Navigation

Virüsün Ardına Saklanan Kapitalizmin Gerçekliği

Koronavirüs salgını konusunda dünya genelinde eve kapatma ve karantina süreçlerinin gevşetilmesi evresine geçilirken, salgınla örtülmeye çalışılan kapitalizmin krizi derinleşmeye devam ediyor. İşsizlik oranları yeni zirveler yaparken, gelir kayıpları müzminleşiyor, borç dağları arşa tırmanıyor, emekçilerin hoşnutsuzluğu yükseliyor, isyanlar patlak vermeye başlıyor… Bugünlerde emekçi kitlelerin ABD’de devlet kurumlarını da hedefe koyarak sokağa dökülmeleri ne sadece ırkçı polis terörü karşısında bir tepkiye indirgenebilir ne de isyan edenler sadece ırkçılık mağduru siyahlardır. Krizin yıkıcı etkilerine artık tahammülleri kalmayan her renkten emekçi “nefes alamıyorum” diyerek isyan ateşini yakmıştır. George Floyd’un polis terörü altında can vermeden önceki son sözleri olan “nefes alamıyorum”, yoksul emekçi kitlelerin bu düzen altındaki genel ve gerçek durumunu tarif eden bir çığlık halini almıştır.

Bir salgın hastalık örtüsü altında ev hapsine, karantinaya maruz bırakılan emekçi yığınlar afallatılıp suskunluğa itilseler de bunun çok sürmeyeceği belliydi. Örtü kalkmaya başladıkça krizin gerçek niteliğinin kitlelerce daha güçlü ve belirgin biçimde fark edilmeye başlaması kaçınılmazdı ve bizler yeni mücadelelerin tetikleneceğini başından beri dile getirmekteydik. ABD’de başlayan isyanla birlikte bu öngörümüz oldukça erken biçimde doğrulanmış oldu. Tüm gündem dünya ölçeğinde salgın ve sağlık sorunu haline getirilirken, isyan hangi sorunların daha yakıcı ve belirleyici olduğunu göstermiştir. İsyancılar aynı zamanda tüm fiilleriyle salgın temelinde yaratılan abartılı sağlık riski algısına teslim olunmaması gerektiğini, yüz maskesi/fiziksel mesafe/el yıkama üçlüsünden daha önemli şeyler olduğunu da ortaya koymuş oluyorlar. Tıpkı bugünkü Covid-19’dan çok daha öldürücü olan ve misliyle fazla can alan 1918 İspanyol gribi salgını dönemindeki gibi. Milyonlarca kişinin canını aldığı halde o salgının basın kayıtlarında, anılarda, edebiyatta yansımasının çok az olmasının en önemli sebebi insanların hayatlarında çok daha önemli ve belirleyici olan savaş, devrim ve sınıf mücadeleleri gündeminin ağır basıyor olmasıydı. İşte bugün “nefes alamıyorum” diyen ve yumruklarını kaldıran ABD’li yoksul emekçiler de yüz yıl sonra özde aynı gerçekliği hatırlatıyorlar.

Bugün yaşanan kriz kapitalizmin alelade krizlerinden biri değildir, onun tarihsel tıkanmışlığı dönemi içinde gerçekleşen en şiddetli ve sarsıcı krizlerden biridir. Kapitalizm bir sistem olarak tarihsel ömrünü esasen doldurmuştur ve bağrındaki ilerici beşerî dinamikleri tüketmiştir. Tüm insanlık 2000’li yıllarla birlikte kapitalizmin bu tarihsel anlamda tıkanmışlığıyla yüz yüzedir. Bu dönem içinde devasa boyutlarda kaynaklar kullanılmasına rağmen bir türlü anlamlı bir canlanma, büyüme, yükseliş yakalayamayan kapitalist ekonomi genel bir sürünme halinden kurtulamazken, patlak veren krizler olağan krizlerin ötesinde şiddetli çöküş dinamikleri barındırmaktadır. Bugünkü kriz de bu özellikleri göstermektedir ve krizin derinliği bir salgın hastalığın arkasına gizlenmeye çalışılmaktaysa da bu pek mümkün olmamaktadır. Bir salgın vardır var olmasına ama bu salgının örtüsü altında ondan çok daha büyük, çok daha önemli süreçler işlemektedir. Bir savaş vardır, tekeller ve burjuva devletler arasında dünya ölçeğinde gırtlak gırtlağa bir rekabet vardır ve emekçi kitleler düzenin ağır saldırısı altındadır. Kitleler de 2000’li yıllarla birlikte tarihsel krizi içinde debelenen kapitalizmin ağır saldırıları karşısında seslerini çeşitli biçimlerde yükseltmeye başlamışlardır. Kapitalizmin efendileri açısından sistemin geldiği tıkanma noktası kendi başına önemli endişe konusuyken, bu tıkanmanın çeşitli sonuçlarının bir ürünü olarak kitle mücadeleleri de özel endişe kaynağıdır. Finans kapitalin zirve noktalarında bu meselelerin ciddi tartışma konuları olduğuna şüphe duyulamaz. Bu mahfillerde sistemin tıkanıklığının nasıl aşılabileceği ve emekçi kitlelerin mücadelelerinin nasıl bertaraf edileceği, gelecekteki yeni yükselişler karşısında ne gibi önlemler alınabileceği üzerine hesaplar yapılmaktadır. Şu an yaşanmakta olan krizde de söz konusu süreçlerin büyük hız kazandığını tahmin etmek zor değildir.

