Navigation

Rakamların Diliyle Türkiye İşçi Sınıfı /2

Mehmet Sinan’ın Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı adlı çalışması, işçi sınıfının bilinç ve örgütlülük düzeyi bakımından içinde bulunduğu tablonun tarihsel, siyasal, kültürel kökenlerini anlamamız açısından son derece önemlidir. Sinan, Marx’ın çalışmalarından da yararlanarak yaşadığımız coğrafyanın tarihsel ve siyasal arka planına ışık tutar. Türkiye ile Avrupa kapitalizminin tarihsel gelişme farklılıklarını etraflıca ortaya koyar. Bunu yaparken bu coğrafyanın kültürünü, insanını, egemen ve ezilen sınıflarını daha derinden anlamamıza olanak sağlar.

Bugün gelişmiş bir kapitalist ülke olan, dünyanın ilk büyük yirmi ekonomisi arasında yer alan, gelişkin bir işçi sınıfına sahip Türkiye, yirminci yüzyılın ilk çeyreği sona ererken henüz kurulmuş, Osmanlı İmparatorluğu bakiyesi bir ülkedir. Yani Türkiye işçi sınıfı, Avrupa işçi sınıfından bambaşka yollar izleyerek tarih sahnesine çıkmıştır ve üstelik bu, 150 yıllık bir gecikmeyle olmuştur. Burada birkaç cümle ile özetlediğimiz bu tarihsel-siyasal arka planın günümüze kadar uzanan ciddi sonuçları vardır. Öte yandan vurgulamak gerekir ki Türkiye’de işçi sınıfının gelişim süreci ve mücadele deneyimleri, söz konusu tarihsel arka planın olumsuz etkilerini silebilecek güç ve sürekliliğe ulaşamamıştır.

Osmanlı bakiyesi Türkiye

Mehmet Sinan’ın altını çizdiği üzere Osmanlı toplumunda üretim ilişkileri, mülkiyet biçimleri, sınıfsal yapı ve devlet, Avrupa’dan oldukça farklıydı. Batı’da devlet, bizzat toplumun geçirdiği evrime göre, yani toplumsal sınıfların ekonomik ilişkilerdeki ağırlığına göre biçimlenmişti. Oysa Osmanlı’da bunun tam tersi olmuş, toplumsal ilişkiler ve sınıflar, despotik devletin elinde yoğrularak biçimlenmişti. Devlet toplumsal yaşamın ekonomi, siyaset, kültür gibi her alanında son derece baskın ve belirleyici olagelmişti.

Batı işçi sınıfı, 18’inci ve özellikle 19’uncu yüzyıllarda gelişip olgunlaşmış, burjuvazi karşısında bir sınıf olarak konumlanmıştı. Burjuvazinin kolektif baskı aygıtı olan devletle defalarca karşı karşıya gelmiş, haklarını elde etmek için kıyasıya mücadele etmek zorunda olduğunu çok erken tarihlerde öğrenmişti. Bu amaçla kendi örgütlülüklerini yaratmış, büyük mücadeleler yürüterek siyasal ve toplumsal dönüşümlere yol açmış, önemli deneyimler kazanmıştı. Henüz 1820’li yıllardan itibaren Avrupa’nın çeşitli kentlerinde işçi ayaklanmaları gerçekleşmeye başlamıştı. 1831 Lyon ayaklanması Marx’ın deyimiyle “proletaryanın savaş çığlığı” olmuş, işçiler bayraklarına “çalışarak yaşamak ya da savaşarak ölmek” şiarını yazmış ve gerçekten de burjuvaziye ve onun devletine karşı savaşarak ölmüşlerdi. 1848 devrimleri ise Avrupa’yı boydan boya sarsmıştı. İşçi sınıfının Komünist Manifesto’su bu devrimlerin ateşi içinden yükselmişti. 1871’e gelindiğinde Parisli işçiler “göğü fethe çıktı” ve işçi sınıfı ilk iktidar deneyimini yaşadı. Fransa işçi sınıfı hem Fransız hem de Prusyalı egemenlere karşı savaş yürüterek Paris’te iktidarı ele geçirdi. Paris Komünü iki ülkenin egemenlerinin işbirliği ile kanla bastırıldı.

