Navigation

Koronavirüse Karşı İşçi Sınıfının Bağışıklık Sistemi Örgütlü Olursa Güçlenir!

Yeni tip koronavirüs hastalığı (Covid-19) dünya ölçeğinde yayılırken, egemenler toplumu bir korku tüneline itmeye, baskı ve yasakları, anti-demokratik uygulamaları, ekonomik krizin ağır sonuçlarını koronavirüs üzerinden meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Türkiye’de koronavirüs vakası tespit edildiğinin açıklanmasının ardından insanların marketlere koşması, yaşlı insanların kolonya kuyruklarında bitap düşmesi topluma nasıl bir korku salındığının göstergesidir. Korkutulan ve paniğe sürüklenen bir toplumda insanlar doğru düşünemez ve egemenlerin yalanlarını sorgulamadan kabul eder.

Evet, koronavirüs hastalığa neden olan bir virüstür ve bu virüsün yayılmasına karşı gerekli önlemler hızla alınmalı, etkin bir şekilde mücadele edilmelidir. Ama unutmayalım ki virüsün küreselleşip yaygınlaşmasının nedeni, tüm ülkelerde sermayenin çıkarları temelinde sağlık hizmetlerinin çöküşe sürüklenmesi, kalitesiz ve paralı hale getirilmesidir. Tüm salgınlar gibi Covid-19 da esas olarak emekçileri vuruyor. Zenginler, doktorlarını da yanlarına alarak şimdiden kentlerden uzak sığınaklarına kapanırken, yüz milyonlarca emekçi en temel sağlık hizmetlerine bile ulaşamıyor. Covid-19 ile mücadele ettiklerini söyleyip korku imparatorluğu yaratan egemenler, nedense sağlık hizmetlerinin kapsamını genişletip tüm sağlık hizmetlerini parasız olarak sunmayı gündeme getirmiyorlar!

Kapitalizmin görme dediğini gör!

Şu ana kadar birçok ülkede olağanüstü hal ilan edildi. Fransa ve Yunanistan’da olduğu üzere, işçi sınıfının grevlerinin sürdüğü ülkelerde meydanlar bir anda boşaldı. Türkiye dâhil birçok ülkede mitingler ertelendi. Sermaye sınıfı, Covid-19’u bahane ederek esnek çalışmayı daha fazla yaygınlaştırmanın, karantina uygulanan ülkelerde işe gitmeyen işçilerin ücretlerinden kesinti yapmanın peşinde!

Kapitalizm tarihsel bir sistem kriziyle boğuşuyor. Sistemin bağrında biriken ve uzun süredir ertelenmeye çalışan sorunlar patlamaktadır. Şimdi koronavirüs ile kapitalizmin doğurduğu krizin üzerini örtmek, sistemin sorgulanmasının önüne geçmek istiyorlar. Önümüzdeki dönemde işten atmalar gündeme geldiğinde suçu Covid-19’a yükleyip kapitalist sistemi aklamaları, durumu normal göstermeye çalışmaları şaşırtıcı olmamalıdır. Koronavirüs, şimdiden ticaret savaşının ya da emperyalist kapışmanın bir aracına dönüştürülmüştür. Bu durum, Covid-19’a yalnızca hızla yayılan bir virüs olarak bakılamayacağını, alındığı söylenen önlemlerin sorgusuz sualsiz kabul edilemeyeceğini ortaya koyuyor. İnsanı değil kârı esas alan kapitalist düzende egemenlerin topluma gerçekleri söylediğini düşünmek saflık olur.

Sermaye sınıfı, 1980’lerin başından bu yana tüm dünyada kamu hizmetlerine saldırıyor. Birçok kamu hizmeti gibi sağlık hizmetleri de kısılıyor, işçi sınıfının sosyal haklarına ağır darbeler vuruluyor. Kapitalist neo-liberal programlar sonucunda sağlık hizmetinin kapsamı daraltılmış, kalite düşürülmüş ve sağlık hizmeti büyük ölçüde özelleştirilerek paralı hale getirilmiştir. Mesela Çin’den sonra Covid-19’un en fazla etkili olduğu İtalya’da sağlık sistemi adeta çökmüştür. 1980’de 100 bin kişiye 922 yatak düşerken, bu rakam bugün 262’ye gerilemiştir. Son 10 yılda devlet hastanelerinde 70 bin yatak azalmıştır. Bunun anlamı hastanelerin kapanması, sağlık hizmetlerinin daralmasıdır. Nitekim yine son 10 yılda sağlık çalışanlarının sayısında 50 bin kişilik azalma olmuştur. İşte sağlık sistemindeki bu felçleşmeden dolayı, Covid-19 şüphesiyle hastanelere yığılan insanlara bakılamıyor. Yaşlılar ölüme terk edilirken, koronavirüsten kaynaklı zatürre hastaları evlerine gönderiliyor. İtalya örneği de gösteriyor ki Covid-19’u bir felâkete dönüştüren kapitalizmdir.