Tekeller arasında hâkimiyet mücadelesi

Elbette böylesi büyük bir kriz karşısında neler yapılması gerektiği konusunda sermaye içinde bir fikir ve irade birliği olduğundan söz edilemez. İşler hiçbir zaman böyle yürümemiştir. Krizler, hele de böylesi büyük krizler, sadece emekçi kitlelerin hasar alması anlamına gelmez, sermaye içinde bazı kaybedenlerin olacağı anlamına da gelir. Sermayenin ulusal, sektörel vs. düzlemlerde zıtlaşan çıkarları temelinde kriz, çekişmelerin yeni bir sahnesini oluşturmaktadır. Ekonomik işleyişin virüs gerekçesiyle önemli oranda durdurulması çeşitli sektörler üzerinde ağır baskı yapıp kimilerinde yıkıcı etkiler yaratırken, başka bazı sektörlerde ise şahlanma ya da büyük avantajlar elde etme sonucunu getirdi. İlk grup açısından konuşacak olursak, bu durum belki kimi şirket ve sektörler için geçici olsa da, kimileri için kapitalizmin ilerleyişi içinde zamanla yapısal anlamda zayıf konuma gelmelerinin bir ifadesidir. Deyim yerindeyse “vadesi dolanlar” için şu anki ağır kriz bir tasfiye olma ya da konum kaybetme anlamına gelecektir.

Örneğin, her ne kadar sermaye içi ayrımlar konusunda kesin ve mutlak çizgiler çizilemese de genel olarak ve en çok, yüksek teknoloji şirketlerinde ifade bulan bir eğilimin, krizin aşılması için kendi alanlarını kilit önemde gördüklerini ve asıl olarak bu alandaki yeniliklere dayalı olarak yapılacak yeni büyük sabit sermaye yatırımlarıyla “selamete” çıkılabileceğini düşündüklerini seçebiliyoruz. Esasen onların bu doğrultuda bastırmakta olduklarını, kendi sektörlerinin hareket alanını genişletmeye, kendi “normallerini” genelleştirmeye çalıştıklarını görüyoruz. Bu şirketlerin somutladığı sektör, salgın süreciyle birlikte yeni bir sıçrama noktasına gelmiştir. Faaliyetleri ve ciroları bu süreçte diğer sektörlerin çoğunluğunun aksine artan bu sektör, yüksek teknolojinin, yeni bilişim uygulamalarının hayatın her zerresine indirilip yaygınlaştırılması doğrultusunda bastırmaktadır. Aslında bugünlerde Twitter ile Trump arasında adeta bir savaş halini alan sürtüşmenin, sermayenin bu kesimleri ile nispeten daha klasik ve geriye düşmekte olan kesimleri arasındaki çatışmayı mükemmelen sembolleştirdiğini söyleyebiliriz.

Burada bahsettiğimiz teknoloji şirketlerinin ilerleyişi kapitalizmin tarihinde bazı önemli dönemeç noktalarında görülen sektörel bazlı kapsamlı dönüşümlere benzer bir dönüşümün yaşanmakta olduğunu anlatmaktadır bize. “Sanayi 4.0” tarzı etiketlerle ifade edilen şey budur. Geçmişte kapitalizm önce buhar gücüne dayalı teknolojilerle örülü bir ekonomik çerçeveden petrol ve elektrik enerjisine dayalı bir çerçeveye geçmiş, ardından elektroniğin esas olduğu bir zemine sıçramıştı. İşte son yıllarda bunun da aşılmakta olduğunu ifade eden ve bilişim teknolojilerine dayalı yeni bir düzleme geçişin eşiğinde olunduğuna dair bir kanı yaygınlaşmakta, güç kazanmaktadır. Her ne kadar bu tür dönüşümler bir mistifikasyon halesine sarılarak pazarlanıp yapay heyecanlarla şişirmeler yapılsa da, bu köpüğü sıyırdığımızda, uzunca bir dönemdir kapsamlı bir değişimin yaşanmakta olduğunu görmemek mümkün değildir. Kapitalizm açısından sorun şurada ki, bilimsel-teknolojik alanda kendi başına oldukça önemli atılımlar yapılmasına rağmen bunlar geçmiş dönemlerdeki bu tür büyük geçişlerin getirdiği uzun dönemli canlanma ve dinamizmi bir türlü getirememektedir. Aslında bakılacak olursa bu dönüşümler temelinde ekonomik ve toplumsal hayatta oldukça kapsamlı değişimler olmuş, ama bunlar insanlığa kapitalizm bağlamında anlamlı bir beşerî ilerleme, daha müreffeh bir toplum getirmemiş, ümit dolu yeni ufuklar hissi verememiştir. Bilgisayarlar, cep telefonları, bilumum “akıllı” cihazlar ve internete dayalı yeni bir toplumsal hayat gözlerimizin önünde şekillenir ve bu temelde şimdiden yeni nesiller yetişirken, bu ilerlemelere paralel olarak işsizlik, yoksulluk, gerilimler, savaşlar ve bilumum “eski usul” sorunlar artmıştır. Şimdi tam da bu yeni nesillerin isyan etmeye başladığını görüyoruz. Tüm bunlar kapitalizmin geçmişteki büyük krizlerinden bile farklı, çok daha derin bir kriz içinde olduğunun farklı bir düzlemde anlatımıdır aslında.