Şüphesiz bu topraklara kıyasla Avrupa’da sosyalist hareket de çok erken tarihlerden itibaren gelişmeye başlamıştı. Takvimler 1900’lere doğru ilerlerken pek çok Avrupa ülkesinde işçi sınıfının güçlü sendikaları ve siyasal partileri vardı. Avrupa’dan göçmen olarak giden işçilerin ve sosyalistlerin etkisiyle ABD’de de 1850’li yıllardan itibaren işçi sınıfının mücadelesi gelişip güçlendi. İlerleyen yıllarda 8 saatlik işgünü hakkı kazanıldı, 1 Mayıs ortaya çıktı, çalışma koşullarıyla, kadın ve çocuk işçilikle ilgili yasal düzenlemeler yapılması sağlandı. 1900 dönemecinden sonra da Avrupa ve ABD’de çok önemli işçi mücadeleleri görülmeye devam etti. Bu mücadelelerle pek çok ekonomik ve demokratik hak kazanıldı.

Batı kentlerinde on yıllar boyunca aynı aileden nice kuşağın aynı madende, aynı limanda, aynı demiryolunda, aynı fabrikada, aynı sendikaya bağlı olarak çalıştığı, aynı işçi partisine üye olduğu sanayi havzaları oluşmuştu. Bu havzalarda çalışan işçiler evlerinde, meydanlarda, publarda, kulüplerde, lokallerde, sendikalarda birlikteydiler. Sınıf olarak sorunları, talepleri, yürüttükleri mücadeleler her daim sohbetlerin, tartışmaların konusuydu. Daha küçük yaşlardaki çocuklar okuma-yazmadan önce işçi çocuğu olduklarını öğreniyor ve kısa zamanda kendileri de işçi oluyorlardı. Kimi havzalarda geçmiş mücadelelerin anlatıldığı şarkılar, marşlar, şiirler dilden dile yayılıyor, nesilden nesile aktarılıyor, sembolleşiyordu. Eski kuşakların zaferlerinin ve yenilgilerinin dersleri yeni işçi kuşaklarının hafızasında yer edinebiliyordu. Sanayi havzalarında deneyimler gibi sendikalar, örgütler, işçi partileri de kuşaktan kuşağa miras bırakılıyordu. Sınıf mücadelesindeki iniş çıkışlara rağmen toplumsal hayata yansıyan kültür ve sınıf bilincinin oluşması ve kuşaktan kuşağa aktarılması mümkün oluyordu.

Oysa aynı uzun yıllar boyunca bu topraklarda işçi sınıfı kimliğinden, bunun toplumsal ilişkilere yansımasından bahsetmek bir tarafa, henüz işçi sınıfının varlığından bile bahsetmek imkânsızdı. İşçi sınıfı ancak Osmanlı İmparatorluğunun son yıllarında ortaya çıkmaya başlamıştı. Kimi örgütlenme girişimleri olsa da Batı’da olduğu gibi işçi partilerinden ve sendikalardan bahsetmek elbette mümkün değildi. Osmanlı parçalandığında ve modern bir kapitalist ulus-devlet olarak TC kurulduğunda 20’inci yüzyılın ilk çeyreği sona ermek üzereydi. Osmanlı’nın dağılmasıyla birlikte işçi sınıfının varlığından ve mücadelesinden bahsetmenin mümkün olduğu kısmen sanayileşmiş kentler Türkiye topraklarının dışında kalmıştı. Sosyalist ve mücadele deneyimi olan işçiler büyük oranda kaybedilen Balkan kentlerinde yer alıyordu. Kısacası, TC devleti kurulduğunda işçi sınıfı neredeyse “sıfırdan başlamak” zorundaydı.

