Navigation

Darbeleri Araştırma Komisyonu Raporu Üzerine

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu, dört ay süren çalışmasının sonucunda 1400 sayfalık bir rapor hazırladı. Rapor Türkiye’nin siyasi tarihini incelemeye girişiyor ve bürokratik vesayete odaklanıyor. “Derin devlet”, işkenceler, darbe ortamı hazırlamak için yürütülen özel harp operasyonları, MGK yapısı, devlet geleneğindeki çarpıklıklar gibi konuların ele alındığı raporda, komisyonun talep ettiği bilgi ve belgelerin, başta Genelkurmay ve MİT olmak üzere pek çok devlet kurumu tarafından komisyona gönderilmediği belirtiliyor.

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu, darbe ve muhtıra dönemlerini yaşamış siyasetçilere de çeşitli sorular yöneltti. Darbeci ya da muhtıra yayınlamış subayların ifadesini aldı. Yapılan mülakatlarda ibretlik yanıtlar da aldılar. Dönemin Emniyet Genel Müdürü Refet Küçüktiryaki, işkenceyle ilgili tüm soruları “Bilmiyorum, duymadım, görmedim” diye yanıtladı. BDP Milletvekili Sırrı Süreyya ÖnderKüçüktiryaki’ye, Kenan Evren’in özel arşivinden çıkan “Beni buraya Amerika getirdi. En çok Alevi ve Kızılbaş soykırımı yapan benim” yazdığı mektubu sordu. Küçüktiryaki haberi olmadığını söyledi. Darbe döneminde aslan kesilen eski Emniyet Müdürü, ifade verirken üç maymuna dönüştü.

Tankların canı sıkılmış, topluca gezinmeye çıkmışlar!

28 Şubat darbesinin başını çeken generaller, komisyonda yöneltilen sorulara trajikomik yanıtlar verdiler. Dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı komisyondaki ifadesinde iki lafı bir araya getirmeyi beceremiyordu: “TSK’ya dinsizlik iftiraları atılmaya başlandı. Her kışlada cami olmasına rağmen her nedenle asker dinsiz çıktı ortaya. Aczimendilerin Ankara yürüyüşü çıktı ortaya. Çeşitli cemaatlerin laikliğe aykırı beyanatları var.”

Karadayı’ya, 28 Şubat’ın arifesinde, yani 4 Şubat 1997’de, Ankara’nın Sincan ilçesinde yürütülen 20 tank ve 15 zırhlı araç da soruldu. Karadayı evlere şenlik bir yanıt verdi: “Ters zamanda ters iş, ters rastlantı. Şimdi orada Sincan olayları oluyor bir de, tanklar oradan geçiyor. Darbe söylentileri ortaya çıktı. Bu tankların yürüyüşünden benim haberim yoktu. Sayın Cumhurbaşkanı’na bunu söylemiştim. Sonra öğrendim ki tanklar oradan geçer ve Askeri Havaalanı var ya, oranın NATO’yla irtibatı olurmuş, zaman zaman oraya gider eğitim yaparlarmış. Tanklar o gün geç gitmiş. Çünkü tanklardan birisi arıza yapmış. Tanklar yürüdü ama bunun sebeplerini kimse bilmiyor.” Darbeden üç hafta önce ordu, 20 tank ve 15 zırhlı araçla Sincan’da gövde gösterisi yapmıştı. Genelkurmay Başkanı “tankların neden yürüdüğünü kimse bilmiyor” diyor.

Dönemin muktedir generallerinden Çevik Bir’in ifadesi de Karadayı’nınkini aratmıyor. Çevik Bir ifadesinde, Batı Çalışma Grubu’nun varlığını da, fişlemeleri de reddetti: “Batı Çalışma Grubu diye bir grup yoktu. Yani ismi böyle yani Batı Çalışma Grubu diye bir grup. Şu anda dava meselesi, fazla konuşmak istemiyorum. Fişleme meselesini de ilk defa duyuyorum. Dava açıldıktan sonra duydum, şaşırdım kaldım.