İşte yaşadığımız bu kriz süreci de, özellikle bu alandaki sermaye kesimlerinin, zaten işlemekte olan ve hayli yol almış söz konusu değişim ve eğilimleri sıçratarak yeni bir düzeye taşıma arzularının şahlandığı bir süreçtir aynı zamanda. Şu ana kadarki tüm yatırım ve çabalara rağmen bir türlü yakalanamayan ekonomik dinamizm ve canlanmayı tetiklemek için bir son hamle gibi de görülebilir bu girişim. Salgınla mücadele bahanesiyle herkese çip takma anlamına gelen ilk adımın atıldığı günlerden geçiyoruz. Çin’de hayli ilerletilmiş olan ürküntü verici uygulamalar şimdi adım adım diğer ülkelere de yaygınlaştırılıyor. Birçok ülkede insanların cep telefonlarına devlet zoruyla hassas konum takip uygulamaları yükleniyor. Bu bir kez normal hale getirildikten sonra başka birçok “hayatı kolaylaştıracak” işlev için yeni uygulamaların yüklenmesi, hatta doğrudan doğruya vücuda çip takılmasına geçilmesi fazla dirençle karşılaşılmadan kotarılabilecektir. Bu temelde tümüyle dijital paraya geçilmesi, tüm işlemlerin cep telefonları veya çiplerle yapılması vb. gündeme gelecektir. Facebook’un birçok teknoloji firmasını sürece dâhil ederek kendi dijital kripto parasını oluşturma girişimi devletler tarafından boşa düşürüldü ve çeşitli firmaların çekilmesiyle proje şimdilik rafa kaldırıldı. Ama bu, benzer girişimlerin önümüzdeki dönemde olamayacağı anlamına gelmemektedir.

Birçok sektör ve iş tipinde, merkezi fiziki mekân zorunluluğunun ortadan kaldırılıp ya da minimuma indirgenip, toplantılar dâhil tüm iş süreçlerinin internet üzerinden dijital platformlara dayalı olarak örgütlendiği ve evden çalışmayı esas alan yeni iş süreçlerinin yaygınlaştırılması şu anda bando mızıkayla propaganda edilmekte. Robotlaşma, otomatik sürüş vb. sayısız yeniliğin müjdeleri veriliyor. Eğitimin en azından kısmen bu zemine kaydırılmasından, ticaretin e-ticaret halini alma sürecinde yeni sıçramalardan, basının, kültür-sanat alanlarının tümüyle dijital platforma geçmesinden vs. söz ediliyor… Bunlar ve burada sayılamayacak kadar çok başka örnek üzerinden gerçekleşen şeyin anlamı, teknoloji sektörüne hâkim olan sermaye kesimlerinin kendi çıkarları doğrultusunda bu tür dönüşümler için bastırması, devletleri, hükümetleri, toplumları bunlara zorlamasıdır. Mahremiyetin ortadan kaldırılması, insanların dijital kölelere çevrilmesi gibi distopik sonuçlara varacak olan yeni toplum tasarımının kabul ettirilmesi normal şartlarda zordur. Ama burjuvazinin, ya da onun belirli kesimlerinin, daha önce eşi benzeri görülmemiş derecede elverişli bir vasıtaya dönüştürülen koronavirüs vb. üzerinden bu tür dönüşümlerin gerekçelendirilmesi ve kabul ettirilmesinin daha kolay ve hızlı olabileceğini düşündüğüne şüphe yoktur.

Dev teknoloji şirketlerinin geleneksel tekellerin tahtlarını zorlamakta olduğu, hatta giderek onları geride bırakmakta olduğu yeni bir süreç yaşanıyor. Bu alandaki şirketler yaklaşık olarak son 30 yıldır büyük bir yükseliş içindeydiler ve dünyanın en büyük ve en değerli şirketlerinin düzenli olarak yayınlanan listelerine bakıldığında, bu şirketlerin kurulmalarının ardından kısa bir zaman zarfında hızla ön sıralara gelerek geleneksel sektörlerin tekelleri yanında kendilerine yer açmaya, hatta onları geride bırakmaya başladığını gördük. Yukarıda da vurguladığımız gibi büyük sabit sermaye yatırımları açısından asıl olarak bu alandaki şirketler mevcut krizden avantajlı çıkmanın ve kapitalizme yeni bir çehre kazandırmanın peşindedirler. Bunların kriz sürecinde yaptığı hamlelerin ne gibi sonuçlar doğuracağı, diğer sermaye kesimlerinin karşı hamlelerinin ne ölçüde bunu bloke edeceği vs. bunlar henüz belirgin yanıtları olan sorular değildir. Ancak bu hamlenin varlığını tespit etmek önemlidir. Süreçlerin önümüzdeki dönemdeki seyrinin anlaşılmasında bunu hesaba katmamak büyük bir hata olur.