Dahası TC, tarihsel mirasa uygun olarak tepeden inme bir burjuva devrimle kurulmuş, yoksul emekçi halk bu sürece iştirak etmemişti. Mehmet Sinan’ın vurguladığı gibi, Türkiye’de “cumhuriyet” projesi, halkın yönetime demokratik katılımını sağlayan bir proje değil, devletin toplumu zorla modernleştirmesi projesiydi.[1] Yani padişahlık yıkılıp cumhuriyet gelmiş olsa da devletin toplumsal yaşam üzerindeki belirleyiciliği zerrece zayıflamamış, cumhuriyetin demokrasi kültürünün, bireysel hak ve özgürlüklerin gelişmesine katkısı son derece sınırlı olmuştu.

Cumhuriyeti kuranlar ilk iş yerli bir burjuva sınıf yaratmaya giriştiler. “Avrupa burjuvazisi gibi uzun bir tarihî geçmişe sahip bulunmayan bu sınıf, kendi varlık koşullarını kendisi yaratmak için de hiçbir mücadele vermemiş ve bu anlamda hiçbir zahmete katlanmamış bir sınıftı. Aslında Türk «milli» burjuvazisi, cumhuriyetin asıl kurucu unsuru olan askerî bürokrasinin himayesi altında, devlet eliyle beslenip büyütülmüş bir «besleme» sınıftı.”[2] Armut piş ağzıma düş misali, egemen pozisyona gelmek için Avrupa’da olduğu gibi farklı toplumsal sınıflarla kıyasıya mücadele etmek zorunda kalmadı. Çok uzun yıllar boyunca demokratik dönüşümleri sağlamak için çaba sarf etmek gibi bir derdi bile olmadı. Bu nedenlerle son derece korkak ve bir o kadar zalim oldu. İşçi sınıfının en ufak bir kıpırdanışı karşısında bu zalimliğini sergilemekten geri durmadı.

Öte yandan Marx’ın kullandığı anlamıyla sivil toplumun gelişmediği, “düzeni” devletin sağladığı, her zaman toplumsal yaşamın tüm alanlarında belirleyici, merkezi ve güçlü devletlerin var olduğu bu topraklarda işçi sınıfının bilincinde devlet, Batılı işçilerin bilincindeki devletten çok farklıdır. Devlet, geçmişin tarihsel mirasına uygun olarak hem korkulan bir güç hem de tüm “evlatlarına” eşit ve adil davranması beklenen “devlet baba”dır. Evin içinde kuralları koyan, hem seven hem de yeri geldiğinde döverek kurallara uymayanı cezalandıran, nizamı sağlayan, kargaşayı engelleyen, eve ekmek getiren, yokluğu “sahipsizlik” anlamına gelen otoriter “baba” figürü neyse, Osmanlı bakiyesi Türkiye’de de “devlet baba” odur. Devlet kutsaldır ve ondan korkulması bu kutsallığı bozmaz, tersine arttırır. Tam da bu nedenle, devlet egemen sınıfın baskı aygıtı olmasına rağmen Türkiye’de sınıf bilincinden yoksun işçi kitleleri için “devlet düşmanlığı” kabul edilmesi hayli zor bir düşüncedir.

Batı işçi sınıfı ile Türkiye işçi sınıfı arasındaki gelişim ve kültürel arka plan farklılıklarını bu şekilde ortaya koymaktan muradımız, elbette birine methiyeler düzüp ötekini yermek değildir. Yapmaya çalıştığımız yaşadığımız topraklarda işçi sınıfının bilincini, düşünme ve davranış biçimlerini belirleyen kültürel altyapıya daha yakından bakmaktır. Bugün işçilerde yaşanan dönüşümü anlamak ve bu dönüşüme katkı sunmak, işçilerin bilinç ve örgütlülük düzeyini yükseltmek için değişikliğe uğratılması gereken temel hususlara dikkat çekmektir.

Türkiye işçi sınıfına selam!