Covid-19 yalnızca bir hastalık değil!

ABD’de Covid-19’un aslında Ocak ayında tespit edildiği ama Trump yönetiminin hastalığın tespit edilmesinin ve yayılmasının önlenmesi için gerekli önlemleri almadığı, bunun için kaynak aktarmadığı anlaşılıyor. Bu ülkede 30 milyondan fazla insanın sağlık sigortası yoktur. Sağlık sigortası olanların önüne ise dünya kadar kıstas ve kısıtlama konarak sağlık hizmetine erişim engellenmektedir. Sistem, hastaların özel hastanelere gitmeye zorlanması üzerine kurulmuştur. Kapitalizmin “parası olmayan ölsün” anlayışı, belki de en iyi ABD’de can buluyor. Covid-19’a karşı gerekli kaynakları ayırmayan Trump yönetimi, şimdi olağanüstü hal ilan etmiştir. Böylece hastalığı durdurma bahanesiyle istediği düzenlemeleri hayata geçirebilecektir. Nitekim ekonomide meydana gelen sarsıntıyı önlemek için şimdiden 50 milyar dolar kullanacağını açıklamıştır. Bu paranın doğrudan tekellerin kasasına gideceğinden kimsenin şüphesi olmasın!  

Emperyalist devletler, Covid-19’u birbirlerini sıkıştırmak ve ekonomik olarak geriletmek için kullanıyorlar. Çin’e karşı ticaret savaşı yürüten Trump yönetimi, bu hastalığı da Çin’i sıkıştırmak için kullanmak istemiştir. Keza Trump’ın AB ülkelerinden Amerika’ya yapılacak seyahatleri 30 gün boyunca yasaklaması ama İngiltere’yi bunun dışında tutmasının nedeni, gerçekte Covid-19 değildir. Trump’ın amacı AB ülkelerini ve özellikle Almanya’yı sıkıştırarak taviz kopartmaktır. AB’nin otomotiv tekelleri Amerikan iç pazarında önemli bir ağırlığa sahiptir ve Trump, gümrük vergilerini yükseltmekle tehdit ederek, hem bu ülkelerin ABD mallarına koydukları vergileri düşürmelerini ve hem de daha fazla mal almalarını istiyor.

İran da ABD’nin hedefindedir. ABD’nin ağır ekonomik yaptırımları altında boğulan İran’da da Covid-19 yayılmaktadır. İran’daki molla rejimi, yıllardır emekçilere kan kusturuyor; doğru düzgün, kapsamlı ve teknik yeterliliği olan sağlık hizmeti sunmuyor. İranlı egemenler, bir taraftan kasalarını doldururken, öte taraftan da işçi sınıfının sırtından kazandıkları kaynakların bir kısmını Ortadoğu’daki nüfuz savaşına ayırıyorlar. ABD emperyalizmi, İran’ın bölgedeki etkisini kırmak amacıyla bu ülkeye karşı ağır ekonomik yaptırımlar uyguluyor. Covid-19’un patlamasıyla İran’daki çürük sağlık sistemi tam anlamıyla çökmüş gözüküyor. Ekonomik kuşatma altındaki İran tıbbi malzemelere yeterince ulaşamıyor. ABD yönetimi ise İran’ı dize getirmek için Covid-19’un yıkıcı etkisini bir fırsata dönüştürmeye çalışıyor.

Elbette Covid-19’u kapitalist çıkarları doğrultusunda kullanan yalnızca Trump değil. Fransa’da Macron yönetimi, bu hastalığı kullanarak işçi sınıfının emeklilik yasasına karşı giriştiği mücadeleyi kırmaya çalışıyor. Hastalık Çin’de 2019’un sonunda ortaya çıktı. Üç ay boyunca gerekli önlemleri almayan, durumu savsaklayan Fransız egemenleri, vakalar görülmeye başlanınca birdenbire alarm zillerine bastılar! Covid-19’a karşı açıklanan sert önlemlerin hedefi, aynı zamanda toplumda korkuyu körükleyip kitleleri evlerine kapatmaktır. Fransız işçi sınıfı, 4 Aralıktan bu yana emeklilik yaşının yükseltilmesine karşı grev yapıyor, meydanları dolduruyordu. Macron’un sarayını kuşatan işçi sınıfı, şimdi yaratılan korku ve panik nedeniyle meydanları boşaltmış ve fiilen greve son vermiştir. Önümüzdeki dönemde, yeni koronavirüse “Macron’u kurtaran virüs!” denmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Egemenler, virüsü bile kendi çıkarları için “Allah’ın lütfu”na dönüştürürken, yeterince örgütlü olmayan işçi sınıfı buna gerektiği gibi yanıt veremiyor.