Aslında dünya kapitalizminin ana üssü ya da baş kalesi olan ABD’ye baktığımızda sermaye içi çekişmelerin bazı boyutları konusunda daha fazla fikir edinebiliyoruz. Twitter hadisesindekine benzer bir sembolizm olarak California örneği de verilebilir. Salgın karşısında yürütülen politikalar üzerinden California’nın Trump’la çatışma noktasına gelmesi, hatta bizzat valinin bağımsızlığı telaffuz etmesi manidardır. California sıradan bir eyalet değildir. Google (Alphabet), Apple, Microsoft, Intel, Yahoo, HP, AMD, Facebook, Twitter gibi dev teknoloji şirketlerinin doğum yeri ve/veya merkez üssü olan bir eyalet olarak, barındırdığı Silikon Vadisiyle esasen tam da söz konusu sermaye kesimlerinin özdeşleştirildiği bir coğrafyayı temsil etmektedir. ABD’nin en büyük ve kalabalık eyaletlerinden biri olan California’nın ekonomisinin büyüklüğü (2019’da 3,2 trilyon dolar gayrisafi hasıla) İngiltere ve Fransa’dan bile fazla olup dünyanın en büyük ilk 5 ekonomisi arasında yer almasına yetecek düzeydedir. Valinin yaptığı çıkışın münferit olmadığını, onunkinin California namına yapılan itirazların belki sadece temsiliyeti en güçlü olanı olduğunu belirtmek gerek. Eyalet yönetiminin Trump’ın temsil ettiği eğilim ve yönelimle çatışmasını salgın meselesine indirgemek yüzeysel bir yaklaşım olur. Muhtelif finans kapital kesimlerinin dışında görülemeyecek olan sinema ve eğlence sektörünün en büyük merkezi olan Holywood’un mekânının da California olduğu ve bu sektörün ünlü simalarının sürekli olarak Trump aleyhtarı çıkışlar yaptığı, ayrıca aynı şekilde finans kapital dışında görülemeyecek olan büyük medya kuruluşlarının çoğunun da başından itibaren Trump karşıtı bir pozisyonda oldukları düşünüldüğünde, meselenin basitçe salgın meselesi olmadığını anlamak daha kolay olur. Burada daha derin anlamda sermaye içi bir anlaşmazlık vardır ve bunu kaba biçimde Demokrat/Cumhuriyetçi ayrımına indirgemek de doğru değildir.

Söz konusu sermaye kesimleri geneli itibariyle Trump’ın Çin’e karşı yürüttüğü ticaret savaşı ile de hemfikir görünmüyorlar. Bu kesimler Trump’ın Çin’den yapılan ithalata getirdiği ek vergilerden de hoşnut olmayan sermaye kesimleri arasındadır. Hatta bunlar arasında özellikle öne çıktıklarını vurgulamak gerekir. Zira son yıllarda dünyanın en değerli şirketi konumuna yükselmiş Apple örneğinin sembolize ettiği üzere bu gibi dünya devi teknoloji şirketleri üretimlerini önemli ölçüde ucuz emek pazarı olan Çin’de yapmaktadırlar ve Trump’ın dayattığı ek vergilerin hayli büyük kısmını bunlar ödemektedirler. Buradaki çıkar zıtlığı alenidir. Öte yandan ABD’nin Pasifik kıyısındaki en önemli limanlarını barındıran California’nın Çin ve Uzakdoğu ile ticaretin asıl gövdesini oluşturan deniz ticaretinin ana üssü olduğunu da akılda tutmak gerekir.

Emperyalist hegemonya mücadelesi ve küreselleşme

Tüm dünyanın gündemi aylardır koronavirüs salgınına kilitlenmişken ve milyarlarca insan ev hapsi, karantina vb. uygulamalarla korkuya tutsak edilirken, her gün ölüm sayıları, vaka sayıları gibi verilerle korku daha da körüklenirken, on milyonlarca insan işsizler ordusunun saflarına eklenip açlığın kıyısına getirilirken, emperyalist hegemonya krizinin derinleştiğini ve hegemonya mücadelesinin dondurucuya alınmak bir yana vites yükselttiğini görüyoruz. Trump eğiliminin virüs konusunda Çin’i hedef tahtasına koyarak yeni yaptırımlar ve saldırganlıklar için zemin hazırlama çabaları işin en görünen kısmı. Bu çabaların arkası salgın sürecinde yeni ticari yaptırımlarla geldi. Virüs tehlikesi bahanesi altında Çin’den getirilen ürünlere ekstra kısıtlamalar getirilerek Çin’in ihracatına yeni darbeler vurulmaya çalışıldı.

Elbette iş ticaretle sınırlı tutulmadı, uzun dönemdir yürütülen Çin’in çevrelenmesi politikasının tahkim edilip sürdürülmesi çabalarına yeni adımlarla hız verildi. Bu konuda dikkat çeken en son gelişme ABD Senatosuna Çin’e karşı Pasifik bölgesinde kullanılmak üzere 43 milyar dolarlık askeri yatırım öngören bir yasa tasarısının getirilmesi oldu. Tasarının başlığı gayet tok sözlü ve açıklayıcı: “Çin’in Yayılmasına Karşı Operasyonel Direnci Pekiştirme Yasası”. Resmiyette savaş halinde olunmayan bir ülkeyi açıktan hedef alan ve bunu açık askeri terimlerle resmi yasa metnine yansıtan bir yaklaşım var burada. Bunun anlattığı şey Marksist Tutum olarak bizim çok uzun zamandır vurguladığımız bir gerçekliktir: yeni bir emperyalist dünya savaşı sürecinin içinde olduğumuz gerçekliği… Dünya salgın hastalık gündemine esir edilirken Amerikalı senatörlerin bu tasarıyla “bölgede konuşlandırılmak üzere Virginia sınıfı ve Columbia sınıfı iki nükleer denizaltı, bir Terminal Yüksek İrtifa Alan Savunma Sistemi (THAAD) ve yeni nesil karada konuşlu gemisavar füzelerinin alınması” için mesai harcadıklarını öğreniyoruz.

