Navigation

Koronavirüs Salgını ve Kapitalizm

Dünya yeni bir virüs salgınıyla karşı karşıya. Koronavirüs ailesinin yeni açığa çıkan bir üyesi olarak tanımlanan ve son güncellemeyle SARS-CoV-2 olarak adlandırılan virüs[*] özellikle yayılma hızının yüksekliğiyle dünya ölçeğinde bir endişe yaratmış durumda. İlk kez Aralık ayında görülen virüsün aldığı canların sayısı her geçen gün artıyor. Çin’de ortaya çıkan salgın kısa sürede onlarca başka ülkeye yayılmış durumda. Vaka sayısı da büyük bir hızla artıyor. Yeni virüsün öldürücülüğü son 15-20 yıl içinde patlak veren diğer koronavirüs salgınlarındakine nazaran hayli az olsa da yarattığı etki çok daha büyük oldu. Çin devletinin 2002-2003’te yine Çin’de patlak veren SARS salgını sırasında izlediği örtbas edici tutumun aksine bu yeni koronavirüs salgınında çok daha şeffaf bir politika izlediğine dair değerlendirmelere rağmen son günlerdeki bilgilerin seyri, sorunun gerçek boyutlarının anlaşılmasının önüne geçilmeye çalışıldığına işaret ediyor.

Koronavirüs ailesi, hafif soğuk algınlığından tutun ağır seyreden Ortadoğu Solunum Sendromu (MERS) ve Şiddetli Akut Solunum Sendromuna (SARS) kadar değişen çeşitlilikte hastalıklara neden olan bir virüs ailesi. Çoğunlukla hayvanlarda bulunan koronavirüslerin bir kısmı insana geçme özelliği kazanmış ve 2002-2003’teki SARS salgınından bu yana insanlar için önemli bir risk olarak gün yüzüne çıkmışlardır. SARS’ta virüsün ara konağı olarak misk kedisi tespit edilirken, 2012’deki MERS salgınında tek hörgüçlü devenin ara konak olduğu bulgulanmış. Her iki salgında da ana kaynağın yarasalar olduğu en güçlü olasılık olarak belirlenmiş. Çin’deki salgında ilk grup hastanın tümünün Wuhan’daki deniz ürünleri ve yabani hayvan pazarında çalışan işçiler olması yeni koronavirüsün buradan insana geçtiğine dair güçlü bir delil olarak görülüyor. Benzer bir durum SARS salgınında da yaşanmıştı. Orada da Guangdong’daki benzer bir pazar salgının başlama noktası olarak tespit edilmişti.

Şu anda başta Wuhan şehri olmak üzere Çin genelinde on milyonlarca insan çok sıkı bir karantina rejimine tâbi tutuluyor. Vaka tanı ve tespitinde kullanılan yöntemin değiştirileceği açıklandıktan sonra toplam vaka sayısının şu ana kadar açıklanandan çok daha fazla olma ihtimali ortaya çıkmış durumdadır. Çin’de ve diğer birçok ülkede hayli sıkı tedbirler uygulanmasına rağmen vaka ve ölüm sayısı şimdiden SARS salgınının bilançosunu fazlasıyla aşmış durumdadır. Her ne kadar Çin hükümeti alınan tedbirler sonucu hastalığın yayılma hızının düştüğünü söylese de Dünya Sağlık Örgütünün (DSÖ) başkanı bile bu salgının sonunun nereye varacağının belirsiz olduğunu söylemek zorunda kalmıştır.

Salgın dolaysız anlamda sağlık ve tıp alanının yanı sıra günümüz kapitalizminde dünyanın genel durumu hakkında çok şey anlatıyor. Salgının genel ekonomik, toplumsal ve siyasal sorunlarla örülü olduğu belirgin biçimde görülüyor. Doğrusu bugün Türkiye’de deprem tehlikesi karşısında söylenmesi gerekenlerle, Avustralya’daki dev boyutlu yangınlar hakkında söylenmesi gerekenler, keza daha genel bir sorun olarak küresel iklim değişikliği hakkındakiler, son koronavirüs salgını hakkında söylenmesi gerekenlerle aşağı yukarı aynıdır. Kaynağı ne olursa olsun bir kez ortaya çıktığında virüs salgını diğer doğa olaylarının mevcut kapitalist düzende doğurduğu aşırı sonuçlara benzer sonuçlar doğurmaktadır. Eğer yeni koronavirüs, DSÖ’nün de uyardığı gibi sağlık sistemi daha zayıf ülkelere sıçrarsa çok vahim boyutta kitlesel ölümlerin sebebi haline gelme potansiyeli taşıyor. Asya’nın daha yoksul ve azgelişmiş ülkeleri ile Afrika kıtasının geneli bu açıdan özellikle büyük risk bölgeleri durumunda.

