, aynı zamanda baskı altında tutmak istediği sınıfa yönelik saldırılarının dozunu da ortaya koyar. Türkiye’nin 2013 bütçesi, bu anlamıyla işçi sınıfına yönelik saldırıların dozunda ciddi bir artışa işaret etmektedir.

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek tarafından açıklanan ve Meclis Plan ve Bütçe Komisyonunda kabul edilen 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Tasarısı, Türkiye egemenlerinin temel yönelimine bir kez daha işaret etmektedir. Türkiyeli egemenler, bir yandan emperyalist bir iştahla kurtlar sofrasının baş aktörleri arasında yer alma, bölgesel güçten küresel güce sıçrama çabalarını yoğunlaştırırken, öte yandan bununla bağlantılı olarak işçi ve emekçi sınıflara saldırı yöntemlerinde sorunsuzca ileriye doğru bir sıçrama kaydetmek istiyorlar.

Başbakan Erdoğan’ın 60. hükümetin eylem planını açıklarken “bizim tek petrol kuyumuz vergi” sözleriyle ortaya koyduğu gibi, Türkiye’de devlet gelirlerinin çok büyük bir kısmı vergilerden oluşmaktadır. 2013 yılı için öngörülen bütçe gelirleri 370 milyar lira iken, bunun 318 milyar lirasının vergilerden karşılanacağı belirtiliyor. Bu rakamın çok büyük bir kısmı işçilerden, emekçilerden alınan dolaylı ve dolaysız vergilerle elde edilmektedir. Sermayenin üzerindeki yük ise bir yandan vergi indirimleriyle öte yandan teşviklerle azaltılmaktadır. Yani devletin finansmanı, temel olarak işçi ve emekçi kesimlerin sırtına yıkılmaktadır. Ancak sıra bu kesimlerin bütçeden alacağı paya gelince işler tersine dönmektedir. Devlet bu kesimlerden kepçeyle aldığını kaşıkla bile vermemekte, ne var ne yoksa sermayeye akıtmaktadır.

“2013’te durumumuz iyi!”

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek yaptığı açıklamada 2013 yılı bütçesi ile ilgili olarak şöyle diyor: “Türkiye’nin bütçesi sağlam temeller üzerine kurulu hem de imkânlarımızı milletimizin hizmetine harcamaya devam edeceğiz, 2013’te durumumuz iyi yani.” Şimşek hiç şüphesiz “durumumuz iyi” derken temsilcisi olduğu sermaye sınıfını kastetmektedir. Avrupa başta olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde, ekonomik kriz ve burjuva hükümetlerin izlediği kemer sıkma programları siyasal krizlere neden olur ve bu nedenle hükümetler devrilirken, Türkiye burjuvazisinin işçi sınıfının anlamlı bir itirazı ile henüz karşılaşmamış olması, onlar açısından “iyi”den de ötedir. Maliye Bakanı bu nedenle aslında tam bir yıkım ve savaş bütçesi olan 2013 bütçesi hakkında arka arkaya pembe yalanlar sıralayabilmektedir.

Şimşek, bu seneki bütçenin halkın bütçesi olduğunu söylüyor. En fazla artışı Milli Eğitim Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığının bütçelerinde gerçekleştirdiklerini anlatıyor. Ama bu payların neye, nasıl harcanacağı konusunda tek kelime etmiyor. Önümüzdeki yıllarda kayıt dışı işçi çalıştırmayı ortadan kaldırarak devlet gelirlerini arttıracaklarını, böylelikle millete daha çok hizmet edeceklerini iddia ediyor. Bu “hizmetin” kime, nasıl verileceğini açıklamıyor. “2013 yılında çalışanları, emeklileri, asgari ücretlileri enflasyona ezdirmeyeceğiz” diyen Bakan, bu kesimlere yapılan komik zamlardan, sefalet ücretinden, yağmur gibi yağan zamlardan hiç bahsetmiyor. “Fakirimizi de unutmadık” diyen bakanın “fakiri” için ayırdığı miktar ise gerçekten göz yaşartıcı! Bakan sosyal hizmetler ve yardımlar için bütçeden ayrılan payın 17,2 milyar lira olduğunu övünerek açıklıyor. Ancak silahlanmaya ayrılan payın bu miktarın kaç katı olduğuna değinmiyor.