Amerikan devleti bugünlerde Tayvan ve Hong Kong konusunda da Çin’i hedef alan girişimlerini genişletiyor. Özel statüsü nedeniyle Çin’e uygulanan yaptırımların dışında tutulan ve ayrı bir birimmiş gibi muamele gören Hong Kong’un artık öyle görülmeyeceğine dair Trump’ın son açıklamaları gerilimde yeni bir düzeye gelindiğini gösteriyor. Bunu pekiştiren bir diğer nokta da, Tayvan’a ilişkin olarak anlaşmalarla 1970’lerden bu yana yürürlükte olan resmiyetteki “tek Çin” politikasının da artık geçersiz kılınması doğrultusunda adımların gündeme gelmesidir.[*] Söz konusu anlaşmalar o döneme kadar ABD tarafından resmiyette Tayvan’ın Çin olarak tanınması durumunu ortadan kaldırıyor, artık Çin olarak Çin Halk Cumhuriyeti’nin tanınmasını ve Tayvan’ın da bağımsız bir devlet olarak tanınmamasını getiriyordu. Her ne kadar fiiliyatta Tayvan ayrı varlığını sürdürse ve başta ABD olmak üzere Batı tarafından fiili ilişkilerin bir parçası olmaya devam etse de, resmiyette ÇHC’nin Tayvan üzerindeki hakkının tanınıp BM’de bu statünün tescillenmesi büyük bir değişimdi. Şimdi 50 yıldır hüküm süren bu durumun Çin aleyhine değiştirilmesi doğrultusundaki girişimler hız kazanıyor, Tayvan’ın arkasına yığılan emperyalist desteğin tahkim edilmesi süreci ilerliyor. Bunlarla sınırlı kalmayıp Uygur sorununu daha aktif bir şekilde gündeme getirerek Çin’in Uygurlar üzerindeki baskılarının Kongre tarafından kınanması ve yeni yaptırımların gündeme getirileceğinin duyurulmasıyla başlayan yeni bir sayfa açılıyor.

ABD münhasıran Çin’i hedef alan bu gibi adımların yanı sıra, yine Çin’in odağında yer aldığı, ama onunla da sınırlı olmayan kapsama sahip daha büyük yeni adımlar da atıyor bu yeni kriz sürecinde. Bu konuda dikkat çeken son gelişme ABD’nin Açık Semalar Anlaşmasından çekilmesi oldu. Bu adım daha önce Orta Menzilli Nükleer Füzeler Anlaşmasından çekilmesinin bir devamı niteliğinde kuşkusuz. Her iki adım da ABD’nin dünyayı yürürlükteki bir savaş sahası olarak ele aldığının açık kanıtı niteliğinde.

Çin de tüm bu girişimlere karşı Tayvan üzerinden patlayabilecek bir savaş durumuna karşı somut hazırlıklarına hız veriyor. Geçtiğimiz günlerde Şi’nin orduya Tayvan odaklı bir savaşa hazırlanmaları talimatını vermesi bunun bir ifadesiydi. Aynı doğrultuda atılan ve belki çok daha ciddi bir diğer adım olarak, meclisten çıkarılan yeni ulusal güvenlik yasasıyla Hong Kong’un özel statüsünün içerdiği özerkliğe yeni bir darbe indirildi. Böylece Çin bu her iki cephede de ağırlığını koyup ABD kuşatmasına pabuç bırakmaya niyeti olmadığını gösterdi.

ABD hegemonyasının bir gerileme içinde olduğunu uzun süredir vurguluyoruz. Çin’in son çeyrek yüzyıldaki olağanüstü yükselişi zaten bunun önemli bir göstergesi. Ekonomik büyüklükte ikincilik basamağına, üretimde ise birinci sıraya yükselmesi, ileri teknoloji alanında büyük atılımlar yaparak belirli alanlarda dünyada lider pozisyonlara doğru ilerlemesi uzun süredir ABD emperyalizmi için ciddi bir endişe kaynağıdır. Bu atılım Çin’in Avrasya ve Afrika bölgesinde yürüttüğü geniş kapsamlı yatırımlar, altyapı çalışmaları ve küçük ülkeleri kendi yörüngesine sokacak nitelikte hamlelerle daha da pekişmektedir. ABD bu durumu telafi etmek, sınırlandırmak, mümkünse bertaraf etmek için telaş içinde bastırıyor. Özellikle ticaret ve ekonomik ilişkiler alanında başlatılan Çin’e bağımlılığı sonlandırma girişimi bunda önemli bir ayağı temsil ediyor. Ama bu girişim aynı zamanda bir çaresizliği ve genelde kapitalizmin çıkmazlarından birini ortaya koyuyor.

