Navigation

İstanbul Sözleşmesi Aynasında Muktedirlerin Sancısı

Münevver Karabulut, Özgecan Aslan, Emani El Rahmun, Helin Palandöken, Şule Çet, Emine Bulut, Ceren Özdemir, Nadira Kadirova, Pınar Gültekin… Kimisi yakılarak, kimisi boğularak, kimisi bıçaklanarak, kimisi kurşunlanarak, kimisi yüksekten atılarak katledildi. Kimisi çocuklu, kimisi hamileydi. Kimisi göçmen, kimisi Kürt, kimisi Türktü. Kadınlar “içimizden birinin daha katledilmesine tahammülümüz yok, artık bir kişi bile eksilmek istemiyoruz” dedikçe eksilenler arttı, sayılar kabardı, kadınlar daha vahşi yöntemlerle öldürülür oldu. İşte böyle bir ortamda, hesap vermesi, sorumluları cezalandırması, kadına yönelik şiddetle mücadele etmesi gereken siyasi iktidar kadın düşmanı politikalarına her geçen gün yenilerini eklemeye ve kadına yönelik şiddeti kışkırtmaya devam ediyor. Kâh cinsel istismar suçunda mağdurla evlenen failin cezasının ertelenmesi için yasa çıkarıyor, kâh YÖK eliyle Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesini kaldırıyor, kâh boşanma halinde kadına bağlanan nafakayı sınırlandırmak hatta ortadan kaldırmak için hamle yapıyor, kâh erken yaşta evlilikleri teşvik etmek için para yardımı gibi tuzaklar kuruyor. İlkokul kitaplarından reklam panolarına, kürsülerden televizyon ekranlarına kadar her türlü aracı kullanarak kadına yönelik ayrımcılığı körükleyen gerici söylemleri yaymaya devam ediyor. Siyasi iktidar son olarak kadına yönelik şiddete karşı mücadelenin kazanımlarından biri olarak kabul edilebilecek İstanbul Sözleşmesini hedef tahtasına koymuş durumda.

Tam adıyla Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi olan ve 2011’de imzaya açılan İstanbul Sözleşmesi, aslında imzalandığı ilk günden bu yana tartışmaların odağında bulunuyor ve bizzat imzalayanları derinden rahatsız ediyor. Kadın örgütleri sözleşmenin uygulanması için mücadele ederken, itaatkâr ve kanaatkâr bir toplum arzusu içinde olan iktidar çevreleri, tarikatlar, cemaatler, siyasal İslamcı “düşünce” kuruluşları, Diyanet yetkilileri, yandaş basın hep bir ağızdan bu sözleşmeden tehlikeli bir canavar yaratmaya çalışıyorlar. Toplumun bilinçaltına İstanbul Sözleşmesinin namus dışı, eşcinselliği özendirici, aileyi ve toplumsal değerleri parçalayıcı olduğu yalanını üflemeye, dindar, muhafazakâr tabanda infial yaratmaya çabalıyorlar.

Emine Bulut’un 18 Ağustos 2019’da 10 yaşındaki kızının gözü önünde katledilmesinin ardından, kadın örgütlerinin sözleşmenin uygulanması için mücadeleyi büyütmesi ve “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır” kampanyası başlatması bu kara propagandayı daha da alevlendirdi. İktidarın ve milliyetçi, İslamcı çevrelerin sözleşmeye tahammülsüzlüğünü iyice büyüttü. Yeni Akit, Yeni Şafak, Türkiye, Milli Gazete gibi gazetelerin neredeyse tüm kadroları en rezil ve abartılı yalanlarla sözleşmeden neden çıkılması gerektiğini anlatmaya odaklandı. Sözde “düşünce platformları”, “İslami entelijensiya” iktidarın en üst mercilerine başvurularda bulundu. Yalanlar o denli ileri boyutlara ulaştı ki, “Batı’nın sinsi bir dayatması olan” sözleşmenin doğrudan aileyi, milleti, vatanı hedef aldığı, LGBT sapkınlığının kalkanı olduğu, boşanma oranlarını arttıracağı, insanları ve özellikle kadınları yalnızlaştıracağı, çocukların babasız büyüyeceği, kızlara İsmail, Ali, Mehmet, erkeklere ise Ayşe, Fatma ve Hatice isimleri verileceği, okullarda soyunma odalarının ve tuvaletlerin, giyim kuşamın birleştirileceği, cinsiyet ayırımı olmadan isteyenin istediğiyle evlenebileceği, kadın kadına, erkek erkeğe nikâhların alıp başını gideceği, eşcinselliğe özenen gençlerin çocuk yapmaktan vazgeçeceği, milletin yok olacağı şeklinde en ucube yalanlar arka arkaya sıralandı. Böylece “milletin sesine kulak veren” Erdoğan 1 Temmuzda partisinin il başkanlarına yaptığı bir konuşmada İstanbul Sözleşmesini gündeme alıp üzerinde çalışılmasını istedi ve “halk” istiyorsa kaldırılabileceğini söyledi. Erdoğan’ın yaktığı yeşil ışık Türkiye’nin sözleşmeden çekilmesi gerektiğine ilişkin azgın kampanyayı en gerici söylemler eşliğinde daha da köpürttü.