Bakanın iddiaları, bu bütçenin yükünü asıl olarak sırtlayan yoksul işçiler ve emekçiler için hiçbir anlam ifade etmiyor. Hangi bakanlığa ne kadar pay ayrıldığı tek başına bir anlam taşımaz. Çok fazla pay ayrıldığı iddia edilen Milli Eğitim Bakanlığı’nın bütçesindeki artış, yüz binlerce eğitim emekçisinin yaşam koşullarını iyileştirmeye ya da milyonlarca emekçi çocuğunun aldığı eğitimin kalitesini yükseltmeye değil, bu alandaki özel sektör yatırımlarına teşvik olarak akıtılmaktadır. Sağlık bütçesi için de aynı şey söz konusudur. Bu bütçenin önemli bir kısmı, doğrudan ya da dolaylı olarak özel sağlık sektörüne akıtılmaktadır. Bu bakanlıkların bütçesinin artması herkese ücretsiz, kaliteli eğitim ve sağlık hizmeti verildiği anlamına gelmemektedir.

Öte yandan işverenlerin kayıt dışı işçi çalıştırmasını “engellemek” için bulunan “formül” patronun ödemesi gereken sigorta primlerini yine işçi ücretlerinden kesilen fonlarla karşılamak oluyor. İşçi ücretlerinden kesilen paralarla oluşturulan İşsizlik Fonu, patronlar tarafından yağmalanıyor. Bunun adı “devlet gelirlerini arttırmak ve milleti refaha kavuşturmak” oluyor. Sosyal harcamalara ayrılan payın nispeten artmış olmasıyla övünmek ise pişkinliğin en uç noktasıdır. Ücretsiz ve kaliteli eğitim, sağlık, ulaşım ve barınma herkesin hakkı iken, milyonları yoksulluk ve sefalete iten kapitalistlerin ve onların temsilcisi olan hükümetin dönüp sosyal harcamaları arttırmakla övünmesi emekçilerle alay etmektir. Toplumun çok geniş kesimlerinin soyulmasıyla elde edilen devlet gelirleri sermayeye akıtılırken, sefaletin üstü “sosyal yardım” makyajı ile kapatılamaz.

Bütçenin sermayenin ihtiyaçlarına uygun biçimde planlandığı, işlerine gelmeyen bir uygulama ile karşılaştıklarında kıyameti koparan patron örgütlerinin, bütçe görüşmeleri esnasında sessizliklerini korumasından bellidir. TÜSİAD, MÜSİAD, TUSKON, TİSK gibi patron örgütleri, bütçeyi oluşturma işini gönül rahatlığıyla Meclisteki “çalışkan” temsilcilerinin ellerine bırakmıştır. Ballı teşvik paketleri, bütçe kaynakları, yağmalanan fonlar, kıyak yasal düzenlemeler derken, onlar için işler gerçek manasıyla tıkırında gitmektedir.

2013 bütçesi ve emperyalist iştah

2013 bütçesinde öne çıkan temel eğilim, dünyanın en büyük ekonomileri arasında daha üst basamaklara tırmanmaya çalışan Türkiye’nin, yayılan emperyalist paylaşım savaşında etkin aktörlerden biri olma arzusudur. Bu nedenle, önüne koyduğu hedeflere ilerlerken karşısına çıkacak tüm engelleri temizlemek ve daha güçlü, daha saldırgan bir politika izlemek isteğindedir. İçeride işçi sınıfına, Kürt halkına ve tüm muhalif kesimlere yönelik artan baskılar, dışarıda keskinleşen savaşçı söylemler ve sertleşen diplomatik ataklar bu istekten kaynaklanmaktadır.

