Navigation

Burjuvaziye “Büyük Bir Savaşın İçindeyiz” Dedirten Hakikat

Hangi güncel sorunu ele alırsak alalım, kapitalizmin insanlığın geleceğini tehdit eden küresel bir canavara dönüştüğü gerçeğiyle karşılaşıyoruz. 21. yüzyıl, kapitalizmin yarattığı küresel felâketlerle adeta kapitalizmin kıyamet çağına dönüşmüş durumda. Kapitalizm kendi haline bırakılırsa modern insanlığın yeni bir yüzyılı olmayacak. Ya kapitalizm kendisiyle birlikte doğayı ve dünya üzerindeki insanları bir çöküşe sürükleyecek ya da işçi-emekçi kitleler onu yıkıp sınıfsız ve sömürüsüz bir geleceği kendi elleriyle yaratacaklar. Başka seçenek yok, zaman daralıyor!
(Elif Çağlı, “Çürüyen Kapitalizm”, Kasım 2007)


Milenyum dönemecinden bu yana tarihsel sistem krizi içinde debelenen kapitalizm, her biri bir öncekinden daha derin ve şiddetli seyreden ekonomik krizlerle, Üçüncü Dünya Savaşına dönüşen emperyalist paylaşım savaşıyla, tüm dünyada yükselişe geçen faşizmle, küresel ekolojik krizle ve birbiri ardına patlayan isyan dalgalarıyla her alanda bir olağanüstülük tablosu sergiliyor. Dünyanın birkaç hafta içinde sürüklendiği mevcut durumsa bu açıdan zirve yapmış görünüyor. Tarihinin en büyük ekonomik kriziyle sarsılan kapitalizm, tıkanmış bir kanalizasyon sistemi misali bütün pisliğini ortalığa saçıyor. Kapitalizm Çıkmazda adlı yazısında Elif Çağlı şöyle diyordu:

“Tarihsel açıdan umutsuz bir tükeniş noktasına sürüklenen tüm toplumsal formasyonların başına geldiği üzere, kapitalist sistem de artık geleceğe dair umut verememektedir. Kapitalizm, isyan ve öfke ateşi içinde neredeyse tüm dünyada peşpeşe dalgalar halinde sokaklara taşan kitleleri yatıştıracak reform kapasitesine de sahip değildir. Bu durum dünya burjuvazisini daha yıkıcı, daha gaddar ve o kadar da daha yalancı tutumlara sürüklemektedir. Gerçekte böylesi momentler egemen sınıfların güçlülüğüne değil, tarihsel çıkışsızlığına ve aczine işaret ederler.” 

İşte bu çıkışsızlık ve acz içindeki burjuvazi, çok daha ciddi salgın hastalıklarda bile tarihi boyunca böyle bir tutum takınmamışken, bugün milyarlarca insanı paniğe sürükleyerek küresel ölçekte bir kâbus senaryosunu hayata geçiriyor. Kapitalizm, kuburunun tıkanıklığını bir nebze de olsa açmak için Covid-19’a sarılırken, Elif Çağlı’nın dile getirdiği gibi yıkıcılıkta, gaddarlıkta ve yalancılıkta sınır tanımıyor. Küresel çöküşün yol açtığı yıkım şimdiden çok sayıda şirketin iflas etmesine, on milyonlarca işçinin işsiz kalmasına, işyerleri haftalardır kapalı olan küçük ve orta esnafın kitlesel bir yıkımla karşı karşıya kalmasına yol açtı. En gelişmiş kapitalist ülkelerde bile sağlık sistemi çöktü. Yüz milyonlarca insanı yalanlarla paniğe sürükleyenler, onları orta yerde bırakarak çok daha büyük bir gaddarlık sergilemekten geri durmuyorlar. Ama sadece bu kadar da değil; egemenler çürümüş sistemlerini hayatta tutmak ve kârlarını arttırmak için çok daha büyük yıkımların hazırlığını yürütüyorlar.

