Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin Kuzey-Kivu eyaletindeki bir maden sahasında 28 Ocakta büyük bir katliam yaşandı. Rubaya bölgesinde bulunan koltan madeninde işçilerin yeraltı kuyularında çalıştığı sırada şiddetli yağış nedeniyle göçük meydana geldi ve aralarında kadınların ve çocukların da bulunduğu 400’den fazla işçi yaşamını yitirdi. Bu madenin bulunduğu Rubaya bölgesi 2024’ten bu yana M23 militanlarının elinde bulunuyor ve o sırada kaç kişinin çalıştığı, kaç kişinin göçük altında kaldığı tam olarak bilinmiyor. Haziran 2025’te de aynı bölgede yaşanan göçük nedeniyle 17 işçi hayatını kaybetmişti. Bu maden sahalarında gerçekleşen iş cinayetleri sıradan vakalar haline gelmiş durumda. Çünkü işletilen madenlere yönelik hiçbir denetim söz konusu değil ve büyük çoğunluğu da kaçak çalıştırılıyor.
Kongo Demokratik Cumhuriyeti (KDC, eski adıyla Zaire) doğal güzellikleri, ormanları, nehirleri ve verimli arazilerinin yanı sıra altın, elmas, kobalt, koltan gibi zengin madenleri bulunan bir Afrika ülkesidir. Üstelik yüzölçümüyle Afrika’nın ikinci büyük ülkesi olan KDC, 105 milyonluk nüfusuyla da kıtanın en kalabalık dördüncü ülkesidir. Ancak Afrika kıtasından bahsettiğimizde hangi ülke olduğu fark etmeksizin insanların aklına ilk gelen şey açlık, kuraklık ve yoksulluktur. Burjuvazi tarafından oluşturulan algıya göre Afrika’da insanların yaşadığı sefaletin kaynağı Afrika’nın doğal yapısı ve kaynaklarının yetersiz olmasıdır. Oysa Afrika zengin kaynakları olan bir kıtadır. “Örneğin dünyada en fazla elmas üreten ilk 15 ülkenin 10’u Afrika kıtasında yer alıyor. Elmas miktarının neredeyse yarısı, altın miktarının ise yaklaşık beşte biri Afrika kıtasından elde ediliyor.”[1]
Yüzyıllardır Afrika’nın zengin kaynakları burjuvazi tarafından talan ediliyor. Zenginlikleri üreten milyonlarca emekçi ise bitmeyen savaşlar, çatışmalar, yoksulluk ve sefalet içinde yaşamak zorunda bırakılıyor. Kongo Demokratik Cumhuriyeti tam 36 yıldır süren ve 6 milyondan fazla insanın yaşamını kaybettiği iç savaşın pençesinden kurtulamıyor. Çünkü altın, elmas gibi değerli madenlerin yanında cep telefonlarında, bilgisayarlarda ve pek çok teknolojik üründe kullanılan tantalı içeren koltan rezervlerinin %80’i Kongo’da bulunuyor. Apple, Microsoft, Samsung, Sony, Nokia, BMW, Volkswagen, Tesla gibi tekeller koltan ihtiyaçlarını buradan karşılıyor. Koltan cevherinin çıkarılması ve büyük şirketlere tedarikinin sağlanmasında en büyük pay Çinli şirketlere ait. Bu değerli madenin olduğu sahalarda ise sürekli bir çatışma söz konusu. Çünkü emperyalist güçler ülke içindeki çeşitli silahlı grupları kullanarak bu maden yataklarının kontrolünü ele geçirmeye çalışıyorlar. Yaşanan savaş ve çatışmalar sonucu bugüne kadar 8 milyondan fazla insan yerinden edilmiş durumda.
