Navigation

İktidarın ve Sermayenin Kıdemli Sorunu: Kıdem Tazminatı

Siyasi iktidar uzun yıllardır kıdem tazminatını bir fona devrederek gasp etmek, “kıdem tazminatı yükünü” patronların üzerinden almak, bu yolla zaten zayıf olan iş güvencesini ortadan kaldırmak ve sermaye sınıfı için yeni bir kaynak yaratmak arzusundaydı. Bu gayeyle kıdem tazminatı fonu konusu her fırsatta gündeme getiriliyor, saldırı hamlelerinin ardı arkası kesilmiyordu. Koronavirüs salgını bahanesiyle işçilerin ücretsiz izinlere çıkarıldığı, işten atıldığı, işçi eylemlerinin yasaklandığı, sendikaların faaliyetlerinin sınırlandığı bu dönemi fırsat olarak gören iktidar konuyu yeniden gündeme getirdi. Kıdem tazminatına yönelik saldırı planının son versiyonunu piyasaya sürdü. “İstihdam Kalkanı” adı altında gündeme getirilen bu son versiyon, işçi sınıfına ve kıdem tazminatı hakkına yönelik öncekilerden çok daha ağır ve kapsamlı bir saldırı anlamına geliyor. Hem zamanlama hem de yoğun bir yalan bombardımanı ile işçi sınıfı cephesinde yükselecek itirazlar bastırılmak isteniyor.

Siyasi iktidar daha önce pek çok defa uyguladığı yöntemi bu defa da uyguluyor. Ortaya somut bir taslak koymadan, konuyu “basına sızan bilgiler” üzerinden tartıştırarak nabız yokluyor. Burjuva basında tomar tomar para resimleri eşliğinde sayısız “müjdeli” haber servis ediliyor. Gazete yazarlarının, büyük şirketlerin avukatlarının, danışmanlarının, sözde uzmanların fonun yararları konusundaki bitmez tükenmez açıklama ve yorumlarına geniş geniş yer veriliyor. Mevcut kıdem tazminatı uygulamasının yetersizliğinden, işçilerin %85’inin kıdem tazminatı alamadığından, iş mahkemelerindeki dosyaların %70’inin kıdem tazminatı ile ilgili olduğundan bolca dem vuruluyor. Hükümetin 16 milyon işçiyi ilgilendiren bu soruna ilişkin olarak harıl harıl çalıştığı yazılıp çiziliyor. Ama böyle önemli bir sorunda göstermelik bile olsa Üçlü Danışma Kurulunun, Çalışma Meclisinin toplanmasının, konuyu ele almasının engellendiğine, muhalif sendikaların sürecin tamamen dışında bırakıldığına asla değinilmiyor. Kapalı kapılar ardında yandaş sendika üst bürokratları ile yapılan görüşmelerde ne konuşulduğu, muhalif sendikaların “müzakere” adı verilen bu toplantılara çağrılmadığı söylenmiyor. İşçilerin ve sendikaların talepleri yok sayılıyor. Sendikaların sadece 2 milyon işçiyi temsil ettiği, görüşlerinin tüm çalışanları bağlamadığı ve fona itirazlarının yersiz olduğu defalarca tekrarlanıyor.