Kapitalizmin derin krizlerinin her birine aynı zamanda büyük savaşların eşlik ettiği emperyalizm çağı, daha açılır açılmaz bu zeminde yaşanan iki dünya savaşına tanık oldu. Üçüncüsü ise kapitalizmin artık tarihsel bir sistem krizi içinde olduğu 21. yüzyılda patlak verdi. Milenyumun başlarında gerçekleşen İkiz Kuleler saldırısının hemen ardından ABD “terör” adı altında bir “küresel öcü” ilan ederek Afganistan’ı işgal etti. Çok geçmeden “şok ve dehşet” operasyonu adı altında Irak da işgal edilerek emperyalist paylaşım savaşının en kanlı cephesi açıldı. Üçüncü Dünya Savaşına dönüşen bu savaş bugün esasen Ortadoğu merkezli yürüse de, dünyanın çok büyük bir bölümünü farklı biçimler altında etkisi altına almış bulunuyor. Öte yandan, şiddetlenen ticaret savaşı da emperyalist hegemonya ve paylaşım savaşının doğrudan parçasını oluşturuyor. Üstelik sistem çıkışsızlık duvarlarına çarptıkça bu savaş daha da kızışıyor. Lenin’in dediği gibi, kapitalizmde periyodik biçimde sarsılan dengeyi yeniden sağlamanın, sanayide krizler ve siyasette savaşlardan başka bir yolu yoktur. Tam da bu yüzdendir ki, kapitalizmin küresel ölçekli bir çöküşle sarsıldığı bugünlerde burjuva güçler bu savaşın daha çetin evrelerine hazırlık yapıyorlar. Bu kez Covid-19 perdesinde yürütülen psikolojik savaşın yanı sıra körüklenen milliyetçilik ve militarizm de bunun işaretidir.

Trump’tan Macron’a, Merkel’den IMF’ye sermayenin zirvelerinde döne döne aynı söylemin tekrarlanması tesadüf değildir: “Büyük bir savaşın içindeyiz!” Egemenler virüsü gizli ve görünmez bir düşman, ona karşı yürütüldüğü söylenen mücadeleyi savaş, sağlık çalışanlarını ise cephedeki kahraman askerler olarak nitelendirip milli mücadeleden dem vuruyorlar. Bu militarist dil, megakentlerin ana caddelerinde boy gösteren askeri araçlarla görsel olarak da tamamlanıp zihinlere nakşediliyor. Sadece bunlar da değil, neredeyse bütün ülkelerde olağanüstü hal, sokağa çıkma yasağı ve diğer baskıcı uygulamalar şu ya da bu ağırlıkta devreye sokulurken yüz milyonlarca insan “sizin sağlığınızı düşünüyoruz” denerek eve hapsediliyor. Üstelik bu durumun çok uzun sürebileceği, salgının dalgalar halinde tekrarlamasının güçlü bir ihtimal olduğu söylenerek, söz konusu olağanüstü durum kanıksatılmaya çalışılıyor. Görünen odur ki, burjuvazi Covid-19’u çok yönlü bir silaha dönüştürme ve rakip güçlere olduğu kadar iç düşmana (işçi sınıfına ve diğer emekçi kesimlere) karşı da ustaca kullanma kararlılığındadır!