Kapitalistleşme-modernleşme projesinin devletin kapitalist uygulamalarıyla işlerlik kazanmaya başladığı 1929’dan 1950’li yıllara kadar geçen süre aynı zamanda Türkiye’de modern anlamda işçi sınıfının filizlenip gelişmeye başladığı yıllardı. Ancak bu yıllara işçi sınıfı ve sosyalist hareket üzerindeki ağır baskılar damga vurdu. Yerli bir burjuva sınıfını besleyip palazlandırmak amacıyla işçiler çok ağır şartlarda çalıştırıldı. İlk iş kanunu Türkiye’nin kuruluşundan ancak 13 yıl sonra, 1936’da çıkarıldı. Bu kanunda işçi haklarının çerçevesi son derece sınırlı tutuldu. Sosyalistlerse ağır baskılar altında kendilerini gizleyerek çalışmak zorunda bırakıldı, ardı arkası kesilmeyen toplu tevkifatlarla hapislere atıldı. Haliyle bu yıllarda sınıf örgütlerinin varlığından, işçi sınıfının ekonomik kazanımlarından, sendikal ve siyasal haklarından bahsetmek henüz mümkün değildi. Öte yandan kentleşme oranları son derece düşüktü. Nüfusun %75’i kırsal alanlarda yaşıyordu ve kentli işçilerin kırla bağı kopmamıştı. Bu koşullarda işçilerin bilinç düzeyleri son derece geri, sınıf mücadelesi son derece cılızdı.

Fakat “kapitalistleşme-modernleşme” projesiyle birlikte işçi sınıfı geri dönüşsüz biçimde büyümeye devam ediyor ve dönüşüyordu. Nitekim 1950’li yıllar Türkiye işçi sınıfı açısından önemli dönüşümlerin yaşandığı bir dönem oldu. Bu yıllarda kırdan kente göç hızlandı, 1927’den 1950’ye kadar %24’ten ancak %25’e ulaşan kentleşme oranı 1955’te %29’a, 1960’ta ise %32’ye ulaştı.[3] 1950-1960 arasında iş kanunu kapsamındaki işçi sayısı önceki döneme göre iki katına çıktı. Bunun bir sonucu olarak mücadele de gelişmeye başladı ve o yıllarda yasal sınırlılıklara rağmen kayıtlara geçen 27 grev oldu. İşçi sınıfının ve mücadelesinin büyümesi karşısında 1952’de devlet eliyle Türk-İş kuruldu.

Türkiye işçi sınıfının 1950’li yıllarda yaşadığı niceliksel sıçrama son derece önemli sonuçlar yarattı. 1960’lı yılların daha başında işçi sınıfı örgütlenme ve mücadele anlamında bir atılıma hazırlandığını ortaya koyuyordu. Nâzım Hikmet henüz 1962’de yazdığı Türkiye İşçi Sınıfına Selam şiiriyle, serpilip gelişen işçi sınıfını ve onun yaklaşan atılımını selamlıyordu. Nicelik olarak büyüyen ve sınıfsal talepleri billurlaşan işçi sınıfı artık Türk-İş’le yetinmiyordu. Bu yıllar DİSK’in kurulduğu, sendikalaşma oranlarının arttığı, militan mücadelelerin yaygınlaştığı ve bunun bir sonucu olarak işçiler lehine yasal düzenlemelerin yapıldığı, grev hakkının yasalara geçtiği yıllardı.[4] 1963-71 arası yıllarda 558 grev gerçekleşti ve on binlerce işçinin katıldığı bu grevlerde yaklaşık 2 buçuk milyon işgünü kaybı yaşandı.[5] Özellikle dünyada mücadele rüzgârlarının kuvvetlendiği 1968’le birlikte Türkiye’de fabrika işgalleri gibi militan mücadele yöntemleri devreye girdi, 15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi ise Türkiye işçi sınıfı tarihindeki en büyük eylem olarak tarihe geçti.