Kapitalizmin ideolojik alâmetifarikalarından biri olan ekonomik serbestliğin, serbest ticaretin başlıca şampiyonu ve hamisi olan ABD, şimdilerde buna umarsızca kısıtlamalar getirmeye çalışırken, Çin dünya üzerinde serbest ticaretin bayraktarı olarak sahne almaktadır. Elbette Çin Trump’ta temsil olunan ABD sermayesinin belirli kesimlerinin sınırlandırıcı ve kısmen korumacı girişimlerinin karşısında duran tek güç değil. Başta Almanya olmak üzere kapitalizmin uluslararası kuruluşları Trump’ın yaklaşımına karşı çıkıyorlar. IMF başkanı bu konuda sık sık uyarılarda bulunarak Trump eğiliminin dizginlenmesi çabalarına ön saflarda katılıyor.

Daha önce ABD içinde başka sermaye kesimlerinin de Trump’ın bu tür eğilimlerine direndiğini ve farklı bir yol izlemeye çalıştığını belirttik. Burada bir kapışma yürümektedir. Ama mesele sadece bir kapışma meselesi de değildir. Kapitalizmin geldiği aşamada ulaşılan küreselleşme düzeyinden genel anlamda geriye gidilmesi mümkün değildir. O yüzden ABD’de devlet içinde de Çin konusunda Trumpçı şahin kesimlerle “serbest ticaretçi” kesimler arasında bir çekişme yaşanmakta, Trump başa geldiğinden bu yana Çin’den çıkış doğrultusunda bastıranlar dışarıya yansıttıkları kadar büyük gelişmeler kaydedememektedirler. Geçtiğimiz günlerde bu konuyu irdeleyen Reuters’ın devlet içindeki yüksek görevlilerle, müsteşarlarla vb. yaptığı görüşmeler üzerinden de ortaya serdiği üzere, hayatın gerçekleri ağır basmakta, bu konuda şahinlerin arzu ettikleri düzeyde bir kopma olamamaktadır. Ancak aynı haber-incelemede de ortaya konduğu gibi, şahinler salgın sürecini büyük bir fırsat olarak görmekte ve daha fazla bastırmaktadır. Bir yandan Trump şu ana kadar 370 milyar dolar tutarındaki ek vergi paketlerine ilave olarak yeni bir gümrük vergisi paketi daha getireceğini açıklarken, konunun uzmanı yüksek düzey devlet görevlilerinden biri üretimin Çin’den çıkarılması konusunda mealen “titiz bir dikkatle hareket etmek zorundayız, ince ayar yaparak nelerin ayrıştırılabileceğine bakıyoruz” diyor. 3-4 yıldır üzerinde harıl harıl çalışılan konuda gelinen nokta budur!

Tabii burada önemli bir noktayı açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Trump’ın propaganda ettiği politika üretimin ABD topraklarına geri getirilmesiydi. Söz konusu sermaye kesimlerinin eğilimleri doğrultusunda yapılan baskılar sonucunda olduğu kadarıyla yaşanan ise Çin’den çıkarılabilen üretim birimlerinin ABD topraklarına getirilmesi değil, yine diğer ucuz emek cenneti Uzakdoğu ülkelerine kaydırılması oldu. Bundan sonraki süreçte de bu eğilimin belli ölçüde güç kazanması mümkün görünmektedir. Trump yönetimi de, Japon devleti örneğindeki gibi diğer kapitalist güçler de, bu konuda kapitalistlere yağlı teşvik paketleri, fonlar oluşturuyorlar. Bu bakımdan denebilir ki evet belli düzeyde bir Çin’den çıkış girişimi başlamıştır, ama ne bunun kapsamı propaganda edildiği düzeydedir ve olabilir, ne de çıkan üretimin dişe dokunur bölümü “anavatana” gelmektedir. Çin’den çıkanlar başka ucuz emek deposu ülkelere yönelmektedirler.

Bu konu göründüğünden çok daha karmaşıktır. Her yönüyle bu yazı kapsamında ele alamasak da çarpıcı diğer birkaç noktayı belirtmekte yarar var. Çin’de üretim yapan yabancı şirketler çoğu durumda bunu tek başlarına değil Çinli şirketlerle ortaklık içinde yapmaktadırlar. Dolayısıyla olabildiği ölçüde “Çin’den çıkış” bu Çinli ortak şirketlerle birlikte gerçekleştirilmektir. Ya da ABD pazarına üretim yapan doğrudan Çinli şirketler de kendi üretim birimlerini diğer ülkelere kaydırarak yaptırımlardan kurtulmaya çalışmaktadırlar. Bir başka çarpıcı örnek de çok sansasyon yaratan Huawei sorunundan verilebilir. Huawei sorunu koskoca ABD’nin bir şirkete kafayı takması sorunu değildir kuşkusuz. Huawei Çin’in emek yoğun sektörler için üretim üssü işlevi görmesinin çok ötesinde bir noktaya gelişini simgeleyen, yüksek teknoloji alanında dünya ölçeğinde bağımlılık ilişkileri yaratacak ölçüde öncü rol oynama düzeyine ulaştığını gösteren önemli bir olgudur. Konunun ABD’nin askeri üstünlük ve avantajlarını zedeleyecek boyutlar içermesi de cabası. Bu gerçekler Huawei karşıtı Haçlı seferinin köklerini açıklamaktadır. Peki bu konuda gelinen noktada, Huawei’ye önemli darbeler vurulmakla birlikte, ABD’nin yakınlarda Huawei’ye verilen lisansın süresini bir kez daha uzattığını öğrendiğinizde ne düşünürdünüz? Ya da Boris Johnson liderliğindeki Trump ortağı İngiltere’nin 5G konusunda Huawei’ye bağımlılığı ancak yüzde 35 düzeyine indirme hedefini koyarak planlama yaptığını duyduğunuzda?