Egemenler şunu çok iyi biliyorlar ki, “düşman”ın psikolojik olarak çökertilmesi, onun yenilgiye uğratılmasında ve teslim alınmasında çok önemli bir role sahiptir. Bu yüzden özel harp büroları her daim burjuva devlet mekanizmasının kilit unsurlarından birini oluşturmuştur ve burjuva medya da onun bir parçasıdır. Kapitalist sistemin bekasını ve sermayenin çıkarlarını korumak üzere seferber edilen bu aygıtlar, her türlü tehdidi bertaraf etmek için yoğun bir mesai içerisindedirler. Zira sömürüye ve rekabete dayanan ve doğasından kaynaklanan uzlaşmaz çelişkileri yeniden ve yeniden üreten bu sistemin en olağan dönemlerinde bile içten içe yürüyen şiddetli mücadeleler söz konusudur. Dozu değişmekle birlikte kesintisiz yürüyen sınıf mücadelesi de, sermaye grupları arasındaki kesintisiz rekabet de, burjuva devletler arasındaki nüfuz ve çıkar savaşları da bunun ayrılmaz parçasıdır. Ekonomik çöküşle sarsılan günümüz kapitalizmi ise savaşı tüm bu alanlarda bir üst boyuta sıçratacak bir dinamik taşımaktadır.

Hegemonya kavgası daha da kızışıyor

Bugün tüm burjuva devletlerin ve tekelci sermaye gruplarının başlıca güdüsünü, yaşanan krizi en az kayıpla atlatma ve küresel rekabette daha avantajlı bir konuma yükselme arzusu oluşturmaktadır. Bu durum emperyalist güçler arasındaki hegemonya kavgasını da alabildiğine kızıştırmaktadır. Nitekim koronavirüs salgını daha ilk andan itibaren bu kavganın aracına dönüştürülmüştür. Rakip burjuva güçler, birbirlerini yıpratmaya, çelme takmaya ve üstünlüğü ele geçirmek için ön almaya çalışmaktadırlar:

“AB dağılma manzaraları çizip zavallı bir görünüm arz ederken, Çin ve Rusya İtalya’nın yardımına koşarak uluslararası alanda güç gösterisi yapıyor, prestij kazanmaya çalışıyor. Krize karşı mücadelede ABD küresel liderliğe soyunamazken, Fransa ve Almanya İtalya’yı yalnız bırakırken, Çin emperyalizmi, bu krizi kendi lehine çevirme arayışındadır. Çinli egemenler AB’nin kaosa teslim olduğunu, ABD’nin sadece kendini düşündüğünü, oysa krizden çıkmak için uluslararası ölçekte güçlü bir dayanışma inşa etmek gerektiğini söylüyorlar. Çin devleti, Amerika ve Avrupa tekellerinin Çin’deki şirketlerine ait hisse senetlerinin yüzde 30’unu ele geçirmiştir. Yıllardır Batı’daki teknoloji şirketlerini satın alarak, buradaki teknolojiyi transfer etmeye çalışan Çinli egemenler, kuşkusuz bu şirketlerin hisse senetlerini emperyalist kapışmada kullanmaktan geri durmayacaklardır.”[1]

Bu kıyasıya savaşta propaganda çarkları da yalanlar ve manipülasyonlar eşliğinde kesintisiz işlemektedir. Çin’le ABD arasındaki propaganda savaşı bu açıdan tipiktir. ABD’li avukatlar, bu virüsü biyolojik silah olarak üretip tüm dünyaya bulaştırdığı iddiasıyla Çin’e 20 trilyon dolarlık dava açıldığını duyurmuşlardır. Bu meblağ, Çin’in milli gelirinin neredeyse 1,5 katıdır. Hemen ardından aynı miktarda tazminatın istendiği bir davanın Hindistan Barolar Birliği tarafından açılması da tesadüf olmasa gerektir. ABD Genelkurmayı “virüsün doğal yollarla ortaya çıktığına dair önemli kanıtlar olduğu”nu iddia ederken, “virüsün Çin tarafından üretilip yayıldığı” iddiaları bizzat Amerikan istihbarat kurumları eliyle diri tutulmaktadır. Bunun yanı sıra, söz konusu iddianın zayıflığı görüldüğü için olsa gerek, Trump “virüsün Wuhan Teknoloji Enstitüsünden yanlışlıkla sızdığı” iddiasını resmen dillendirmeye başlamıştır. Söz konusu enstitünün ABD fonlarıyla desteklenen bir kurum olduğu ve bu kurumda Amerikalı araştırmacıların da çalıştığı ise nedense es geçilmektedir. Zira amaç doğrudan Çin’i suçlamaktır.