15. yüzyılın sonlarından İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar Afrika ülkeleri Fransa, Belçika, Portekiz gibi Batılı devletlerin sömürgesi olarak kaldılar. Sonrasında SSCB’nin varlığının da etkisiyle Afrika ülkeleri ulusal bağımsızlıklarını elde ettiler. “Dikkat edilirse bugün Afrika’da süren iç savaşların ve karışıklıkların yeniden alevlenmesi de 1990 sonrası süreçte başlamıştır. Bir taraftan emperyalistlerin nüfuz ve pazar alanı elde etme yarışı, bir taraftan da yerli egemenlerin iktidar savaşları Afrika’yı bir kez daha savaş ve yağma alanına döndürdü. Bugün birçok Afrika ülkesi ABD, Çin, Fransa ve diğer emperyalistlerin kapışma alanına dönmüş durumdadır. Bu durum özellikle 2000’li yıllardan sonra büyük bir hız kazanmıştır. Batılı emperyalistlerin dışında Çin de yıllık 100 milyar doları aşan bir ticaret hacmi ile Kenya, Somali, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Sudan, Güney Afrika, Nijerya gibi Afrika ülkelerindeki pazar payını büyütmeye girişmiştir. Bu durum emperyalist rekabeti kızıştırdığı ölçüde de Afrika ülkelerindeki çatışmaları kızıştırmakta, yüz binlerce insan bir taraftan savaşın diğer taraftan yoksulluğun, susuzluğun pençesinde can vermektedir. Afrika’da yürüyen her savaşın arkasından ya ABD ya Fransa ya da Çin çıkmaktadır.”[2]
Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde iç savaş sonucu 6 milyondan fazla insanın ölmesi, 8 milyondan fazla insanın da yerlerinden edilmesi emperyalistlerin umurunda değildir. 1994 yılında Ruanda’da Hutular ve Tutsiler birbirlerine düşürülerek 1 milyon insan katledilmişti. Savaşın başlamasının ve tırmanmasının altında yatan sebep ise Fransa ve Belçika’nın Hutuları destekleyerek kendilerine yakın bir yönetim oluşturmak istemeleriydi. Bu büyük katliamın ardından 2 milyon Hutu Kongo Demokratik Cumhuriyet’inin Kivu bölgesine yerleşti. Tutsilere yönelik soykırımın faili olan Hutular, KDC’deki mülteci kamplarında, Ruanda’nın Kurtuluşu İçin Demokratik Güçler (FDLR) çatısı altında örgütlenirken, Tutsiler de Halkın Savunması Savunması İçin Ulusal Kongre (CNDP) çatısında örgütlendiler. Böylelikle Ruanda’daki iç savaş kaldığı yerden KDC’de devam etti. Emperyalist güçlerin teşvik ve yönlendirmesiyle örgütlenen bu silahlı gruplar arasındaki çatışma iç savaşa dönüştü. 23 Mart 2009’da Tutsilerin örgütlendiği CNDP ile KDC arasında barış anlaşması imzanladı. Silah bırakmayı reddeden bazı Tutsiler ise anlaşmanın imzalandığı güne atıfla 23 Mart hareketini (M23) kurdular. M23’e bağlı silahlı güçler ile KDC arasında 2025 yılında devam eden çatışmalar nedeniyle 700 bin kişi daha yerinden edildi.
Emperyalistlerin el altından destekledikleri ve körükledikleri savaş ve çatışmalar, yerel halklar arasındaki etnik farklılıklara veya anlaşmazlıklara dayandırılmaya çalışılıyor. Ruanda’da yaşayan Hutu ve Tutsiler arasında yaşanan iç savaş bunun en büyük örneğini oluşturuyor. Bugün Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde yaşanan çatışmalar bu sürecin bir devamıdır. Oysa barış içinde yaşayan bu halklar arasında bahsedildiği gibi bir farklılık yoktur. Ayrıca farklı etnik kökenlere mensup olmak savaşın ve çatışmanın sebebi olamaz. Ancak emperyalist güçler akıl almaz yöntemler kullanarak bir halkı Hutu ve Tutsi diye bölmüşlerdi.[3] Dolayısıyla Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve diğer Afrika ülkelerinde yürüyen savaşların ve çatışmaların temeli yaratılan yapay ayrımlar değildir. Yukarıda belirttiğimiz gibi iç savaş ve yoksulluğun temel sebebi emperyalist güçlerin değerli madenleri paylaşım mücadelesidir. Emperyalist güçlerin destekledikleri yerel silahlı gruplar aracılığıyla ülke kaynakları yağmalanmaktadır. Örneğin KDC’de çıkarılan altının yüzde 90’ı Ruanda’ya ve diğer komşu ülkelere kaçırılıp Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) ihraç edilmektedir.
Maden sahalarının kontrolünün ele geçirilmesi için yürütülen savaşta milyonlarca insanın ölmesi ve yerlerinden edilmesi meselenin bir boyutunu oluştururken, diğer boyutunu ise madenlerde yaşanan iş cinayetleri, insanlık dışı koşullar, sömürü, yoksulluk ve sefalet oluşturmaktadır.