Bizim aklımıza öncelikle Manifesto’daki şu parlak satırlar geliyor: “Eski yerel ve ulusal kapalılığın ve kendi kendine yeterliliğin yerini, ulusların çok yönlü ilişkilerinin, çok yönlü karşılıklı bağımlılığının aldığı görüyoruz.” Salgın süreci, Çin’e bağımlılık dolayısıyla “bu kadar küreselleşmenin ne denli zararlı” olduğunu gösterdi şeklindeki vaveylanın boş laf kalabalığı olduğunu ve aynı zamanda gerici niteliğini anlamak zor değildir. Bazı açılardan bugünkü koşulları ve tartışmaları andıran 1930’ların dünyasındaki bu konuya eğilme zorunluluğunu duyan Troçki Milliyetçilik ve Ekonomik Yaşam adlı yazısında şunları söylemişti: “İnsanlığın tarihsel yükselişini sağlayan şey, mümkün olan en yüksek miktarda ürüne en az emek harcayarak ulaşma dürtüsüdür. Kültürel gelişimin bu maddi temeli bize toplumsal rejimleri ve politik programları değerlendirebileceğimiz en esaslı kriterleri de sağladı. İnsan toplumu alanında emeğin üretkenliği yasası, mekanikteki yer çekim yasası ile aynı önemdedir. Köleliğin yamyamlık, serfliğin kölelik, ücretli emeğin serflik karşısındaki zaferi tarafından tayin edilen, gelişimin dışında kalmış toplumsal oluşumların yok oluşu ancak bu acımasız yasanın kanıtıdır. Emeğin üretkenliği yasası, yolunu, düz bir hat üzerinde değil, çelişik bir tarzda, ani hamleler ve geri çekilmelerle, sıçramalar ve zikzaklarla, yolu üstündeki coğrafi, antropolojik ve toplumsal engelleri aşarak bulur. Tarihte bu kadar çok olan «istisnalar», gerçekte sadece «kuralın» kendine özgü kırılmalarıdır. (…) Toplumun ve ekonominin yapısında radikal değişiklikler olmalıdır. Fakat yeni yöntemler eski alışkanlıklarla ve sonsuz kez daha önemlisi, eski çıkarlarla çelişmektedir. Emeğin üretkenliği yasası, kendisinin diktiği duvarları azgınca dövüyor. Modern ekonomik sistemin muazzam krizinin temelinde yatan şey işte budur.” (kaynak: marksist.com)

Uluslararası işbölümüne dayalı olarak ulaşılan emek üretkenliği düzeyine dar ulusal sınırlar içinde ulaşılamaz. Üretici güçler ulusal sınırları aşalı çok olmuştur. O nedenle küreselleşmenin ortadan kalktığı söylemi aldatıcı bir söylemdir. Kapitalizmin tarihinde zaman zaman kapanma eğilimleri baş gösterdiyse de sermayenin ana işleyiş dinamiği daima küreselleşme doğrultusunda olmuştur. Bugünlerde özellikle Çin ve ABD’nin odağında yer aldığı ticaret savaşları çerçevesinde işlemekte olan eğilimler ise gerçekte küreselleşmenin ortadan kalkmakta olduğuna değil, yukarıda somut olgular temelinde açıklamaya çalıştığımız üzere sadece küresel tedarik zincirlerinin bir bakıma yeniden haritalandırılmaya çalışıldığına, bu zincirlerde bazı kısmi coğrafi kaymaların yaşanmakta olduğuna işaret etmektedir. Yani ABD öncülüğünde başlatılan savaşla, son çeyrek yüzyıldır Çin’in ağda tuttuğu yerin yeniden belirlenmeye çalışıldığı bir süreç yaşanmaktadır diyebiliriz. Unutulmaması gereken bir nokta, kapsamı sınırlı tüm bu girişimlerin bile çözümsüz çelişkilerle yüklü olduğudur.

Emek üretkenliğinin tarihsel gelişim sürecinde her ne kadar zaman zaman gerilemeler, zikzaklar olsa da akış yönü ileriye doğrudur. Kapitalistleri, başlangıçta kapitalist bile olmayan ve hatta söylemde kapitalizme düşman bir ideolojiye dayalı bir rejimin olduğu Çin’de devasa boyutlara ulaşan yatırımlar yapmaya iten, işte bu büyük tarihsel ekonomik yasadır. Bu yasanın tersine işletilmesi mümkün değildir, anakronizmdir. O nedenle son tahlilde bu yasanın işleyişi nedeniyle sermayenin belli kollarının zarara uğraması karşısında bunu sınırlamaya dönük girişimler çözümsüz çelişkilerle yüklü olmaya mahkûmdur.