Sınıf hareketindeki yükseliş 1971 darbesiyle kesintiye uğrasa da darbenin etkisi kısa sürdü. 1973’ten sonra işçi sınıfı yeni bir canlanma içine girdi. En uzun soluklu, en yaygın grevler bu dönemde yürütüldü. En kitlesel işçi eylemleri, yüz binlerce işçinin katıldığı 1 Mayıs mitingleri bu dönemde gerçekleştirildi. 1972-80 arası dönemde grev sayısı bir önceki döneme göre neredeyse iki katına çıkarak 879’a yükseldi. Greve katılan işçi sayısında muazzam bir artış yaşanırken, grevde geçen işgünü sayısı 8 milyona dayandı.[6] Bu dönemde ücretlerin arttırılması, sendika seçme özgürlüğünün tanınması, işten atmaların geri çekilmesi gibi hak grevlerinin yanı sıra çok sayıda dayanışma grevi de düzenlendi. 1976’nın DGM direnişleri gibi siyasal temelde yürütülen mücadele örnekleri de yaşandı.

Elbette bu yükseliş tesadüf değildi. Bu yıllarda kentlilik oranları artmaya devam ediyor, kırdan kente göç eden yüz binlerce insan işçi sınıfının saflarına katılıyordu. Bu insanların pek çoğu kent yaşamının, işçileşmenin, fabrikalarda çalışmanın dönüştürücü etkisi altına giriyordu. Sendikalarla tanışıyor, işyerinde örgütleniyor, daha da önemlisi doğrudan ya da dolaylı olarak sosyalist hareketin etkisi altına giriyordu. “TİP’i kuran sendikacıların kendi başlarına yol alamamaları ve daha sonra sosyalistleri partiye davet etmeleri, iki hareketin iç içe geçmesiyle yükselen mücadelenin sonucu olarak DİSK’in kurulması çarpıcıdır. Keza 1970’lerin ikinci yarısına damgasını vuran DİSK’in militan mücadelesinin arkasında TKP’den başlayarak güçlenen sosyalist hareketin olduğunun altını kalınca çizmek lazım.”[7] Güçlenen sosyalist hareket DİSK’i, DİSK işçi sınıfını güçlendiriyordu. DİSK/Maden-İş’te somutlanan mücadeleci anlayış işçileri ileri taşıyor, diğer sendikaları, aydınları etkiliyor, toplumdaki dönüşüme güçlü bir itilim veriyordu. Toplumun tüm kesimleri, kadınlar, gençler, aydınlar coşkuyla örgütlenme seferberliğinde yer alıyor, özlem ve taleplerini işçi sınıfının mücadelesine bağlanarak dile getiriyorlardı.

Tarihinde ilk kez işçi sınıfının bu kapsamda yaygın ve militan mücadelesiyle karşılaşan, bu mücadeleyi bir türlü bastıramayan sermaye sınıfı şaşkınlık ve korku içindeydi. İşçi hareketindeki bu muazzam yükselişin, toplumsal dönüşümün önüne geçmek için çareler arıyordu. 1977 1 Mayıs katliamı, Maraş ve Çorum katliamları, Kemal Türkler’in katledilmesi, faşist terörün azdırılması gibi kanlı tezgâhlar tertipliyordu. İşçi sınıfından ağır bir intikam almak için hamisini işbaşına çağırıyor, “ordu göreve” çığlıkları atıyordu. Büyük biraderi ABD’yi ve CIA’yi yardıma çağırıyordu. Elbette sermayenin yardım çığlıkları karşılıksız kalmadı. 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesi işçi sınıfının ve örgütlerinin üzerinden bir silindir gibi geçti, korku, şiddet ve baskıyla toplumu pasifize etti. Grevler yasaklandı, sendikalar, dernekler, partiler kapatıldı. Eski kuşak işçilerin, deneyimlerini yeni kuşaklardan işçilere aktarmasının önüne geçmek üzere mücadeleci işçiler fabrikalardan temizlendi, hapislere atıldı. Sosyalist hareketin ve sendikal hareketin deneyimli kadroları hapislerde, sürgünlerde çürütüldü, işkencelerde katledildi. Türkiye işçi sınıfının güçlü örgütlere sahip olduğu, sermaye sınıfı karşısında gücünü ortaya koymaya, toplumda ağırlığını hissettirmeye başladığı bir dönem böylece kapanmış oldu. Hem de etkileri onyıllar boyunca silinmeyecek kanlı bir askeri darbe ile!