Erdoğan’ın “sözleşmenin üzerinde çalışın” sözleri tastamam “tabandan gelecek tepkileri ölçün, ona göre sözleşmeden çekilip çekilmeyeceğimize karar verelim” anlamına geliyordu. Yoksa sözleşme üzerinde çalışması gerekenler bu görevi zaten çoktan yerine getirmişlerdi. Nitekim Erdoğan’ın açıklamasından sadece bir gün sonra AKP Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş, “İstanbul Sözleşmesinin imzalanması gerçekten yanlıştı” demekten ve bunun nedenlerini uzun uzun açıklamaktan geri durmadı. Yandaş gazeteler 2011’den sonra her sene katledilen kadınların sayısını vererek “İstanbul Sözleşmesi kadın cinayetlerini arttırdı” manşetleri atacak kadar ileri gitti. İktidara yakın olup da sözleşmenin kaldırılmasına yarım ağız bile olsa karşı çıkanlar, revize edilmesini isteyenler adeta linçe uğradı.

Oysa Türkiye sözleşmenin altına büyük bir hevesle imza atmıştı. Türkiye’ye dışarıdan dayatıldığı, Türk aile yapısını dinamitlemeyi hedefleyen bir proje olduğu, imzalanmasının şaibeli olduğu iddialarının aksine Türkiye sözleşmenin hazırlanmasında etkin rol oynadı. Kimi kadın örgütlerinin de katılımıyla hazırlanan sözleşme Mecliste oybirliği ile kabul edildi ve ilk imzacısı Türkiye oldu. O dönem Mevlüt Çavuşoğlu, Cemil Çiçek ve Nurettin Canikli gibi iktidarın üst katlarındaki pek çok isim sözleşmenin önemini ve aciliyetini vurgulamaktan, Türkiye’nin ve AKP iktidarının sözleşmenin hazırlanmasına ve sonuçlandırılmasına verdiği emeği ballandıra ballandıra anlatmaktan geri durmuyorlardı. Ancak bu demokratik pozların ardından iktidar kısa zamanda özüne döndü. Kadın cinayetlerindeki korkunç artışa, kadın örgütlerinin taleplerine rağmen 1 Ağustos 2014’te yürürlüğe giren sözleşmeyi iç hukuka uyarlamadı, uygulamaya sokmadı. İstanbul Sözleşmesi esas alınarak hazırlanan 6284 sayılı ailenin korunması ve kadına karşı şiddetin önlenmesi kanunu da aynı şekilde tartışmalara neden oldu ve kadınları koruyacak şekilde uygulanmadı. Yani üzerinde bu denli büyük fırtınalar koparılan İstanbul Sözleşmesi hâlihazırda uygulamada olan bir sözleşme bile değil!