Her konuşmasında koronavirüsü “Çin vürüsü” olarak niteleyen Trump, zihinlere Çin’in “insanlığın baş belâsı” olduğu fikrini yerleştirmeye çalışmaktadır. Bu algının güçlenmesinin ABD’ye sadece ideolojik değil ekonomik ve siyasi açıdan da kazanç sağlayacağını düşünmektedir. Bilindiği gibi, iktidara geldiğinden bu yana Çin’e karşı açıktan bir ticari savaş yürüten Trump, Çin’de üretim yapan Amerikan şirketlerine ülkeye dönmeleri konusunda baskı uygulamaktadır. Patlak veren krizin yol açtığı yıkımın devasa oranlara ulaşacak olan işsizlik boyutu da dikkate alındığında, bu baskının daha da artacağına şüphe yoktur. Üstelik Çin’in virüsle özdeşleştirildiği bir durumda bunun tüketicilerde oluşturduğu algının Çin mallarından uzak durmak şeklinde olacağı düşünüldüğünden, şirketlere bir de bu yönden ekonomik basınç bineceği hesap edilmektedir.

Kavga kuşkusuz sadece ABD ve Çin arasında değildir. Tüm emperyalist güçler bu noktada güçleriyle orantılı olarak konum almaktadırlar. Bu noktada Almanya’nın pozisyonu da dikkatten kaçmamaktadır. Virüse karşı son derece başarılı bir mücadele yürüttüğü ve halkını düşük bir kayıpla koruduğu propagandasıyla öne çıkmaya çalışan Almanya, bu vesileyle gövde gösterisinde bulunmaktadır. Bu aynı zamanda AB’nin bu krizle birlikte iyice darbe alacağının açık olduğu önümüzdeki günlere yönelik bir yatırımdır.

Ortada ölümüne kızışan bir emperyalist rekabet varken bunun yürüyen paylaşım savaşında yansımasını bulmaması mümkün değildir. Yaşanan krizin derinliği de dikkate alındığında, Üçüncü Dünya Savaşının bundan sonraki seyri, gerek ülkelerin konumlanması, gerek cephelerin genişlemesi, gerekse savaşın şiddeti bakımından çarpıcı değişimler sergileyebilir. Trump’ın korona günlerinde bile İran’la ve Venezuela’yla uğraşması bu açıdan dikkat çekicidir. Günde 2000 kişinin ölmeye başladığı ve başkandan buna dair açıklamaların beklendiği günlerde, Trump televizyonlarda, yakalanması ve tutuklanması için 15 milyon dolar ödül koyduğu Maduro’yu devirmek üzere nasıl hazırlıklar yaptıklarını, onun uyuşturucu kaçakçısı olduğunu, Amerikan deniz kuvvetlerini uyuşturucuyla mücadele için Venezuela açıklarına gönderdiklerini vb. anlatmaktadır!

Burjuvazi iç savaş aygıtlarını da tahkim ediyor

Egemenler yarattıkları korona paniğiyle emekçi kitleleri felç edip etkisiz hale getirmeye, krizin yıkıcı etkilerini gözlerden gizleyerek zaman kazanmaya ve önümüzdeki süreçte neler yapacaklarını planlamaya çalışıyorlar. Bu arada işçi emekçi kitlelere yönelik saldırılar karşısında doğması muhtemel tepkiyi bastırmak için iç savaş aygıtlarını da tahkim ediyorlar. ABD’nin koronavirüsle mücadele bahanesiyle 800 bin eski askeri göreve çağırması, İtalya’da hükümetin mafyayla mücadele adı altında çeşitli bölgelere ordu yığınağı yapıp savaş düzenine geçmesi, Sicilya’da yerel yönetimin yetkilerinin asker ve polis gücünden oluşan bir konseye devredilmesi… Pek çok ülkenin yanı sıra Japonya’da da OHAL ilan edilmesi, Macaristan’da Orban’ın korona bahanesiyle parlamentoyu devre dışı bırakarak ülkeyi kanun hükmünde kararnamelerle yönetme yetkisi alması, özgürlükleri görülmedik ölçüde sınırlanan halklara “özgürlük mü güvenlik mi” ikileminin dayatılması… Tüm bunlar bu saldırıların ekonomik boyutunun yanı sıra ciddi toplumsal ve siyasal boyutları olacağını da göstermektedir.