Kısacası bu topraklarda işçi sınıfı açısından hepi topu 20 yıllık bir yükseliş dönemi yaşanmış ve üstelik bu dönem kanlı darbelerle kesintiye uğramıştır. Türkiye işçi sınıfının mücadeleyi büyüttüğü, dönüşüm imkânı yakaladığı bu kısacık yıllar, tarihsel ve siyasal arka planın olumsuz etkilerini aşındırsa da onu temizlemeye yetmemiştir. Bu kısacık dönemin zaten son derece sınırlı olan birikim ve deneyimleri tank paletleri altında ezilmiştir. Burjuvazi, 12 Eylül darbesiyle işçi sınıfının yükselen mücadelesinin önünü kesmekle, en temel sendikal ve demokratik haklarını elinden almakla kalmamış örgütlerini dağıtmış, işçi kuşakları arasındaki bağı koparmıştır. Bu koşullarda işçi sınıfının saflarına, geçmişle bağı kopmuş, deneyimsiz yeni kuşaklar katılmış ve bu kuşaklar üzerinde dönüştürücü bir etkide bulunacak örgütlerin yokluğunda işçi sınıfı hareketi daha da gerilere savrulmuştur.

Darbeden sonra “gülme sırası”nı kendinde gören burjuvazi en acımasız biçimde saldırılarını devam ettirdi. “Burjuvazinin 1980’ler boyunca sürdürdüğü neo-liberal saldırıların geri püskürtülememesi, bilhassa da SSCB’nin çökmesi neticesinde dünyada sınıflar arası güç dengeleri değişmeye başladı. Kuvvetlice estirilen neo-liberal politikaların amacı, yarattığı toplam değerden işçi sınıfının aldığı payı azaltmak ve böylece burjuvazinin kâr oranlarını yükseltmek, ama aynı zamanda bu saldırılara karşı işçi sınıfının öfkesini sergilememesi için sendikaların belini kırmaktı. Faşist rejim tarafından ezilen Türkiye sosyalist hareketi ise, SSCB’nin çökmesiyle ikinci büyük darbesini almış oldu. Sosyalist hareketin cılızlaşması, ama aynı zamanda moralsizlik, tükenmişlik ve artan ölçüde reformizm sarmalına hapsolması, böylece burjuvazi karşısında bir mücadele iradesi ortaya koyamaması işçi sınıfını ve sendikaları doğrudan etkiledi. Sendikalar küçülüp sermaye karşısında etkisiz örgütler haline gelirken, belirttiğimiz üzere giderek daha fazla bürokratikleştiler, burjuva partilerle iç içe geçtiler ve çürüdüler.”[8] İlerleyen yıllarda işçi sınıfı saflarında yeniden mücadele rüzgârlarının estiği dönemler olsa da ne yazık ki faşist darbenin hesabı sorulamadı, uzun soluklu bir atılım sağlanamadı. Tüm görkemine rağmen 1989 Bahar Eylemleri, 1991 madenci yürüyüşleri, 1990’ların ikinci yarısındaki yaygın grevler işçi sınıfının mücadelesinin süreklilik kazanmasıyla sonuçlanmadı.