Koparılan fırtınanın en temel nedenlerinden biri sözleşmenin “toplumsal cinsiyet eşitliği” konusunda yaptığı vurgulardır. Sözleşmede “toplumsal cinsiyet”, herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler olarak tanımlanıyor. Kadınların toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılığa ve şiddete maruz kaldıkları vurgulanıyor. Çeşitli hükümlerle toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması hedefleniyor. Oysa iktidar çevreleri son derece gerici bir yaklaşımla cinsiyetler arasındaki fizyolojik ve biyolojik farkları kadın-erkek eşitliği talebini reddetme bahanesi olarak öne sürüyorlar. Kadınla erkeğin eşit olduğunu savunmanın saçmalık olduğu, fıtrat ve yaradılışa ters olduğu rejimin en tepesi tarafından tekrar tekrar dile getiriliyor. İkiyüzlü biçimde maraton koşularından, kadınları erkeklerle eşit görmenin ellerine kazmayı verip aynı işi beklemek olduğundan, hamile kadınların erkeklerle aynı koşullarda çalıştırılamayacağından dem vuruluyor. “Oysa «toplumsal cinsiyet» kavramı tam da bu çarpıtmanın önüne geçecek şekilde, sorunun toplumsal boyutlarına işaret etmektedir. Aynı şekilde «toplumsal cinsiyet eşitliği» talebi de, erkek egemen anlayış temelinde inşa edilip dayatılan cinsel kimlikler, roller ve davranışlar aracılığıyla yaratılan cinsiyet eşitsizliğinin ortadan kaldırılmasına odaklanmaktadır.[1]

Sözleşme özellikle mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirlerin, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, ulusal veya sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelim, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen veya mülteci statüsü veya başka bir statü gibi, herhangi bir temele dayalı olarak ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmasını temin etmek üzere çeşitli hükümler içeriyor. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin, cinsel yönelimleri de kapsayacak şekilde sağlanması için eğitimden uluslararası işbirliğine, mağdurları koruma tedbirlerinden faillerin cezalandırılmasına kadar çok çeşitli yükümlülükler getiriyor. Ayrıca kadının sadece kamusal alanda değil özel alanda da korunmasını öngörüyor. İktidar işte böyle hükümler içeren bir sözleşmenin itaatkâr, kanaatkâr bir toplum yaratma, çok çocuklu muhafazakâr aile yapısını kutsayıp koruyarak kadını aile içindeki geleneksel rolü ile sınırlama ve kontrol altında tutma planları ile örtüşmediğini çok iyi biliyor. Bu nedenle “kadınlar en ufak bir sorunda boşanma yoluna gidecek”, “LGBT’ler bu sözleşmeden güç alacak, başımızı ne yana çevirsek onları göreceğiz”, “gençler eşcinselliğe özenecek”, “erkek aileden uzaklaştırılacak” feveranları eşliğinde “kendi değerlerimize daha uygun” düzenlemeler yapmaktan bahsediyorlar.

Mesela sözleşmede şiddetin eşitlikçi olmayan toplum yapısından kaynaklandığı, şiddetin önüne geçilebilmesi için bu eşitsizliklerin ortadan kaldırılması yönünde çalışmalar yapılması gerektiği vurgulanıyor. Oysa rejim eşitsizliğin fıtrat ve yaradılış gereği olduğunu, İslamın kadınlara büyük değer verdiğini, Türk aile yapısında kadının çok saygın bir yeri olduğunu, aileyi korumanın zaten kadını korumak olduğunu ileri sürüyor. Çocuk istismarı vakaları, işsizlik nedeniyle intiharlar ve benzeri bütün olgular karşısında gösterdiği tutumu kadın cinayetleri konusunda da gösteriyor ve şiddeti bu değerlere sahip çıkamayan, eğitimsiz, psikolojik rahatsızlıkları olan, cinnet getiren şahısların işi, münferit vakalar olarak lanse etmeye çalışıyor. Çözüm olarak merhametli, vicdanlı olmaktan, kadının İslamdaki yerine uygun davranmaktan, annelik makamının verildiği kadına saygı göstermekten bahsediyor. Kadının ihtiyacının eşitlik değil eşdeğer olmak olduğundan dem vuruyor. Yani kadının toplumsal yaşamın her alanında erkek ile eşit biçimde var olması değil sadece aile içinde ve annelik vasfı ile var olması isteniyor. Kadının değerli olduğu ve korunduğu tek yer aile olarak gösteriliyor.[2]