28 Şubat’ın post modern darbe olup olmadığı sorusunu Çevik Bir şöyle yanıtladı: “Post modern darbe ifadesini kullanan fevkalâde aptalca bir ifade kullanmıştır. Hani bâzı insanlar vardır, ileri çıkmak, önde görünmek şeyi... Bunu kim çıkarttı, nereden çıkarttılar hâlâ hayıflanırım ve üzülürüm.

28 Şubat döneminde hükümette olan Tansu Çiller, Darbe Komisyonu üyelerini Yeniköy’deki yalısında ağırladı. 28 Şubat dönemini anlatan Çiller, darbenin Batı Çalışma Grubu tarafından kendisini ve partisini bitirmek üzere yapıldığını, Refah-Yol hükümetini bitirmeyi amaçladığını, DYP’li milletvekillerinin otel odalarında tehditle, şantajla, ikbal vaadiyle partisinden koparıldığını anlattı. Kesit değil süreç olarak gelişen darbenin 250 milyar TL’lik ekonomik bir maliyet yarattığını ve bu bedeli asıl olarak milletin ödediğini belirten Çiller, darbeyle ilgili kimseden şikâyetçi olmayacağını söyledi. Sırrı Süreyya Önder Tansu Çiller’e, “Bu gölgeyi Meclis’in üzerinden sileceğiz” demecinin hemen ardından Meclis’ten Kürt milletvekillerinin tekme tokat çıkarılmasını; Çiller’in “Kürt iş adamlarının listesi var” demecinin ardından BDP milletvekili Pervin Buldan’ın eşi Savaş Buldan’ın katledilmesini; Çiller’in Özgür Ülke gazetesine dönük etkin önlemler alınması yönündeki yazılı talimatının ardından gazetenin bombalanmasını; Çiller başbakanken boşaltılan 1500 Kürt köyünü; Sivas ve Gazi Mahallesi’ndeki katliamları sordu. Önder, Çiller’e “Doğan Güreş Paşa ile aranızda tak-şaklı bir ilişki vardı. Siz tak diye söylüyordunuz, o şak diye yapıyordu” diyerek Güreş’le aralarındaki ilişkiyi de sordu. Önder sorularına tatmin edici yanıtlar alamadığını, Çiller’in duygusallaşarak gözlerinin yaşardığını, “Benim böyle bir şey yapacağımı nasıl düşünebilirsiniz? Ben bir anayım” dediğini aktardı. Tansu Çiller başbakanlığı döneminde kontrgerilla cinayetlerine “devlet için kurşun atan da kurşun yiyen de bizdendir” diyerek kol kanat geriyordu. Çiller’in “analık” güdüleri siyasetten çekildikten sonra kabarmış olabilir mi?

Komisyon Demirel’le de 4 saat görüştü. Komisyon Başkanı Nimet Baş’ın aktardığına göre Demirel, demokrasiye her zaman sahip çıkma iradesinin çok güçlü olamayabileceğini, belli dönemlerde insanların korkabileceğini, bu korkunun da anlaşılması gerektiğini, dolayısıyla dönemlere göre bir değerlendirme yapmak gerektiğini ama bugünkü koşulların olmadığını, dolayısıyla demokrasiye sahip çıkmak konusunda bugünkü kadar güçlü olmadıklarını söylemiş. “Darbeler kötüdür” diyen Demirel, 28 Şubat darbesinde Cumhurbaşkanı olarak generallerin yanında yer almıştı. Ordu, Refah-Yol hükümetini devirmeye çalışırken Demirel, DYP’yi bölme çabalarına destek vermiş, koalisyonun devrilmesinin ardından hükümet kurma görevini Meclis’te en çok milletvekili olan DYP’nin başındaki Çiller’e değil ordunun buyruğu doğrultusunda ANAP’ın başındaki Mesut Yılmaz’a vermişti.

Gazeteciler Özal’ın öldürülmesi konusunu sorduklarında Demirel, “Turgut Özal’ın başkaları tarafından öldürüldüğü iddialarının hiçbirisine katılmıyorum” demişti. Bu sözleri sarf etmesinden birkaç gün sonra Özal’ın zehirlenerek öldürüldüğü yönünde ciddi veriler ortaya çıktı.