İşçi sınıfı, saflarındaki dağınıklık, örgütsüzlük, moralsizlik manzarasına rağmen 1980’li ve 90’lı yıllarda niceliksel olarak hızla büyümeye devam etti. Bu dönemde kırdan kente göç daha da hızlandı. 1980’de %44 olan kentleşme oranı 1990’da %59’a ulaştı. Göç eden insanların çok büyük bir bölümü işçi sınıfının saflarına katıldı ancak bu birinci kuşak işçilerin köyle bağı henüz kopmamıştı. Kente geldiklerinde 1960’lı ve 70’li yılların dönüştürücü toplumsal atmosferi gibi bir atmosferle karşılaşmaktan uzaktılar. Fabrikalara, işyerlerine giren bu işçiler mücadeleci sendikaların ve sosyalist partilerin olmadığı koşullarda, önü açılan tarikatlarla, cemaatlerle tanıştılar. Ürkütücü kent cangılında etkisi altına girdikleri bu tarikatlar eliyle itaatkârlığın, kanaatkârlığın kutsandığı propagandalara maruz kaldılar, bu yolla kontrol altında tutuldular. Kültürel arka planlarını büyük oranda korudular. Dahası Kürt sorunu temelinde milliyetçilik tuzağına çekilip köreltildiler. Kürt düşmanlığı ile şekillendirilen işçiler egemenlerin politikalarını sorgulayamaz hale getirildiler.

Milenyum dönemeciyle birlikte neoliberal saldırıların sonuçları daha net biçimde ortaya çıkmaya ve dünya işçi sınıfı bölük bölük mücadeleye atılmaya başladı. Lakin aynı yıllarda Türkiye’de ekonomik krizin ve köhnemiş siyasi partilerin bunalttığı yoksul işçi ve emekçiler, umut olarak gördükleri AKP’yi iktidara taşıdılar. AKP, iktidara geldiği ilk günden itibaren işçi sınıfına yönelik ağır saldırıları hayata geçirmesine rağmen yoksul işçi ve emekçilerden büyük destek gördü. Muhafazakâr yoksul işçi ve emekçiler, sınıf kimlikleri ile değil, büyük ölçüde memleket, inanç gibi kimlikleri ve kültürel kodlarıyla hareket ettiler. Yıllar yılı kendilerine tepeden bakan statükocu Kemalist iktidar sahiplerini cezalandırarak AKP’ye oy verdiler.

2000 dönemecinde nüfusun %65’i artık kentlerde yaşıyordu. AKP iktidarında yaşanan ekonomik büyüme nedeniyle küçük yerleşim birimlerinden metropollere göç daha da arttı. Doğdukları illerden koparak metropollere yerleşen kesimlerin önemli bir kısmı AKP’yi destekledi. AKP’nin “hizmetleriyle” daha iyi bir yaşama, daha geniş olanaklara kavuştukları algısıyla şekillendi. Çünkü geldikleri kentlerde doğalgazlı evler, modern hastaneler, gösterişli AVM’ler, ulaşım araçları ile karşılaştılar. Kredi kartları sayesinde tüketim olanakları arttı. Düne kadar lüks sayılan otomobil, cep telefonu, tablet gibi ürünleri edinmeye başladılar. Düne kadar örneğin başörtüsü nedeniyle giremedikleri, kendilerini ait hissetmedikleri devlet dairelerinde çalışmaya, okullarda okumaya başladılar. Bakanlıkların, yerel yönetimlerin, vakıfların, cemaatlerin oluşturduğu ağlarla çevrelendiler ve bu ağlar vasıtasıyla çeşitli yardımlar almaları sağlandı. Eş dostlarının iş bulmasına yardımcı olundu… Kuşkusuz bu insanlar için kavuştukları olanaklar önemliydi. Onların algılarında bu olanakları kendilerine sağlayan, kendilerinden olan iktidardı. Zaten iktidarın vaadi de destek verdikleri sürece yoksul emekçilere hizmet etmek, ihsanlarda bulunmaktı. Üstelik bu iktidar dini ve manevi değerlere sahip çıktığı, Türkiye’yi dünya ülkeleri arasında saygın bir konuma taşıdığı propagandalarını da eksik etmiyordu.