Oysa sözleşme, şiddetin tanımını genişletiyor, kamusal alanın ötesinde özel alana da el atıyor ve aile içi şiddet konusunda pek çok hüküm içeriyor. Fıtrattan, yaratılıştan, kadınla erkeğin doğasının farklılıklarından hiç bahsetmiyor. “Namus”, “töre” bahanesiyle cinayetlerde faillerin en ağır şekilde cezalandırılmasına yönelik yasal düzenlemeler yapılmasını talep ediyor ve bu nedenlerle kadın cinayetlerini engellemek için toplumsal olarak değişimin gereğine işaret ediyor. “Kadınların daha aşağı düzeyde olduğu düşüncesine veya kadınların ve erkeklerin toplumsal olarak klişeleşmiş rollerine dayalı önyargıların, törelerin, geleneklerin ve diğer uygulamaların kökünün kazınması amacıyla, kadınların ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarının değiştirilmesine yardımcı olacak tedbirler” alınmasından bahsediyor. 18 yaşından küçükler için de “kadın” sözcüğünü kullanıyor. Şiddet mağduru kadınların, LGBT’lerin, çocukların, dezavantajlı grupların korunması için uluslararası hukukta ve mültecilik konusunda bağlayıcı düzenlemeler getiriyor. Zorla gerçekleştirilen evliliklerin geçersiz ve hükümsüz kılınabilmesi için, kadının isteği durumunda kürtaj imkânına kavuşması için maddeler barındırıyor…

Bu hususlar önemli olsa da İstanbul Sözleşmesine karşı azgın kampanyanın yürütücüleri açısından sorun kâğıt üzerindeki maddeler ya da basitçe bir sözleşmeden çekilip çekilmeme meselesi değildir. Sözleşmeye ve kadın örgütlerine, kadın mücadelesine yönelik saldırılar Türkiye’de siyasi iktidarın niteliğini, demokratik hak ve özgürlüklere, kadınların toplumsal alanda kapladığı yere tahammülsüzlüğü ile birleşen iktidarını kaybetme korkusunu ortaya koyuyor. Aslında olan şudur: Bekasını korumaya çalışan siyasi iktidar, o iktidarın altını oyan faktörlerin önüne geçmeye çalışıyor ve bunu rejimin karakterine uygun biçimde en gerici temellerde yapıyor.

İstanbul Sözleşmesinin imzalanmasından sonraki yıllar aynı zamanda Türkiye’de siyasi iklimin büyük değişimler geçirdiği yıllardır. Bu yıllar içinde Türkiye’de rejim bizzat iktidar eliyle güdük bir parlamenter demokrasiden totaliter bir rejime evrildi, rejimin kendini tahkim etme çabasının etkileri hayatın her alanında derinden hissedilir hale geldi. Bu dönüşüm kadın politikaları alanında kendini fazlasıyla hissettirdi ve bu durum pek çok kadının ve elbette İstanbul Sözleşmesinin kaderini de belirledi.

AKP iktidara geldiği ilk yıllarda kitle desteğini sağlamak ve korumak için kadınlara özel önem verdi. Kadınları parti tabanına kazanabilmek için enerjik bir çalışma yürüttü ve kazandığı kadınların enerjisinden, desteğinden sonuna kadar yararlandı. Muhafazakâr, dindar kadınların toplumsal alanda daha fazla görünür ve etkili olmasını sağlayacak adımlar attı. Başörtülü kadınların üniversitelerde okumasının, kamuda çalışmasının önündeki engelleri kaldırdı. Bakanlıklar, belediyeler, yerel yönetimler, vakıflar, tarikat ve cemaatler yoluyla oluşturduğu ağlarla, yarattığı maddi ve sosyal olanaklarla kadınları kuşattı. İstihdamdaki kadınların sayısı arttı. Çalışma yaşamına katılan, az veya çok maddi gelir elde eden, kentin olanaklarıyla tanışan, en basitinden cemaat sohbetleri, parti çalışmaları ve eğitimleri, belediyelerin açtığı spor merkezleri, kadınlar ve çocuklar için kurslar, kültürel faaliyetler gibi nedenlerle evinden dışarı çıkıp “nefes alma” olanağı bulan kadınların talepleri, beklentileri, özlemleri büyük oranda değişti. Kısacası Türkiye kapitalizminin geldiği düzeyle ve nüfusun kentlerde yoğunlaşmasıyla birlikte AKP’nin toplumsal desteğini büyütmek üzere güttüğü kadın politikaları da kadınların daha dar alanlara hapsedilmiş, nispeten kapalı yaşamının değişmesine katkı sundu. Artık dış dünyayla bağları artan, birey olarak var olmak, toplumsal yaşamın her alanında yer almak, özgürlük alanlarını genişletmek isteyen, erkeğin ve ailenin çizdiği sınırları zorlayan kadınlar, iktidarın itaatkâr, kanaatkâr ve kindar bir toplum yaratma muradının önünde engel teşkil etmeye başladı.