28 Şubatçıların bolca parlattıkları Baykal ve darbenin baş aktörlerinden Cindoruk, Darbe Komisyonuyla görüşmeyi reddettiler. Komisyonun görüştüğü eski siyasetçiler arasında 28 Şubat’la ilgili en önemli şeyler söyleyen kişi ANAP döneminde Sağlık Bakanlığı yapan Bülent Akarcalı idi.

Bülent Akarcalı, “post-modern” darbeyi kurgulayan askerlerin, İstanbul sermayesi tarafından kullanıldığını söyledi. Akarcalı, “Hapse atılan Çevik Bir, 1 suçlu ise onu kullananlar 10 suçludur. Onu o duruma getirenler, şu an boğazda balık yiyip viski içiyorlar. Elleri cepte hükümetle yan yana fotoğraf çektiriyorlar” dedi. Akarcalı, Çevik Bir’in sırtının birileri tarafından devamlı sıvazlandığını, Bir’in BM’deki görevi sırasında adeta ilâhlaştırıldığını, kendini Büyük İskender zannetmeye başladığını ileri sürdü. Akarcalı, “Burada son dakikada tetiği çeken genç mi suçlu, yoksa 10-20 sene ona tetiği çektirmek için beynini yıkayanlar mı? Çevik Bir’i o duruma getiren işadamları 28 Şubat’ın gerçek suçlularıdır” dedi. Akarcalı, “Esasında çok uzun zamandan beri İstanbul sermayesi tarafından Türkiye üzerinde tezgâhlanmış bir oyun vardı. İstanbul sermayesinin emrindeki basın, bürokratları ‘namuslu ve halkı seven bireyler’ olarak tanıtıyor; siyasileri ise ‘kötü adamlar’ olarak yansıtıyordu” tespitinde bulundu. 28 Şubat darbesinde generallerin yanı sıra yargı mensuplarının ve bürokratların da yer aldığını, İstanbul’da büyük holdinglerin yönetim kurullarında eski generallerin olduğunu, Maliye, Hazine ve Gümrük Müsteşarlarının holdinglere gelip danışman olduklarını belirtti. Baskı ortamının oluşturulmasında medyanın da önemli rol oynadığına değinen Akarcalı, Çevik Bir’in “kurtar bizi ağabey” denilerek öne sürüldüğünü anlattı.

Komisyon darbe dönemi mağduru gazetecilerle de görüştü. Komisyonun görüştüğü Mehmet Altan Amerika’nın izni olmadan Türkiye’de darbe olamayacağını, NATO ordusunun NATO sistemi dışında harekete geçirilemeyeceğini, uluslararası sistemin izni olmadan bu işlere kalkışıldığında Talat Aydemir ve Balyoz örneklerinde olduğu gibi darbenin başarısız olacağını vurguladı.

Komisyonda, darbe ve muhtıraların sorumluluğu askeri bürokrasi ve onların sivil destekçisi siyasetçiler, medya ve akademisyenlerle sınırlandırılıyor. İşçi sınıfı ve ezilenlere karşı kanlı tertiplere girişen, devlet aygıtını kitlelerin muhalefetine karşı silah olarak kullanan burjuvazi eleştiri dışı bırakılmış. Öte yandan burjuvazinin rakip bölüklerinin kendi iç hesaplaşmalarında işlerine geldiğinde ordu bürokrasisiyle ittifak yapmaları gerçeği de geri plana itiliyor. Böylelikle komisyon, sınıf mücadelelerini devre dışı bırakan bir darbe-muhtıra karşıtı rapor ortaya koyuyor. Türkiye’de askeri bürokrasinin büyük sermayenin ve emperyalist güçlerin desteğini almadan giriştiği darbe tezgâhları tutmamış, Ayışığı, Sarıkız ve Balyoz gibi darbe planları başarısızlıkla sonuçlanmıştır. “Burada altı çizilmesi gereken temel noktalardan biri, 12 Eylül’de de 28 Şubat’ta da kararları verenlerin, ABD (ve İsrail) egemenleriyle işbirliği halindeki hâkim sermaye kesimleri ile yüksek askeri bürokrasi olmasıdır. Bir durumda tehdit işçi sınıfı ve sol iken onlara vurulmuş, diğer durumda ise hedef İslamcı çevreler olmuştur. (Levent Toprak, Darbe Soruşturmaları ve Devrimci Tutum, Marksist Tutum, sayı:86)