Başbakan Erdoğan yaptığı bir açıklamada, uzun uzun dindar bir nesil yetiştirme arzusundan söz etmişti. Erdoğan’ın hesaplarına göre dindar, muhafazakâr ve kapitalist sömürünün tüm sonuçlarını kader olarak algılayan bir nesil, çalışacak, üretecek ve boyun eğecektir. Oysa kendisine biçilen kaderi değiştirmek için harekete geçen, mücadele eden bir nesil, egemenlerin planlarına taş koyabilir, durumu tersine çevirebilir. Bu nedenle 2013 yılı bütçesinde de Erdoğan’ın ve sermayenin dindar nesil arzusu için bolca kaynak aktarılmıştır. Bilindiği gibi, AKP iktidarı döneminde Diyanet İşleri’nin bütçesi düzenli olarak artmış ve pek çok bakanlığı geride bırakmıştır. Geçen seneki %22’lik artışa rağmen bu sene de aynı oranda bir artış gerçekleşmiş ve Diyanet bütçesi 4,6 milyar liraya çıkmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı bu bütçe ile 90 bin camide 130 bin imam çalıştıracak, daha dindar ve Sünni Müslüman bir nesil yetiştirmek ve diğer bütün inançları baskı altında tutmak için çaba harcayacaktır.

Mücadeleci bir işçi neslinin yanı sıra Türk egemenlerin heveslerini kursaklarında bırakabilecek bir diğer engel de on yıllardır çözülemeyen Kürt sorunudur. Bu nedenle hükümet, Kürt halkının haklı taleplerine 2013’te de coplarla, envai türden gazlarla, kurşunlarla, bombalarla, insansız hava uçaklarıyla, teknolojik silahlarla karşılık vereceğini ilan etmiştir. Başta Kürt halkı için kullanılmak üzere ordunun ve polisin silah gücü iyice arttırılmıştır. 20 milyar lirayı aşkın bütçesiyle Milli Savunma Bakanlığı, %12’lik artışla tıpkı geçen sene olduğu gibi bütçesi en fazla arttırılan bakanlıklardan biri oldu. Ancak bu artışla yetinmeyen hükümet, savunma için 69,4 milyar liralık özel ödenek ayırdı. Bu ödeneğin nasıl ve ne için kullanılacağı ise gizli kalacak. Bunun yanı sıra “savunma” ve “güvenlikle” ilgili tüm devlet organlarının (Milli Savunma Bakanlığı, MİT, Emniyet, Jandarma, Sahil Güvenlik Komutanlığı, Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu) bütçesi yüksek artışlar görmüş ve 45 milyar lirayı aşmıştır.

Bu rakamlarda görüleceği üzere savaşa, baskıya, silaha ayrılan pay 2013’te de bol keseden arttırılmıştır. Ortadoğu’da yayılan savaşın aktif bir tarafı olmak üzere hazırlıklarını hızlandıran Türkiye, bu savaşa uygun bir donanıma sahip olmak için bütçesinin önemli bir kısmını silahlanmaya ayırmaktadır. Amerika, İsrail, Almanya gibi ülkelerle yapılan silah anlaşmalarının yanı sıra ülke içinde de silah üretimi için yatırımlar hızlandırılmaktadır. Belli başlı metal ve otomotiv fabrikaları, Türkiye’nin sınır içinde ve ötesinde yürüttüğü savaşta kullanılmak üzere, silah üretimi için kolları sıvamış bulunmaktadır. Türkiye’nin yoğun silahlanma çabası ve Özgür Suriye Ordusu’na desteği, savaşın aktif bir tarafı olduğu ve önümüzdeki süreçte daha da aktifleşeceği anlamına gelmektedir. Bu nedenle önümüzdeki yıllarda “savunma ve güvenliğe” ayrılan pay bütçenin kara deliği olmaya devam edecektir.

2013’te işçiye, emekçiye, kamu hizmetlerine pay yok!