En başta da ifade ettiğimiz gibi, evet yeni koronavirüs diğer virüsler gibi hastalığa yol açan bir virüstür ama bu virüs toplumun korkutulup sindirilmesi, olağanüstü koşulların topluma kanıksatılması için kullanılıyor. Doğa olayları gibi virüsü de bir felâkete dönüştüren kapitalist sömürü düzenidir. Dolayısıyla Covid-19 kapitalizmden daha tehlikeli değildir.

11 Eylül 2001’de New York’ta İkiz Kulelerin uçaklarla yıkılmasından sonra ABD emperyalizminin, “uluslararası terörizm” öcüsüyle toplumu nasıl korkutup paniğe sürüklediğini, Afganistan ve Irak’a karşı başlatılan savaşın yolunu nasıl döşediğini hatırlayalım. Bu dönemde tüm dünyada, “uluslararası terörizm” bahane edilerek demokratik haklar kısıtlandı ve polis devleti uygulamalarına hız verildi. Keza 2015’te Avrupa ülkelerinde birdenbire IŞİD saldırıya geçti ve günlerce sokağa çıkma yasağı uygulandı. Fransa’da aylarca olağanüstü hal ilan edildi. AB ülkelerinin istihbarat servislerinin IŞİD’in saldırı düzenleyeceğini bilmemesi mümkün müydü? Elbette biliyorlardı. Ama terörizm korkusuyla toplumu sindirip anti-demokratik yasaları devreye soktular.

İşçi sınıfının bağışıklık sistemi örgütlü olursa güçlenir!

Patronlar sınıfı son teknolojiyle donatılmış lüks konutlarında zevkusefa içinde yaşıyor, her türlü sağlık hizmetine ulaşabiliyor. Emekçi kitleler yetersiz, kirli ve mikrop yuvasına dönüşen toplu taşıma araçlarında balık istifi yolculuk yaparken, onlar özel uçaklarıyla seyahat ediyorlar. Tüm hastalıklarda olduğu gibi Covid-19’a karşı mücadelede de insanın bağışıklık sisteminin güçlü olmasının son derece etkili olduğu söyleniyor, tavsiyeler veriliyor. Peki, işçi ve emekçi kitleler yeterli beslenebiliyorlar mı? Hayır! Dünya genelinde vahim bir durum yaşanıyor. Her 5 saniyede bir, 10 yaşın altında bir çocuk açlıktan ölüyor. 2 milyar insan günde 1,90 ilâ 3,20 dolar arasında bir gelirle yaşamaya çalışıyor. Yani milyarlarca insan açlık çekiyor. Üstelik bütün bunlar daha iyi bir dünya kurmanın imkânları varken oluyor.

Ulusal ve uluslararası düzen kurumları sürekli “ellerinizi yıkayın” ezberini yineliyor. Oysa BM Çocuklara Yardım Fonuna göre (UNICEF), dünya ölçeğinde 3 milyar insanın, yani dünya nüfusunun yüzde 40’ının yaşadığı mekânda ellerini su ve sabunla yıkayacağı lavabo bulunmuyor. Dünya nüfusunun yarıdan fazlasının herhangi bir sosyal güvencesi yok. Bu düzen, parası olmayana yaşam hakkı tanımıyor. Asya’dan Afrika’ya yüz milyonlarca insan en temel sağlık hizmetine ulaşamıyor. 2014’te Afrika’da Ebola salgını patladığında binlerce insan, sağlık hizmetine ulaşamadığı için hayatını kaybetti. Yoksul kara derililerin olduğu bölgelerde kapsamlı ve donanımlı sağlık hizmeti yoktu. İnsanlar sağlık hizmetlerine ulaşamıyordu, ulaşsalar da paraları yoktu. O gün olduğu gibi bugün de yoksullar ölmeye devam ediyor.

Egemenler, toplumu paniğe sürükleyerek insanların düşünme sistemlerini devre dışı bırakıyor ve herkesi kendi başına hareket etmeye yönlendiriyorlar. Oysa milyarlarca insanın kaderini ortaklaştıran bir hastalık bireysel önlemlerle engellenemez. Salgının önlenmesi için en başta sağlık hizmetlerinin kapsamı genişletilmeli, sağlık hizmetlerine ulaşım kolaylaştırılmalı ve parasız olmalıdır. İlaç tekellerinin değil emekçilerin sağlığı esas alınmalıdır. Covid-19 dâhil bu tür hastalıklara karşı geliştirilen aşılar ve ilaçlar ücretsiz sunulmalıdır.