Komisyon raporunda öneri paketi

Komisyon, darbelerin etkilerini geride bırakmak ve darbe ve muhtıra türü “kazaları” yeniden yaşamamak üzere 20 maddelik bir öneri paketi sunuyor: Çoğulculuğu, insan haklarını ve azınlık haklarını esas alan, halkın önünde tartışılarak yapılmış tam demokratik sivil bir anayasanın hazırlanması; darbe mağdurlarını, işkencecileri, siyasi cinayetleri, katliamları, provokasyonları, kontrgerilla faaliyetlerini araştırmak üzere “Gerçekleri Araştırma Komisyonu” kurulması; darbe ve muhtıraları mahkûm edecek, failleri kınayacak ve mağdurlardan özür dilemeyi sağlayacak bir hukuki çerçeve oluşturulması; MGK’nın sivillerin kontrolündeki bir tavsiye organına dönüştürülmesi; Genelkurmay’ın görev, yetki ve sorumluluk sınırlarının netleştirilmesi; Jandarma teşkilatının sivilleştirilmesi; ordunun denetlenebilmesi; askeri yargının yetkisinin disiplin suçlarını yargılamakla sınırlandırılması ve Askeri Yargıtay’ın kapatılması; fişleme, dinleme ve kayıt faaliyetlerine son verilerek fişlerin imha edilmesi; profesyonel orduya geçilmesi; AB adaylığının gerektirdiği reformların uygulanması; sıkıyönetim ve olağanüstü hallerin komutanlıklarca değil sivil bir modelce yürütülebilmesinin sağlanması; OYAK’ın vergi muafiyetlerine ve imtiyazlarına son verilmesi; devlet sırrı ve ticari sır kavramlarının muğlaklığının giderilmesi; darbe döneminden kalma Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanununun demokratikleştirilmesi; TSK İç Hizmet Kanunu’nun gözden geçirilmesi; darbe dönemlerinde malvarlıklarına el konulan STK’ların malvarlıklarının iade edilmesi; kamu kurumlarındaki, sokak, cadde ve spor salonlarındaki darbeci isimlerinin derhal kaldırılması; askeri okulların ve tüm eğitim kurumlarının müfredatlarının demokratik normlara uygun olarak yeniden düzenlenmesi ve YÖK’ün yeniden yapılandırılması…

Öneri paketindeki bazı hususların somut bir sonucu olacağı şüpheli görünmesi bir yana paketin genel olarak büyük bir demokratikleşme hamlesi anlamına gelmediği de görülmektedir. Her şeyden önce burjuvazinin olağanüstü rejim seçeneklerini tamamen ortadan kaldırmayacağını asla unutmamak gerekiyor. Burjuvazi, sermaye düzeninin tehlikeye düşmesi durumunda sarılabileceği olağanüstü rejim silahını her daim yedekte bulunduracaktır.

Meclis Komisyonu’nun önerilerini hangi siyasi iradenin hayata geçireceği ise meçhuldür. Darbe ve muhtıralar askeri bürokrasinin haddini bilmezliğinden kaynaklanmıyor. 12 Mart ve 12 Eylül gibi darbeler doğrudan doğruya burjuvazinin siyasal tercihlerini yansıtıyordu. Diğer darbe ve muhtıraların da arka planında burjuva odakların güç ve iktidar çekişmeleri önemli rol oynuyordu. Generaller hiçbir darbe ya da muhtırayı burjuvazinin tamamını karşılarına alarak yapmadılar.

İnsan Hakları ihlallerini, faili meçhul cinayetleri ya da darbeleri araştırmak üzere Türkiye’de ne zaman bir komisyon oluşturulsa, rapor yazanların demokrasi damarı kabarıveriyor. Demokratik reformlar öneren paketler oluştururken demokrasiyi savunmanın bağlayıcı bir yanı yok! Zaten bağlayıcı bir yanı olmadığı için bu tür raporları hazırlayanlardan hiçbiri demokratik taleplere itiraz etmiyor. Demokrasi mücadelesi kâğıt üzerinde kalacak metinlerle ilerlemediği için komisyonlarda yer alan AKP, CHP ya da MHP’li vekiller de demokrasiyi doyasıya savunmanın tadını çıkarıyor!