Siyasi iktidar tüm bunları yaparken kıdem tazminatına yönelik saldırıları durup durup gündeme getiren, patron örgütlerinin önüne çeşit çeşit modeller sunan kendisi değilmiş gibi davranıyor, daha önceki girişimlerinin işçilerde yarattığı hoşnutsuzluğu yok sayıyor. “Tarafların” yani hem işçilerin hem de işverenlerin yararını gözettiğini iddia ediyor, “müzakere”lerin ardından iki “kesim” mutabakata varmadan adım atmayacağını söylüyor. Üst perdeden mağduriyet pozları keserek “niye kendi aranızda bu işi çözmüyorsunuz, niye kendi aranızda bunu halledemiyorsunuz? Kendi aranızda halledemeyip ondan sonra bizleri işçimizin ve işverenin karşısında zor duruma düşürmek veya kötü durumda bırakmak mı istiyorsunuz?” diye gürlüyor. Erdoğan, “Amacımız işçilerimizin kıdem tazminatı haklarını birilerinin insafına bırakmadan kalıcı ve garantili bir sisteme bağlamaktır. Bugüne kadar attığımız her adımda nasıl emekçi kardeşlerimizin yanında yer almışsak, bu konuda da aynı anlayışla hareket edeceğiz” diyerek, “bu ülkenin kendisi de işçilikten gelen bir ferdi olarak her bir işçinin kazanılmış hakkını korumak”tan bahsederek adeta işçilerin aklıyla alay ediyor. Tüm bunları yaparken hem saldırının büyüklüğünü ve hem de failini gizlemeye çalışıyor. Ancak saldırı o kadar büyük ki tabir yerindeyse, yutturamıyor!

Mevcut yasaya göre bir işyerinde en az 1 yıl çalışan işçiler işten çıkarıldıklarında, haklı nedenlerle işten çıktıklarında, emekli olduklarında, erkekler askere giderken, kadınlar evlendikten sonraki bir yıl içinde işten ayrıldıklarında çalıştıkları her yıl için 30 günlük son brüt ücretleri kadar tazminat alıyor. İşçi, çalıştığı her yıl için brüt ücretinin yıllık tutarının %8,33’üne karşılık gelen kıdem tazminatını doğrudan çalıştığı işyerinden alıyor. Aslında işçinin ücretinin işten çıkarıldığında ödenen kısmı olan kıdem tazminatı bu açıdan işçi için kısmi iş güvencesi anlamına geliyor ve büyük önem taşıyor. Hem özellikle toplu halde işçi çıkarmanın önünde engel teşkil etmesi hem de tüm işçiler hesaba katıldığında para olarak büyük bir yekûn tutması özellikle içinden geçilen kriz döneminde kıdem tazminatını hükümetin ve patronların hedefi haline getiriyor. Daha fazla zaman kaybetmeye tahammülü olmayan siyasi iktidar bu defa her ne pahasına olursa olsun kıdem fonu oluşturmak ve bir an önce yağmalamaya girişmek istiyor.

“İstihdam Kalkanı” ve TES ne anlama geliyor?

2019-2023 dönemini kapsayan 11. Kalkınma Planında geniş biçimde üzerinde durulan kıdem tazminatının fona devredilmesi hedefi Haziran ayı başında açıklanan “İstihdam Kalkanı” paketinde formüle edilen modelle “Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi” ile birleştiriliyor ve böylece kıdem tazminatı patronun yükümlülüğü olmaktan çıkarılıyor. Tepkiler üzerine şimdilik tasarı paketinden çıkarılan bu mevzuun Eylül ayında Mecliste görüşülmesi ve 2022 itibariyle hayata geçirilmesi planlanıyor. Basına “sızdırılan” bilgilere göre bu plana ilişkin farklı modeller ortaya konuyor. Bir modele göre işçinin 30 günlük kıdem tazminatının 19 günlük kısmı için mevcut uygulamaya devam edilecek. Yani kıdem tazminatının 19 günü eskisi gibi işveren yükümlülüğü olmaya devam edecek. 11 günlük kısmı ise patron tarafından her ay tamamlayıcı emeklilik sistemi adı altında bir fona ödenecek. İşçi 60 yaşını doldurduğunda fonda biriken paranın %25’ini alabilecek, kalan kısmı ise işçinin emekliliği halinde yaşlılık aylığına ilave edilecek. Kısacası bu sistemde kıdem tazminatının %37’si bir fona devredilecek, bu kısım artık işveren tarafından doğrudan işçiye ödenmeyen, son ücretle bağı olmayan bir miktar olarak fonda duracak ve elbette daha önceki fon deneyimlerinde de görüldüğü gibi devlet ve sermaye sınıfı tarafından yağmalanacak. İşçinin fon üzerinde söz hakkı olmayacak. Gerçekte kıdem tazminatı hakkı 30 günden 19 güne indirilmiş olacak! Ama hükümet burada işçinin bir hak kaybı olmayacağını, hatta fonda biriken miktarın nemalanmasıyla işçiye ödenecek miktarın 11 günlük farkın üzerine çıkacağını iddia ediyor. Hokkabazın el çabukluğu marifetiyle yaptığını yalanları durmaksızın tekrar etme marifetiyle yaparak saldırıyı parlatmaya çalışıyor.