Propaganda savaşları

Günümüz kapitalizminin çürümüşlüğünün bir belirtisi olarak yeni koronavirüs salgını derhal bir jeopolitik propaganda savaşının konusu oldu. Özellikle sosyal medya üzerinden piyasaya Çin’den geldiği iddia edilen korkunç görüntüler sürüldü. Çoğu sahte olan bu görüntülerin önemli bölümü Çin’i gözden düşürme amaçlıydı. Sadece görüntüler değil, başta Çinlilerin yemek alışkanlıkları konusu olmak üzere başka birçok abartılı iddia da piyasaya sürülenler arasındaydı. Bunlarla Çinlilerin çok garip insanlar oldukları ve bu tür musibetlerin onlara müstahak olduğu hissi uyandırılmak isteniyordu ve bunda hayli başarılı olunduğu söylenebilir. Çin’de artık hayli kısıtlı bir insan grubunun tükettiği sıradışı besinler sanki Çin’in genel ve yaygın besin kültürüymüş gibi sunuldu. Yanı sıra yarasaların besin olarak tüketimi gibi hususlar Çin’den ziyade başka coğrafyalara ait olduğu halde Çin’e atfedilerek bu algı güçlendirildi.

Şu anda yürümekte olan propaganda savaşı bakımından önemli bir nokta var. Çin’in ekonomik yükselişinin küresel hegemonya mücadelesinde ABD’yi ciddi anlamda endişelendirmeye başladığı ve bu temelde Trump liderliğinde ABD burjuvazisinin bazı kanatlarının Çin’e karşı bir ticaret savaşı ve yaptırım seferberliği başlattığı bir tarih kesitinde bu salgının patlak vermesi, dünyada Çin’i küçük düşürücü ve ona darbe vuran bir hava oluşturmak için biçilmiş kaftan olarak belirmiştir. Çinliler adeta yabani yaratıklar ya da düşman uzaylılar gibi muamele görmeye başlamış, bazı ülkelerde saldırıya uğramışlardır. Çin de buna mukabil, duruma hâkim olduğu, işlerin yolunda gittiği propagandası yapmaktadır. Olumsuz ekonomik ve toplumsal etkilerin yanı sıra, salgının yarattığı imaj tahribatını sınırlamak için, başta sansür olmak üzere çok yönlü baskılarla birlikte ağır bir karantina rejimini devreye sokmuştur. Türkiye’de Elazığ depremi sonrasında devletin yaptığı gibi nasıl büyük ve güçlü bir müdahale yapıldığının, bu uğurda çeşitli yöneticilerin kellelerinin uçurulmasından bile çekinilmediğinin propagandası zaten kontrol altındaki tüm Çin medyasını sarmıştır.

Salgının kaynağının Çin’in biyolojik silah çalışmalarının kontrolden çıkan bir ürünü ya da tersine Çin’i hedef alan düşman güçlerin bir biyolojik silah saldırısı olduğuna dair söylenti ve iddialar da var. Kuşkusuz bu iddialar peşinen kapı dışarı edilemez. Aklı başında hiç kimse günümüz dünyasında biyolojik silah çalışmaları yapılmadığını söyleyemez. Ne var ki biyolojik silah tezine dair bilimsel tartışmalarda mevcut aşamada bu doğrultuda sağlam bir veri ortaya konulmadığı görülüyor. Çok çeşitli ülke ve bilim kurumlarından konunun uzmanı bilim insanları bu sorgulamanın temel ölçüsü olarak virüsün genom dizilimine bakılması gerektiğini, burada doğal evrim süreçlerinin ürünü olan dizilerle bağdaşmayan yapay unsurların (genetik mühendislik çalışması ürünü unsurlar) görülebileceğini ve yeni koronavirüs örneğinde buna dair bir işaret görülmediğini söylüyorlar. Üzerinde çalışma yapmak isteyen tüm ülke ve kurumlar için virüs numuneleri dünya çapında paylaşılmış durumda. Bu, aşı ve tedavi çalışmaları başta olmak üzere çeşitli bilimsel çalışmalar için temel önemde.