Erkeğe itaat etmesi, boyun eğmesi, namus adına kendine keskin bir otokontrol uygulaması, erkeğin “koruyuculuğunu” kabul etmesi, ikinci planda kalmaya, eşitsizliğe razı olması, dindar-kindar nesiller yetiştirmesi beklenen kadınlar bu kalıba sığmadılar. Toplumun derinliklerine sirayet etmiş erkek egemen, ayrımcı, aşağılayıcı kültürel kodları, kadın düşmanı politika ve uygulamaları, onları boğan toplumsal atmosferi daha fazla sorgular hale geldiler. Bugün kadınlar daha fazla söz sahibi olmayı, erkeklerle eşit olmayı, eşleriyle, aileleriyle çok daha modern temellerde ilişki kurmayı istiyorlar. Günümüz dünyasında toplumsal hayatta, çalışma hayatında farklılaşan konumlarının aynı şekilde aile içinde ve erkek karşısında da bir değişim yaratması gerektiğinde ısrar ediyorlar, geleneksel rollerini taşıyamaz hale geliyorlar. Bilinçli ya da bilinçsiz, elde ettikleri kazanımlardan vazgeçmeyi, annelerinin yaşadığı koşullara geri dönmeyi reddediyorlar. İktidarın kadına yönelik düşmanca politikalarını daha fazla görüyor ve reddediyorlar. İşte iktidarı ve çevresine toplaşanları çileden çıkaran, daha da saldırganlaşmalarına neden olan tam da bu dönüşümdür.

Bu dönüşümü büyük bir tehlike olarak gören iktidar, Diyanet’ten, cemaat ve tarikatlardan medet umuyor, baskıları arttırıyor, politika ve uygulamalarıyla, erkek egemen zihniyetle şekillenmiş, değişen nesnel zemini algılamakta zorlanan, geleneksel rolünü oynamaya devam etmek isteyen erkeği kadına karşı kışkırtıyor. Faşist söylem ve politikalar toplumda tahribat yaratır ve toplumsal ilişkileri daha da çürütürken bir çıkış arayan kadın horlanıyor, cezalandırılıyor. Bu atmosferde kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri artış göstermeye devam ediyor. Toplumda yaratılan yapay kutuplaştırma kadın üzerinden güçlendirilmek istenirken, baskıya, şiddete, kadın cinayetlerindeki artışa duyulan tepki dindar kadınları da kuşatıyor. “Müslüman”, “iffetli”, doğurgan, itaatkâr, iktidar sevici, kindar kadın projesi topluma dayatılırken, dindar kadınların tıpkı seküler kadınlar gibi demokratik hak ve özgürlükler istemesi, mesela İstanbul Sözleşmesine sahip çıkması her türlü hakarete tabi tutulmalarına neden oluyor. Kendi “mahallesinin” kadınlarına saldıran erkekler eksik olmuyor.

Ama ne yaparlarsa yapsınlar en can alıcı itiraz tam da o “mahallenin” kadınlarından geliyor. Yükseltilen kara propagandaya rağmen anketler toplumun %64’ünün sözleşmeden çekilmeye karşı olduğunu gösteriyor. Çok daha fazlası bir an önce kadın cinayetlerini önleyecek politikalar geliştirilmesini istiyor. Kapitalist sömürünün ve erkek egemen toplumun yarattığı çifte ezilmişliğin cenderesindeki emekçi kadınların yükselttiği itiraz iktidara kadar ulaşarak İstanbul Sözleşmesini ortadan kaldırmak isteyenlerin kâbusu haline geliyor. Tepkiler üzerine iktidara en yakın kadın örgütü olan KADEM yarım ağızla da olsa sözleşmeye sahip çıktı ve Türkiye’nin sözleşmeden çekilmemesi gerektiğini açıkladı. Abdurrahman Dilipak’ın da içinde olduğu ve sözleşmenin kaldırılması için yırtınan Türkiye Düşünce Platformu tartışmalardan geri çekildiğini duyurdu. Devlet Bahçeli “sözleşmeden çekilirsek rezil oluruz” mealinde uyarılarda bulundu. Krizi çözemeyen AKP, konunun görüşüleceği MYK toplantısını ertelemek zorunda kaldı. Polis zorbalığına rağmen kadınlar meydanlara çıkarak eylemler yaptı. Yani kadınlar, kadın politikalarını iktidarlarını korumak ve otoriteyi yeniden ve yeniden tesis etmek üzere oluşturanları bir kez daha hayal kırıklığına uğrattı.