İkinci modelde ise kıdem tazminatının tamamen fona devredilmesi öngörülüyor. Bu modelde tamamlayıcı emeklilik sistemine patron %4, işçi %2,5’a kadar (asgari ücretli ise brüt ücretinin %0,5’i, iki asgari ücrete kadar %1,5’i, iki asgari ücret üzerinde ise %2,5’i) devlet ise yüzde 1 prim ödeyecek. Yani kıdem tazminatı fonuna aktarılan tutar brüt ücretin %5,5’u ile %7,5’u arasında değişecek. Kıdem tazminatı Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi fonuna devredilerek patronların yükümlülüğü olmaktan çıkarılacak, patronlar için kıdem tazminatı yükü %8,33’ten %4’e düşecek. İşçi ise kıdem tazminatı için cebinden prim ödemek zorunda kalacak.

Hükümet kıdem tazminatına saldırı hazırlıklarını hızlandırmışken, bunun yanına yenilerini de ekliyor. “İstihdam Kalkanı” adı verilen saldırı paketine göre esnek ve güvencesiz çalışma biçimleri daha da yaygınlaştırılacak, emeklilik hakkına yönelik yeni bir saldırı hayata geçirilmiş olacak. 25 yaşını doldurmayan veya 50 yaşın üstünde olan çalışanların daha kolay istihdam edilmelerini sağlamak bahanesiyle bu çalışanların belirli süreli iş sözleşmelerine mahkûm edilmesinin önü açılacak. Bu durumdaki işçiler için iki yılı geçmemek üzere objektif koşul aranmadan ve işin niteliğine bakılmaksızın zincirleme belirli süreli iş sözleşmeleri yapılabilecek. Bu yolla bu durumdaki işçilerin kıdem tazminatı hakkı ortadan kaldırılacak. İş sözleşmesi belirli süreli olduğu için ihbar tazminatı da iş güvencesi hükümleri de söz konusu olmayacak. Esnek, kuralsız, güvencesiz çalışma yaygınlaştırılarak işgücü maliyetleri daha da düşürülecek. Şimdilik yaş sınırlaması getirilen bu tasarı bir kere yasalaştığında açık ki kısa zamanda tüm işçileri kapsayacak şekilde genişletilecek.

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanının, bu modellerin şimdiye kadar üzerinde çalıştıkları en verimli modeller olduğunu söylemesi boşuna değil! Ancak patron örgütleri söz konusu modelleri yeterince tatmin edici bulmamış olacaklar ki sessizliklerini korumaya devam ediyorlar. Bu örgütlerin temsilcileri sorulan sorulara “taleplerini hükümete bildirdikleri” şeklinde yanıtlar veriyorlar. Bu da arka planda sıkı pazarlıkların devam ettiğini, işçilere dönük daha büyük saldırıların gündemde olduğunu gösteriyor.