Sivil demokratik bir anayasa oluşturmak AKP’nin hükümet programında yer alıyordu ve en önemli seçim vaadiydi. AKP sivil anayasa vaadini çıkmaz ayın son Çarşambasına erteledi. Gerçekleri Araştırma Komisyonu kurulması BDP ve Kürt siyasi liderler tarafından yıllardır önerilen demokratik bir talep. Komisyondaki AKP, CHP ve MHP vekilleri “gerçekler araştırılmasın” diyemiyor. Hayata geçirilmeyecek olduğu sürece öneriyi desteklemekte mahsur görmüyorlar. Darbe ve muhtıraların faillerini mahkûm etmek de benzer bir içeriğe sahip. 12 Eylül faşizminin cani generallerini mahkemeye çıkartmadan, yataklarında rahatlarını bozmadan yargılayanların darbelerle ne kadar hesaplaştığı ortadadır.

Silahlı güçlerin sivil siyasetin denetimi altına alınmasının askeri vesayete bir darbe indireceği muhakkaktır. Ancak sivilleşme ile demokratikleşmenin aynı şeyler olmadığı son yıllarda somut bir biçimde açığa çıktı. Sivilleşme olmadan elbette demokratikleşme olmaz. Ancak sivilleşme demokrasi getiren sihirli bir değnek değil. Türkiye’de liberaller sivilleşmenin otomatikman demokratikleşme getireceğini yıllarca vaaz ettiler. Öyle ki, askeri vesayet alt edildiğinde ve siyaset sivilleştiğinde demokratik bir anayasa yazılacak, militarizm son bulacak, Kürt sorunu çözülecek, ülke güllük gülistanlık olacaktı! Oysa askeri bürokrasi siyasal olarak yenilgiye uğratılır uğratılmaz sivil burjuva siyasetçilerin demokrasi havariliği sona erdi. Yeni anayasa hazırlanması meselesinde ipe un serilmeye başlandı. Erdoğan, bölgesel emperyalist bir güç olma hevesiyle militarizm dozunu iyiden iyiye arttırdı. Kürt halkını ezmek için azgınca saldırıya geçen sivil hükümet, artık askerlere vur emrini bizzat veriyor. Roboski katliamı generallerin değil, sivil hükümetin iradesinin hâkim olduğu bir dönemde gerçekleştirildi. Yargı bürokrasisinin vesayetini yok eden hükümet yargıyı bizzat yönetmeye girişti. Erdoğan, Öcalan’ın tecrit edilmesinden KCK tutuklamalarına kadar her konuda hukuku çiğneyen buyruklar yağdırıyor. Canını sıkan gazetecileri işten attırıyor, Kürt gazetecileri hapse attırıyor. 700 tutuklu açlık grevindeyken “açlık grevi yoktur” diyor. İdris Naim Şahin gibi birini İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturtan bir başbakanın, başkanlık hayali gerçekleşirse elinde toplayacağı güç ve yetkiyi nasıl kullanacağını tahmin etmek güç değil.

Genelkurmay’ın yetkilerinin sınırlanması elbette önemlidir. Ancak sivil bir burjuva hükümetin başbakanının da darbeci generaller kadar zalim olabileceğini unutmamak gerekiyor. Aralık 2011’de Roboski’de çoluk çocuk 34 Kürt bombalanarak katledilirken, hükümetin var gücüyle bu katliamın arkasında durduğunu gördük.

Burjuva devlet aygıtının fişlemelere son vermesini ve var olan fişleri yok etmesini istemek en masum ifadeyle hayalciliği yansıtıyor. Burjuva devlet aygıtı yıkılana dek fişlemeler ve dinlemeler gayri resmi yollarla sürdürülecektir. Meclis komisyonundaki vekiller, “demokrasi” damarları ne kadar kabarsa da devlet sırrından ve ticari sırlardan vazgeçemiyorlar. Sadece bu kavramların çerçevesini netleştirmeyi önerebiliyorlar. Marksistler en tutarlı demokrasi savunucusudur. İşçi sınıfının mücadele tarihi, devrimcileşen işçi sınıfının “kahrolsun devlet sırları”, “kahrolsun ticari sırlar” diye haykırabildiğini gösterir.