Bugün Türkiye’de her yıl 2 bine yakın işçi iş cinayetlerinde yaşamını kaybediyor. Çünkü işyerlerinde işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri alınmıyor. Sermaye sınıfı, temiz tuvaletleri bile işçilere fazla görüyor. Yemekhanelerin böcek kaynadığı, yemeklerden kurt çıktığı, tuvaletlerin temizlenmediği, kısacası en temel sağlık önlemlerinin alınmadığı koşullarda işçilerin bireysel tedbirleri yeterli olamaz! Hastalık toplumsaldır ve ancak toplumsal olarak yenilebilir. İşçi sınıfı örgütlü olursa, işyerlerinde ve toplumsal hayatın diğer alanlarında gerekli önlemlerin alınmasını sağlayabilir.

İşçi sınıfı örgütsüz olduğu müddetçe sermaye sınıfının hiçbir saldırısına yanıt veremez. İşçi sınıfının bağışıklık sistemini güçlendirecek olan örgütlülüğü ve sermaye sınıfının yalanlarına karşı uyanık olmasıdır!


İnsanlığın kaderi ortaktır

Tarih boyunca birçok salgın yaşanmıştır ama özellikle 2000’li yıllardan sonra ortaya çıkan salgınlar hızla küresel bir boyut kazanmaktadır. Koronavirüs ailesinden kaynaklanan SARS, 2003’te Hong Kong’dan dünyaya yayılmıştı. Onu Kuş Gribi, Ebola, MERS, Domuz Gribi izledi ve 2019 sonunda ise Covid-19 ortaya çıktı. Ölümcül virüs salgınlarının ardı ardına gelmesi tesadüf mü? Elbette değil. Kapitalist sistem doğası gereği nüfusun büyük bölümünü daracık toprak parçalarında bir araya gelmeye zorluyor, milyonlar kentlere yığılıyor. Dünya ölçeğinde kent nüfusu kırsal nüfusu geride bırakmıştır ve kentler hızla şişmeye devam ediyor. 4 milyardan fazla insan, dünyadaki toplam kara parçasının yalnızca yüzde 1’lik bölümünde yaşıyor. Milyonlarca emekçi neredeyse hiçbir altyapısı olmayan kent varoşlarına yığılıyor. Temiz suya ve sağlık hizmetlerine ulaşamıyor. Bu kötü koşullar yeni hastalıklara davetiye çıkardığı gibi, ortaya çıkan hastalıkların da hızla yayılmasına neden oluyor.

Covid-19’un ortaya çıktığı söylenen Çin’in Wuhan kenti, son yıllarda hızla büyüyerek bir sanayi kenti haline gelmiştir. Özellikle 2000 dönemecinden bu tarafa Çin, dünyanın atölyesi konumundadır. Yüz milyonlarca insan (nüfusun yüzde 60’ı) kentlere yığılmıştır. Uluslararası sermaye için Çin, ucuz işgücünün kaynağıdır. Daha fazla artı-değer ve kâr elde etmek isteyen sermaye sınıfı, Çin işçi sınıfını iliklerine kadar sömürmektedir. Sermayenin zincirlerinden boşalmış kâr hırsı hiçbir sınır tanımıyor. Yalnızca Çin’de değil tüm dünyada ormanlar ve doğal yaşam tahrip ediliyor. Doğal yaşamın yok edilmesi, buraların tarıma ve yerleşime açılması, yabani hayvanlarla insanların temasını daha fazla kaçınılmaz hale getiriyor. Yabani hayvanlardan insana bulaşan virüsler, milyonlarca insanın bir arada yaşadığı kentlerde hızla yayılıyor.

Kapitalizmin gerçek anlamda küresel boyut kazanmasıyla, dünya nüfusunun kaderi de gerçek anlamda ortaklaşmıştır. Covid-19 salgınının ortaya çıkmasından önce Çin’den dünyanın 700 ayrı noktasına uçak kalkması, dünyanın nasıl bütünleştiğini ortaya koyuyor. Kapitalizm milyonları kentlere toplamış, dünya nüfusunun hareket ve etkileşimi alabildiğine artmıştır. 7,7 milyar insanın kaderi ortaktır ama böylesi hastalıklar karşısında her ülke ayrı hareket ediyor ve hatta emperyalist güçler, bu hastalığı birbirlerini sıkıştırmak için kullanıyorlar. Yani insanların sağlığı kapitalist devletlerin ve sermaye sınıfının umurunda değil. Dünya nüfusu bu kadar iç içe geçmesine ve son 17 yılda en az 5 küresel salgın ortaya çıkmasına rağmen, insanlığın içinde bulunduğu duruma uygun sağlık önlemleri alınmamıştır, alınmıyor.