Burjuvazi, kâbus senaryolarını emekçi kitlelere canlı bir şekilde yaşatırken aynı zamanda toplumsal tepkileri de test etmektedir. Getirilen ağır yasaklar, kapanan işyerleri, patlayan işsizlik, yaygınlaşan yoksulluk ve açlık karşısında milyonlar ne yapacaktır? İşte burjuvazi bunu anlamaya çalışmaktadır. Bu toplumsal deneyin daha ileri aşamalarında emekçilerin başına ne çoraplar örüleceğiyse belli değildir.

Türkiye’de de durum farklı değildir. “Görünmez düşmana karşı zor bir savaş yürütüyoruz” diyerek “milli birlik” çağrısı yapan Erdoğan, zor durumdaki iktidarını güçlendirmek, toplumsal muhalefeti bastırmak için bu kez “korona savaşı”nı kullanırken, bir yandan da bu bahaneyle, iflas eden ekonomiye kaynak yaratmaya çalışmaktadır. Bu amaçla TC’nin kuruluşunu önceleyen savaş yıllarında uygulanan “Tekalif-i Milliye Emirleri”ni bilinçli bir şekilde gündeme getirmektedir. Böylece “savaş hali”nin iktidarlara tanıdığı olağanüstü yetkiler hatırlatılırken, zaten son derece geniş bir alanda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisine sahip olan Erdoğan’ın, dilediği gibi ek vergilere, mali düzenlemelere vb. başvurmasının yolu açılmak istenmektedir. İşçi sınıfına yönelik saldırılarda ise hiç vakit kaybedilmemiştir. AKP-MHP işbirliğiyle hazırlanan bir yasayla, işten atmaların yasaklanması propagandası altında ücretsiz izinler yasal hale getirilmiştir. Bu süreçte işsizlik maaşı yerine günde 39 liralık bir ödenek verilmesi öngörülen işçiler sefalete mahkûm edilmiştir. İşçilerin buna itiraz hakkı gasp edilirken, sendikaların yetki süreçleri, toplu sözleşme görüşmeleri ve grevler de üç ay boyunca durdurulmuş, ayrıca cumhurbaşkanına buna ek olarak üç ay daha uzatma yetkisi verilmiştir. İktidar böylece işsiz bırakılan işçiyi işsiz saymayarak gerçekte aylar boyunca işsizlik maaşından yoksun bırakmakla kalmayıp, işsizlik oranlarını da düşük gösterebilecektir. Yani bir taşla birçok kuş!

Koronavirüs salgını bahanesiyle her türlü toplantı ve miting de yasaklanmıştır. Üstelik bu yasakların muhalefetten de onay gördüğünü, hatta pek çok eylem ve etkinliğin bizzat örgütleyen kurumlarca iptal edildiğini Erdoğan rüyasında görse hayra yormazdı ama gerçeklik budur. Sadece bu da değil, sokağa çıkma yasağının bizzat muhalefet tarafından talep edildiği, iktidarın ise uygulamadığı için eleştiri bombardımanına tutulduğu “tuhaf” günlerden geçiyoruz!