“Kongo’nun yeraltı zenginliği orada yaşayan halka zenginlik değil sürekli iç savaş, yoksulluk ve kahırlı bir yaşamdan başka bir şey sağlamadı, kapitalizm olduğu sürece de sağlayamayacak. Ülke nüfusunun çoğunluğu yoksulluk içinde barakalarda yaşıyor. Maden bölgesinde yaşayan halkın başka bir gelir kaynağı olmadığı için kadın, erkek ve çocuk işçiler bu madenlerde günlük 1 ilâ 3 dolar arası ücrete çalışıyorlar. 6 yaşındaki çocuklar bile madende çalıştırılıyor. UNICEF verilerine göre bu madenlerde 250 bin maden işçisi çalışıyor, bunların 40 bini çocuk işçilerden oluşuyor. Madenlerde çalışmak yetişkin bir işçi için bile ağır ve tehlikeliyken, kadınlar ve çocuklar pervasızca hiçbir güvenlik önlemi olmadan çalıştırılıyorlar. Kobalt madeni ilkel yöntemlerle yerinden sökülüyor, çuvallara doldurulup çamurla boyanmış nehre taşınıyor ve orada yıkanıp ayıklandıktan sonra kuruması için serilme işlemi yapılıyor. Maden işçileri baretsiz, maske ve eldivensiz bir şekilde madene girip, ellerinde bir fener, çekiç, büyük bıçak, kürek ve bir de iri çiviyle gün boyu kazı yapıyorlar. Ülkedeki madenin yüzde 20’si elle çıkarılıyor. Kayayı veya toprağı elle kazıyarak çıkardıkları için bölge halkı bu işi yapan çocuklara «kazıcı çocuklar» diyor. Ülkede sürekli bir iç savaş sürdüğü için, çatışmalarda ve madenlerde ailelerini kaybetmiş, kimsesiz kalmış çocukların durumu ise çok daha vahim. Ufacık çocuklar madende çalışarak hayatta kalmaya çalışıyorlar. Silahlı grupların bu çocukları yağmurun altında, güneşin yakıcı sıcaklığında madenlerde günde 12 saat aralıksız çalıştırdığı oluyor. Çocukların tepelerinde kaçakçılar, silah tüccarları göz açtırmıyor. Çocuklar madenlerde kendi kilolarından ağır torbaları taşımak zorunda kalıyorlar.”[4]
Kongolu emekçilerin hikâyesi aynı zamanda sermayenin ve tekellerin nasıl palazlanıp büyüdüğünün de hikâyesidir. Kapitalist tekeller kadın ve çocukların kanı üzerinde büyümüştür. Bugünün “prestijli” tekelleri emekçilerin kanıyla beslenerek büyümeye devam ediyorlar. “Son yıllarda Kongo’da sayıları gittikçe artan çocuk işçilerle ilgili haberler, rapor ve analizler burjuva medyada da gündeme gelmeye başladı. Kobalt madenlerinde en çok çocuk işçilerin çalışma koşulları, insan hakları ihlalleri rapor edildi. Gözden gizlenemeyecek boyuta ulaştığı için aileler adına harekete geçildi. 14 Kongolu aile adına Uluslararası Hak Savunucuları adlı örgüt tarafından Washington’daki ABD Bölge Mahkemesinde beş büyük firmaya (Tesla, Apple, Alphabet, Dell ve Microsoft) dava açıldı. Apple, Samsung, Huawei, Microsoft ve Tesla gibi dünyaca ünlü teknoloji şirketleri tepkilerin artması sonucu tedarik zincirleriyle ilgili açıklama yapmak zorunda kalmışlardır. Bazıları artisanal madencilikten (el emeğiyle yapılan madencilik) kobalt alımını kestiklerini açıklayarak, bazıları ise kobaltı az kullandıklarını söyleyerek kendilerini aklamaya çalışmışlardır.”[5]
Sadece KDC değil pek çok Afrika ülkesinde işletilen madenlerde yaygın olarak çocuklar çalıştırılıyor. Örneğin Gana’da işletilen madenlerde binlerce çocuk işçi çalıştırılmaktadır. Gana’da geleneksel yöntemlerle çıkarılan altının çoğu, KDC’de olduğu gibi İsviçre, BAE ve diğer yerlerde bulunan uluslararası altın ticareti veya rafineri şirketlerine ihraç ediliyor. Altın rafine edildikten sonra, bankalara, kuyumculuk işletmelerine, elektronik endüstrisine ve diğer işletmelere satılıyor. Büyük tekellerin açıklamalarının onları aklaması mümkün olmadığı gibi yaptıklarından geri durmaları da mümkün değildir, çünkü bitmek bilmeyen kâr güdüsü bunun önünde en büyük engeldir. Kapitalizmin tarihsel kriz koşullarında Afrika’nın zengin kaynaklarını yağmalamak ve pastadan en büyük paya sahip olmak için rekabet daha da kızışmıştır. Afrikalı emekçilerin bitmek bilmeyen iç savaşlardan, yoksulluk ve sefaletten kurtulmalarının tek yolu kapitalist sömürü düzeninin yerle bir edilmesinden geçmektedir.
[1] Çiğdem Berrak, “Cep Telefonumdaki Kan”, 11 Nisan 2020, marksist.net
[2] Hakan Sönmez , Açlık ve Yoksulluk Afrika’nın Kaderi mi?, 17 Temmuz 2017, marksist.net
[3] Bkz. Demet Yalçın, 25. Yılında Ruanda Soykırımı ve Emperyalist İkiyüzlülük, 27 Mayıs 2019,marksist.net
[4] Çiğdem Berrak, age
[5] Çiğdem Berrak, age
link: Hakan Sönmez, Kongo’daki Maden Katliamının Gösterdikleri, 4 Mart 2026, https://marksist.net/node/8714