Siyasi Partiler Kanununun ve Seçim Kanununun demokratikleşmesi gerektiğini hemen her burjuva siyasetçi dile getirebiliyor. Bu tür demokratikleşme laflarını dile getirmekte onlar açısından hiçbir sakınca yok. Ama iş seçim barajlarının kaldırılması gibi somut bir öneriye gelince burjuva siyasetçiler derhal yan çiziyor. Kürtlerden ve devrimci işçi sınıfından duyulan korku, Türk burjuvazisinin kabaran demokrasi damarını bir anda tıkayıveriyor.

“Derin devlet”in burjuva devletin ayrılmaz bir parçası olduğu, burjuva düzenin bekası için gizli ordular oluşturmanın NATO konseptinde de yer aldığı Marksist Tutum sayfalarında defalarca açıklanmıştı. Ergenekon soruşturması boyunca liberaller, Türkiye’nin “derin devlet”i tümüyle tasfiye etmeye giriştiğini ileri sürüyorlardı. Biz, egemenler arası kapışmanın “derin devlet”i tasfiye etmeyeceğini, bu gizli örgütlenmelerin egemenler arasındaki kapışmaya bağlı olarak, oluşacak yeni güç dengelerine göre yeniden yapılandırılabileceğini, sivil burjuva güçlerin de bu örgütlerin kontrolü konusunda söz sahibi olabileceğini ama burjuva düzenin bu tür örgütlenmelerden asla vazgeçmeyeceğini vurgulamıştık. Meclis Darbe Komisyonu Türkiye’de 100 bin kişilik bir “derin devlet” ordusunun var olduğunu açıklayınca, Ahmet Altan, uğradığı sükutu hayali gazetedeki köşesine taşıdı: “(…) başka korkunç bir gerçek de Meclis Darbe Komisyonu tarafından açıklandı. Özel Harp Dairesi’ne bağlı yüz binden fazla silahlı insan saklanıyormuş aramızda. Bildiğiniz Gladyo. Ergenekon’un silahlı parçası. Hükümet ağzını açmadı bu konuda. Başbakan sustu. Televizyon dizisi için mitinglerde bağıran adamdan söz ediyoruz, bu ‘gizli’ ve ürkütücü ordu için tek bir kelime etmiyor. Bu silahlı insanların kimler olduğunu hükümet biliyor mu? Bu adamların görevi ne? Bu adamlar kime bağlı? Bu silahlı adamları canı istediğinde harekete geçirme yetkisi orduda mı? Yoksa bu silahlıların denetimi Başbakan’a mı geçti? Gizli ordu kime bağlı? O gizli orduya emir verenler, onları hangi amaçlarla kullanmayı düşünüyor? Bir yandan Ergenekon davası devam ediyor ama bir yandan Ergenekon’un asıl silahlı parçası dışarıda dolaşıyor. Bu adamların neler yapmış oldukları soruşturulmuyor. Devlet içinde Ergenekon sürüyor mu? Başbakan, Ergenekon’un devam etmesini mi istiyor? Bunların cevaplarını biliyor muyuz? Bilecek miyiz? Herhalde bilmeyeceğiz.

Darbelerden ve darbecilerden hesap sorulması, tüm karanlık güçlerin ve kanlı tezgâhların açığa çıkarılması işçi sınıfının demokrasi için vereceği mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır. Demokrasi mücadelesi veremeyen bir işçi sınıfı kendisini iktidara hazırlayamaz. Burjuvazinin kendi iç hesaplaşmaları yüzünden gündeme getirdiği darbe soruşturmalarının genişletilmesi ve derinleştirilmesi, işçi sınıfının bağımsız sınıf çıkarları doğrultusunda bindireceği basınçla mümkündür.

“Derin devlet” örgütlerinin tamamen tasfiye edilmesi ise çok daha büyük ve köklü bir alt-üst oluşu gerektirmektedir. Burjuva devlet bir işçi devrimiyle yıkılmadığı sürece “derin devlet” yaşamaya ve burjuvazinin kirli işlerinde kullanılmaya devam edecektir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 93, Aralık 2012