Aslına bakılacak olursa emekçi kadınların mücadelesi tüm dünyada yükseliyor ve egemenlerin kâbusu haline geliyor. Kapitalist sömürü düzenine ve erkek egemen zihniyete karşı meydanları dolduran kadınları susturmak isteyen muktedirler bunun için hep aynı yöntemleri kullanıyor. Türkiye gibi Polonya da İstanbul Sözleşmesinden çekileceğini açıkladı. Katolik kilisesi ile derin bağları olan ve faşist bir yönelim içindeki iktidar partisinin (Kanun ve Adalet Partisinin) söylemleri Türkiye’deki iktidarın söylemleriyle neredeyse birebir aynı. Ne ilginçtir ki Polonyalı egemenler de sözleşmenin “dışarıdan dayatma” olduğunu ileri sürüyor. Sözleşmenin ideolojik bir saldırı olduğunu, geleneksel aile değerlerini yok ettiğini, LGBT’lerin hakları olduğunu iddia etmenin komünizmden bile daha tehlikeli bir ideoloji olduğunu, Polonya’da kadınları koruyan yeterince yasa olduğunu, Hıristiyanlığın kadına son derece değer verdiğini, onu koruduğunu söylüyor. Macaristan’da da iktidarın küçük ortağı Hıristiyan Demokratlar benzer argümanlarla ülkenin sözleşmeden çekilmesi için kampanya yürütüyor. Ama bu ülkelerde de kadınlar cesaretle meydanları doldurarak haklarına sahip çıkıyor.

İçinde bulunduğumuz kapitalist çürüme çağında, içerdiği tüm olumlu maddelere rağmen bir sözleşmenin, yasal düzenlemenin vs. kadına yönelik şiddetin önüne geçemeyeceği, tek başına İstanbul Sözleşmesinin “yaşatmayacağı” açıktır. Ama bu ve benzeri demokratik hakların varlığı ile yokluğu arasında önemli farklar olduğu da açıktır. Dolayısıyla kadın örgütlerinin İstanbul Sözleşmesine sahip çıkması ve uygulanmasını istemesi, emekçi kadınların iktidarın oyunlarına gelmemesi, aynı şekilde Türkiye’nin sözleşmeden çekilmesine karşı çıkması son derece anlamlıdır. Polonya’da, Macaristan’da, Türkiye’de ve hatta tüm dünyada emekçi kadınların aynı talepler uğruna mücadele yürütmesi, tarihin tekerleğini geri çevirmek ve kadınların kazanımlarını yok etmek isteyenlere verilmiş güçlü bir yanıttır. Emekçi kadınlardaki uyanışı hızlandırmak, onları ait oldukları sınıfın saflarında, ait oldukları sınıfın erkekleriyle birlikte örgütlü mücadeleye çekmek boynumuzun borcudur. Kadınları “yaşatmak” da bu mücadeleyle mümkün olacaktır.


[1] Zeynep Güneş, Ekonomik Kriz, Emekçi Kadınlar ve Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği, Mart 2019, marksist.com

[2]      Bu propagandanın ne denli temelsiz olduğunu rakamlar ortaya koyuyor: 2019’da öldürülen kadınların 134’ü evli oldukları erkekler tarafından, 25’i eskiden evli oldukları erkekler tarafından, 15’i babası, 13’ü kardeşi, 29’u amcası, eniştesi, evli olduğu erkeğin babası, kardeşinin evli olduğu erkek gibi akrabalık ilişkileriyle bağlı olduğu kişiler tarafından katledildi!