Rejim, koronavirüsün muhalefetin beynine nüfuz etmesini, istediği her şeyi yapabileceği bir lütuf olarak görüp kullanmaktadır. Bu arada toplumsal muhalefet üzerindeki baskıyı arttıracak adımlar birbiri ardına sökün etmektedir. Her gün akıl almaz gerekçelerle pek çok insan gözaltına alınmakta, tutuklanmakta, Whatsapp gruplarını bile kontrol edebilmek için yasal düzenlemeler yapılmaya çalışılmakta, muhalif medya organlarına ceza üstüne ceza yağdırılmaktadır. CHP’li belediyelerin başlattıkları yardım kampanyaları, ücretsiz ekmek dağıtımları vb. bile engellenmektedir. “Ülkemiz sadece koronavirüsten değil aynı zamanda bu medya ve siyaset virüslerinden de inşallah kurtulacaktır” diyen Erdoğan, toplumsal muhalefeti medyasıyla siyasi partileriyle yok edilmesi gereken bir virüs olarak görmekte ve bunu alenen dillendirilmektedir.

Öte yandan, Çinli egemenlerin koronavirüs bahanesiyle başlattıkları dijital takip uygulamasını TC de zaman kaybetmeden hayata geçirmeye girişmiştir. Cep telefonlarına yüklenen sözde sağlık uygulamasıyla Covid-19’lu hastaların izolasyonunun hedeflendiği iddia edilmekte ve bu durum kitlelere makul ve meşru bir adım olarak kabul ettirilebilmektedir. Peki korona tantanası bittiğinde benzer uygulamaların devletin suçlu ilan ettiği kişileri toplumdan izole etmek ve muhbirliği yaygınlaştırmak için kullanmasının altyapısının döşenmediği düşünülebilir mi? Nitekim bu meselelere kafa yoran pek çok insan da bunların tüm dünyada kalıcı uygulamalara dönüşeceğini dile getirmektedir.

Görüldüğü gibi siyasi iktidar şimdiye dek cesaret edemediği kadar ağır saldırıları, bir virüsün arkasına saklanarak dilediği gibi uygulamaya başlamıştır. Bu arada dış savaş aygıtı da harıl harıl çalışmaktadır. Bu kargaşa ortamını fırsat bilen rejim, Libya ve İdlib’de hem asker sayısını hem de askeri hareketliliği arttırmıştır. Her ne kadar her iki cephede de amacına ulaşamasa da emperyal niyetleri bellidir. Sonuçta emekçi kitleler koronavirüsle boğuşurken, egemenler onların hayatını hiçe sayarak kendi kirli hesaplarını gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar.

Bunların hiçbiri onları kurtaramayacak!

Bugün yaşanan küresel çöküş patlak vermeden bir yıl önce yaptığımız değerlendirmelerde, dünyanın böylesi bir depremin eşiğinde olduğunu belirterek şöyle demiştik:

“On yıl önce yaşadığı büyük depremin ardından irili ufaklı sarsıntıların hiç dinmediği kapitalist ekonomi, bugün yeniden küresel bir depremin eşiğinde. Bir önceki krizin uğrattığı yıkımdan henüz kurtulamayan emekçiler, pek çok ülkede, borç içindeki sermaye devletlerinin birbiri ardına gündeme getirdikleri yeni saldırı programlarıyla daha ağır bir yıkıma sürükleniyorlar. Temel tüketim maddelerine yapılan fahiş zamlarla ve yükselen enflasyonla birlikte işçilerin ve emekçilerin alım gücü düşüyor, işsizlik artarken sefalete sürüklenenlerin sayısı katlanıyor. Tam da bu yüzden, son bir yıl içinde çok sayıda ülkede birbiri ardına kitlesel patlamalar yaşanıyor…”[2]