Türkiye, Avrupa ve OECD ülkeleri arasında, işçiler üzerindeki vergi yükü sıralamasında başlarda yer almaktadır. Oysa işçi sınıfı, milli gelirden en az pay alan kesimdir. En büyük kısmı emekçilerden alınan doğrudan ve dolaylı vergilerden oluşan bütçeden, sermayenin ihtiyaçları ve savaş için ayrılan pay giderek artarken, işçi ve emekçilere ayrılan pay ise giderek azalmaktadır. Yoksul işçi-emekçi halk bu gerçeği iliklerine kadar hissetmektedir. 2013’te devletin toplam vergi gelirinin %14 oranında artması hedefleniyor. Buna göre KDV’den sağlanan gelirlerde %18 ve ÖTV’den sağlanan gelirlerde %17 oranında artış olacak. Büyük şirketleri de kapsayan Kurumlar Vergisine ise tek kuruş zam yapılmayacak. Oysa çok büyük bir kısmı işçi ve emekçilerin ücretlerinden toplanan Gelir Vergisi toplamı, bu yıl 57 milyardan 63 milyar liraya çıkaracak.

Eğitim, sağlık, sosyal yardım gibi harcamalar için ayrılan kısmın toplam bütçeye oranı, 1990 yılından bu yana %20’den %16’ya geriledi. Kamu hizmetleri, yeni bütçede de son derece sınırlandırılıyor. Devlet misafirhanelerine, kreşlere, çocuk, evsiz ve yaşlı bakımevlerine, okullara personel alınmayacak, yatırım yapılmayacak. Engelliler için yapılması gereken düzenlemeler yapılmayacak. Sağlık, eğitim ve ulaşım daha pahalı hale gelecek. “Kentsel Dönüşüm” adı altında yoksul halkın yaşam alanlarına el konulacak. Kentlerin altyapısı aslen kâr ve rant esasına göre şekillendirilecek.

Hükümet, kamuda çalışan işçilere zam yapmak söz konusu olduğunda “dengeleri korumak adına” komik rakamlar önermiş ve tüm tepkilere rağmen bu rakamlarda anlamlı artışlar gerçekleştirmemişti. Azalan istihdam yüzünden iş yükleri artan kamu emekçileri %4 zamla yetinmek zorunda kalmışlardı. Şimdi sırada asgari ücretin belirlenmesi var. En büyük toplu sözleşme olarak bilinen asgari ücret görüşmeleri başlıyor. Devlet burada da “dengeleri korumaya” çalışıyor. Arttırdığı vergiler ve bombardıman halinde yağdırdığı zamlarla yoksul emekçileri yine inim inim inletiyor. Elektrikten suya, doğalgazdan ev kiralarına, gıdadan giyime, sağlıktan eğitime, ulaşımdan iletişime tüm temel ihtiyaçlar giderek pahalanıyor. Meselâ birkaç ay içinde doğalgaza %30 oranında zam geldi. Elektriğe keza öyle. Ama asgari ücrete yapılan zamlar 6 ayda %3’ü geçmiyor ve bunun adı “denge” oluyor.

2013 yılında işçilerin, yoksulların ve emek örgütlerinin talepleri yine yok sayılıyor. 2013 bütçesi de önceki bütçeler gibi sermaye devletinin bütçesidir. Sermaye devleti yıkılmadıkça bu devletin bütçesi temelde egemen sınıfın çıkarlarının ağır bastığı bir bütçe olacaktır. Ancak bu böyledir diye bütçe konusunda işçilerin elini kolunu bağlayıp devlet yıkılana kadar oturması söz konusu olamaz. Bütçeler işçi sınıfının kendi yarattığı değerden daha fazla pay alabilmesi, genel olarak yaşama ve çalışma koşullarını düzeltebilmesi, mücadele koşullarını daha elverişli hale getirebilmesi için bir mücadele alanıdır. Bu bağlamda işçi sınıfının çıkarlarını öne süren talepleri işçi sınıfının gündemine sokmak önem taşımaktadır.

Tüm dünyaya yayılan ekonomik krizin ve emperyalist savaşın yıkıcı gücü büyümekte ve sermayenin saldırıları o oranda artmaktadır. İşçi sınıfı, ancak örgütlü bir güç olduğunda sermaye düzeninin karşısına dikilebilir. İşçi sınıfının tarihsel görevlerini yerine getirmek üzere ileri atılabilmesi için, sınıf içinde doğru hedefleri mücadeleyle yayacak devrimcilere çok iş düşmektedir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 93, Aralık 2012