Tüm bu nedenlerle yoksul işçi ve emekçilerin önemli bir bölümü kendilerini AKP ve onun lideri ile özdeşleştirdiler. Yüz yüze kaldıkları sorunlara ve yaşadıkları çelişkilere karşılık “AKP’nin işçiler için yaptıklarından memnun değiliz ama Türkiye için en iyisi yine de bu iktidardır” diyerek desteklerini sürdürdüler. Dün yoksulluklarına rağmen “padişahım çok yaşa” demesi beklenenlerden, bugün “ölümüne seninleyiz reis” denmesi bekleniyordu. İlerleyen yıllarda iktidar eliyle yaratılan yapay kutuplaşma işçi sınıfını daha büyük oranda etkisi altına aldı. Bu yapay kutuplaşma nedeniyle işçi sınıfının bilincinde sınıf kimliği iyice geriye atılırken, işçi sınıfının sorunlarının üzeri örtüldü. Sınıfsal ayrımlar türban gibi sembollerin, dini referans ve söylemlerin ardına gizlendi. Zaman içinde siyasi iktidarı sıkıştıran uluslararası gelişmelerin, ekonomik krizin ve işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarındaki geriye gidişin etkisi kendini göstermeye başladı. 2015 Mayısında sanayi kentlerindeki onlarca fabrikada metal işçilerinin ayağa kalkması, fiili grevlere, kitlesel eylemlere başvurması işçi sınıfının geneline hâkim olan hoşnutsuzluğun dışavurumuydu. Fakat tam da bu dönemeçten itibaren iç ve dış siyasal gelişmeler tarafından sıkıştırılan iktidar Türkiye’de totaliter rejimin taşlarını döşedi, işçi sınıfını ve toplumu cendere altına aldı. Sosyalist hareketin, mücadeleci sendikaların yokluğunda ve totaliter rejim altında işçi sınıfının mücadelesinin canlanması mümkün olmadı.

Daha başlarken, “Türkiye işçi sınıfının dünyadaki mücadele rüzgârlarının etkisine henüz girememiş olmasının arkasında tarihsel, siyasal, kültürel etkenlerin bir sonucu olarak ortaya çıkan örgütsüzlük, dağınıklık hali ve bilinç düzeyindeki muazzam geri savrulma vardır” demiştik. Buraya kadar anlatılanlar söz konusu tarihsel, siyasal, kültürel arka planın ve bugüne uzanan etkilerinin bir özeti niteliğindedir. “Kuşkusuz bir ülkede işçi kitlelerinin sınıf bilincine ne ölçüde sahip oldukları, o ülkenin kapitalist gelişim çizgisiyle, sınıf mücadelesi geleneğiyle, sendikaların gücüyle, sınıfın siyasal örgütlenme düzeyiyle ve toplumun kültürel dönüşümüyle doğrudan ilgilidir.”[9] Açıktır ki Türkiye işçi sınıfı bu hususların tamamında pek çok olumsuzlukla karşı karşıyadır, ancak aynı zamanda hızlı bir değişim ve dönüşüm içindedir.

(devam edecek)


[1] Bu konuda bkz. Mehmet Sinan, Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar, marksist.com

[2] Mehmet Sinan, Proleter Sınıf Temelinden Yoksunluk, marksist.com

[3] TÜİK verilerinden aktaran Ahmet Koyuncu, 1980’den Sonra Kente Göç Edenlerin Tutunma Yolları: Konya Örneği, doktora tezi

[4] Bu konuda bkz. Selim Fuat, DİSK Tarihi ve Militan Sınıf Sendikacılığı, marksist.com

[5] Sayım Yorgun, Meltem Delen, Hakan Bektaş, “1963-1994 Yıları Arasında Türkiye’de Grevleri Etkileyen Faktörlere İlişkin Ekonometrik Bir Model Önerisi”, Çalışma ve Toplum Dergisi, Sayı 59

[6] agm

[7] Utku Kızılok, Sendikal Hareketin Krizi, marksist.com

[8] agm

[9] Utku Kızılok, İşçi Sınıfı ve Sınıf Bilinci, marksist.com