Bu satırların kaleme alındığı günlerde ayakta olan Tunus, Lübnan, Ürdün, İran, Sudan, Macaristan, Fransa gibi ülkelere, bir yıllık süreçte neredeyse her hafta yeni bir katılımla pek çok ülke daha eklendi. Hong Kong, Cezayir, Kolombiya, Nikaragua, Şili, Ekvador, Haiti, Irak… Söz konusu ülkelerin bazılarında halk mevcut iktidarları, hatta Cezayir ve Sudan örneğinde olduğu gibi yılların diktatörlerini alaşağı etti. Pek çoğunda ise korona vaveylasının yükseltilmeye başlandığı günlere dek isyanlar devam etmekteydi. Şili’de ve Fransa’da işçiler iktidarı sallıyor, Lübnan ve Irak’ta değişen başbakanlar da dikiş tutturamıyordu. Her an patlak vermesi beklenen küresel çöküşün bu isyan dalgasını tsunamiye döndürmesi kaçınılmazdı. İşte ilk başlarda “Çin’in meselesi” olarak görülüp pek de umursanmayan yeni tip koronavirüs hastalığının apar topar küresel gündem haline getirilip DSÖ tarafından “pandemi” ilan edilerek dünyayı tehdit eden bir felâket olarak nitelendirilmeye başlanması tam da bu çöküşün patlak vermesine denk geldi! Sonrası malûm. Emekçiler korona paniğine sürüklendi, herkes eve kapatıldı ve isyan dalgası hızla geri çekildi.

Peki bu durum, egemenlerin umduğu gibi, kalıcı olabilir mi? Virüs korkusu, baskılar, yasaklar, guruldayan midelerin sesini ne kadar bastırabilir? Bu soruların yanıtını görmek için çok uzun süre beklemeyeceğimiz açıktır. Daha şimdiden sadece ABD’de işsiz sayısı 22 milyonu aşmıştır ve bu orduya her hafta 6 milyon işçi eklenmektedir. %17’ye fırlayan işsizlik oranı, 2008’deki büyük kriz dönemindeki oranı üç hafta içinde aşmıştır. Çin başta olmak üzere diğer ülkelerde de durum farklı değildir. Üstelik işyerleri Covid-19 salgını nedeniyle geçici bir süre kapalı kalacakmış görüntüsü çizildiği için iflaslar daha realize olmadan yaşanan manzara budur. Bu realizasyona paralel olarak işsizlik ve yoksulluğun sıçramalı bir şekilde artması kaçınılmazdır. Aylarca işsiz kalacak insanların, devletlerin vermeyi vaat ettikleri geçici ödeneklerle hayatta kalmaları mümkün değildir. İşçisiyle, esnafıyla, çiftçisiyle emekçiler daha şimdiden kredi borçları altında nefes alamaz hale gelmişlerdir. Ayrıca tüm bunlar, diğer salgın hastalıklar gibi koronavirüsün de toplumun en yoksul, en güvencesiz kesimlerini vurduğu, sağlık sistemlerindeki çöküşün ayan beyan ortaya çıktığı bir dönemde yaşanmakta, burjuva hükümetlerin pervasız tutumları emekçi kitlelerin öfkesini daha da büyütmektedir.

Derinleşen sistem krizinin dikiş tutmaz bir noktaya getirdiği kapitalizm, her alanda sapır sapır dökülmektedir. İnsanlığa yaşattığı felâketlerin patlamalı bir şekilde artması da bu çürümüşlüğün ve çıkışsızlığın ürünüdür. Sosyalizmin insanlığın ve gezegenin bekası için artık yaşamsal bir zorunluluk haline geldiğini bizzat kapitalizm haykırmaktadır. Yoksulluğu ve güvencesizliği norm haline getiren, işsizliği kronikleştiren, emekçilere “paran yoksa öl” diyen böylesi bir sistemin işçi sınıfında biriktirdiği öfke ve tepkinin büyük toplumsal patlamalara ebelik yapması kaçınılmazdır. Kapitalizmin büyük bir yıkıma sürüklediği işçi sınıfını, çok daha şiddetli isyanlarla karakterize olan yeni bir dönem beklemektedir.


[1] Utku Kızılok, Krizle Sarsılan Kapitalizm ve Salgın Paniği, marksist.com

[2] İlkay Meriç, Dünya İsyanda, 22 Şubat 2019, marksist.com