Korona perdesinin ardında…

Erdoğan “korona krizini” fırsata dönüştürme, ABD-Çin geriliminden yararlanma hayalleri eşliğinde “Türkiye’yi küresel düzeyde bir üretim üssü haline dönüştürmek istediklerinden” bahsediyor. Peki, ağır bir ekonomik krizle boğuşan, bütçe açığı 2019’da 124 milyara ulaşan ve katlanarak artmaya devam eden, bu yıl ödemesi gereken 172 milyar dolar civarında kamu ve özel sektör dış borcu bulunan, döviz rezervleri tükenen, siyasi sorunlar ve kırılgan ekonomisi nedeniyle dış kaynak bulması zorlaşan, ekonomisinin %5 küçüleceği öngörülen Türkiye’de bu nasıl olacak? İşte bu durum kıdem tazminatı fonunun hükümet için neden acil olduğunu ortaya koyuyor. İşçilerin paralarıyla oluşturulacak kıdem fonu, borçları döndürebilmek, sermayeye kaynak yaratmak ve bu yolla siyasi iktidarın ömrünü uzatmak için kullanılacak. Nitekim Erdoğan sanayicilerin üretim çarklarını daha hızlı döndürmelerini sağlamak amacıyla krediden teşvike kadar tüm mekanizmaları devreye aldıklarını vurguluyor. Bankalar mevduatlarının üzerinde kredi dağıtmaya zorlanıyor, kamu bankalarının tüm kaynakları patronlara ucuz kredi sağlamak için kullanılıyor. Merkez Bankasının yüksek miktarda para basması sağlanıyor… Elbette tüm bunlar işçi sınıfına dönük saldırıların şahlandığı, krizin ağır faturasının işçi sınıfına kesildiği, Türkiye’de işgücünün daha da ucuz hale geldiği, sömürünün katmerlendiği anlamına geliyor. Tüm dünyada işçilerin, emekçilerin eylemlerini yasaklamanın, baskıcı uygulamaların bahanesi haline getirilen koronavirüs salgını Türkiye’de de işçi sınıfına dönük bu pervasız saldırıların gerekçesi haline getiriliyor.

Sözde koronavirüs tedbirleri kapsamında iktidar hızla kısa çalışma ödeneği ile ilgili düzenlemeleri gündeme getirdi. Henüz Nisan ayında 270 bin işyerinin 3 milyonu aşkın işçi için kısa çalışma ödeneğine başvurduğu açıklandı ve bu sayılar gün geçtikçe büyümeye devam etti. Ancak kısa çalışma ödeneği uygulaması da egemenlere yeterli gelmedi ve sözde işten çıkarma yasaklarıyla ücretsiz izinler teşvik edildi, ücretsiz izin maaşı uygulaması gündeme getirildi. Milyonlarca işçi ücretsiz izin adı altında aslında işsizliğe ve günde 39 liraya mahkûm edildi. Bu rakamın hiçbir derde deva olmayacağı ortadayken kısa zamanda ödemelerin aksadığı ve İşsizlik Sigortası Fonunun suyunun tamamen çekildiği ortaya çıktı. Sözde yasaklanmış olmasına rağmen işten atmaların ardı arkası kesilmedi. Bugün işsizlerin sayısı 13 milyonu geçmesine rağmen rakamlara takla attırılarak işsiz sayısı sadece 3 milyon 971 bin kişi olarak açıklandı. Hal buyken pembe tablolar çizilerek hem içinden geçilen ağır ekonomik kriz hem de işsizlik sorunu adeta yokmuş gibi gösterildi. Aynı zamanda sokağa çıkma yasakları getirildi, işçi eylemleri yasaklandı, sendikal faaliyetler askıya alındı. Bugün de İstihdam Kalkanı ve TES gündeme getiriliyor.

Siyasi iktidar bu hamleleriyle işçi sınıfına adeta “bu daha başlangıç, saldırılara devam” diyor. Ama bu meydan okuma, iktidarın planlarını tereyağından kıl çeker gibi hayata geçirebileceği anlamına gelmiyor. İşçi sınıfının bu yoğun saldırılar karşısında ilânihaye sessiz kalması düşünülemez. Önemli olan işçileri aydınlatmak, bu sorunlara karşı topyekûn mücadele azmi ile donatmak üzere her türlü çabayı kararlılıkla ortaya koymaktır.