Trump’ın küreselleşmeyi ortadan kaldırmaya çalıştığını söylemek doğru değildir. Onun yapmaya çalıştığı şey ABD’nin, ama özellikle kendisinin doğrudan temsilcisi olduğu sermaye kesimlerinin, yeniden avantajlı pozisyonlar elde ettiği yeni tür bir küreselleşmeyi tesis etmektir. Bu nedenle mevcut halleriyle kendi çıkarına işlemeyen tüm uluslararası kurumlara saldırıyor, son örneği DSÖ olmak üzere bu kurumlardan çıkıyor vs. Bu doğrultuda son gelişmelerden biri onun yaklaşımının özel niteliğini aslında çok net biçimde ortaya koyuyor. G7’nin mevcut haliyle dünyadaki gelişmeleri temsil etmediğini ve dolayısıyla artık anlamını yitirdiğini ileri süren Trump, ilginç biçimde grubun genişletilerek Rusya, Avustralya, Hindistan ve Güney Kore’yi de içine alması gerektiğini söyledi. Burada dünyanın ikinci büyük ekonomisi ve en büyük üreticisi Çin’in dışarıda bırakılıp Hindistan’ın ve yanı sıra kendi özel müttefikleri Güney Kore ve Avustralya’nın önerilmesi manidardır. Rusya’nın önerilmesi ise onu Çin’den koparma doğrultusunda yapılan bir hamledir. Tablo açıktır: küreselleşme, ama benim istediğim gibi!

Bu arada planlı G7 zirvesinin ertelenmiş olduğunu ve Trump’ın zirveyi yeni tarihle ABD’de toplamak üzere yaptığı davetin Merkel tarafından reddedildiğini hatırlatalım. Bu, salgın bahanesi arkasına saklanmış Alman emperyalizminin tavrıdır. Salgın maskeli kriz sürecinde AB’nin dağılma eğilimleri güç kazandığı için bunlarla da boğuşmak zorunda olan Alman emperyalizmi görünüşe göre İngiltere safrasından da kurtulduktan sonra Fransız emperyalizmiyle birlikte yeni bir yol çizmeye çalışmaktadır. Fransız maliye bakanı pandeminin AB’ye “ABD ve Çin arasında bir ekonomik ve politik süper güç olma” yolunda tarihsel bir fırsat sunduğunu ilan etti. Diğer yandan AB’nin rekabetten sorumlu komiseri üye devletlere pandemi sürecinde zor duruma düşüp değerleri azalan şirketlerini Çin’e kaptırmamak için bu şirketlerin hisselerini satın alma çağrısı yaptı. Dolayısıyla herkes kendi işine nasıl geliyorsa öyle bir “serbest rekabet” ve küreselleşme istiyor. Bu da çelişkileri daha fazla derinleştirip, kapitalizmin çözümsüz sorunlar yumağına yenilerini ekliyor.

Burada birkaç düzeyde ele almaya çalıştığımız sermaye içi çekişme ve çelişkiler kapitalizmin mevcut krizinin ne denli derin olduğunu bir kez daha gösteriyor. Sermayenin farklı kesimleri ve eğilimlerinin kendi çıkarları doğrultusunda toplumları, devletleri, ekonomiyi vs. sağa sola çekiştirmeleri ortaya tam bir tıkanıklık ve dağınıklık manzarası çıkarmaktadır. Herhangi bir kesimin tasarladığı ve uygulamaya çalıştığı politikalar boşa düşebilmekte ya da ters tepebilmektedir. ABD’de yaşanan ve şimdilik kısmen diğer bazı ülkelere de yansıyan isyan dalgası bunun güzel bir ispatıdır. Kapitalizm tüm bu çelişkiler yumağı içinde yol almaya çalışmaktadır, ama bu çabanın tarihsel ömrünü doldurmuş habis bir bunağın kendini hayatta tutmak için şirret çabalamaları olduğunu unutmamak gerekir. Gitgide artan ölçüde gezegenin genelinde geniş emekçi kitleler sistemin tıkanıklığını, çıkışsızlığını hissediyorlar. Bu his başka bir dünyanın gerekliliği hissini de besliyor kuşkusuz. ABD’de patlayan isyanın hızla yaygınlaşması ve radikalleşmesi zamanın epeyce olgunlaştığına dair anlamlı bir kanıt sunuyor.


[*]      1949 Çin Devrimiyle birlikte Komintang yenilgiye uğrayarak Çin’in bir parçası olan Formoza adasına çekildiğinde ortaya Çin’i temsil iddiasıyla iki devlet çıkmış oldu. Kapitalist dünyanın tamamına yakını 1971’e kadar adadaki devleti Çin Cumhuriyeti ya da Tayvan adıyla Çin’in temsilcisi olarak kabul etti. ABD’nin SSCB’ye karşı Soğuk Savaşında Çin’le yakınlaşma ve ittifak sürecinin bir ürünü olarak 1971’de bu durum değişti. BM’de Çin’in sandalyesi ÇHC’ye verildi ve kapitalist ülkeler de artık ÇHC’yi tanıdılar. Ancak bu ne diplomatik planda Tayvan’ın “işgalci” ya da “gayrimeşru” olarak tanınması anlamına ne de uluslararası arenadan tümüyle silindiği anlamına geldi. 193 BM üyesi devletin 14’ü Tayvan’la resmi diplomatik ilişkiyi sürdürdüğü gibi birçok başka devlet de çeşitli biçimler altında ilişkiler yürütmektedir.