Kapitalizmde doğa talanı ve sağlık

Biyolojik silah araştırma-geliştirme çalışmaları ve komplolar sistemin doğasından gelmekle ve sistem çürüdükçe bu tür araç ve yöntemlere yöneliş artmakla beraber, çürüyen kapitalist sistemin zaten olağan gelişme dinamikleri içinde yeterince patlayıcı maddeyi insanlığın altına döşemekle meşgul olduğunu görmek gerekiyor. Temel güdücü dinamiği kâr olan bir sistemde insan hayatı, toplum sağlığı, doğanın gözetilmesi gibi ölçüler daima yok sayılmaya ya da en iyi durumda ikinci planda bırakılmaya mahkûmdur. Yeni koronavirüs salgını da bunu tümüyle doğrulamaktadır. Yıkıcı kapitalist dinamikler nasıl küresel ısınmanın temel etmenini oluşturuyorlarsa, nasıl Avustralya’daki korkunç yangın fırtınasına sebebiyet veriyorlarsa, bunun gibi özellikle 2000’li yıllardan itibaren yeni virüs salgınlarında da benzer bir rol oynuyorlar.

“Dünyanın çok uzak bölgelerindeki hayvanlar milyonlarca yıldır egzotik virüslere ev sahipliği yapıyorlar ve bu zaman süresince insanların onlarla çok az teması oldu. İnsanlar artık, ağaçları biçmek, madenleri kazmak ve yeni çiftlikler kurmak için bu uzak bölgelerin içlerine doğru hareket ediyorlar. Ve bu süreçte, insanlar yeni virüslerle temas haline geçiyorlar. Örneğin, Nipah virüsü, Kuzeydoğu Asya’daki kurbanlarında tehlikeli beyin iltihabına sebep olur. Bir zamanlar insanlardan uzakta sık ormanlarda yaşamış, normalde yarasalarda yaşayan bir virüstür. Artık yarasaların ve virüslerin, yaşayacak ormanları yok.” (Carl Zimmer, Virüs Gezegeni, Alfa Yay, s.84)

Şunu bilelim: kapitalizmin geldiği noktada insanlığın önüne koyduğu görece yeni risklerden birisi de biyolojik silah tezlerinden bağımsız olarak virüs salgınlarıdır. Virüs temelli salgınlar insanlık tarihinde daha önce de yaşanmışsa da, doğanın dizginsiz tahribi, yabani hayatın hoyratça yok edilmesi daha önceki dönemlerle karşılaştırılamayacak düzeylere ulaşmıştır. Ancak bunun “doğal” bir bedeli var, çünkü yabani hayat içinde insan türü için ölümcül nitelikte tehlikeleri barındırmaktadır. Yaşam alanlarına sistematik biçimde tecavüz edilen yabani yaşam formlarının bir kısmı yokoluş sürecine girerken, bir kısmı da adapte olmaya, konum değiştirmeye, yeni mutasyonlar geçirmeye başlıyorlar.

Daha eski tarihli (1991) bir kitapta grip virüslerinin hangi şartlarda nasıl mutasyon ve adaptasyonlar geçirdiği ve bunun yol açabildiği sonuçlara şöyle değinilmiştir: “Grip virüsleri, mutasyon geçirmedikleri ya da kuşları yere sermedikleri zamanlarda diğer virüslerle birleşerek genlerini yeniden düzenler. Genetik malzeme parçacıklarının değiş tokuşu genellikle ördekler, domuzlar ve insanlar bir arada yaşadıklarında olur. Çinli çiftçiler yüzyıllar boyunca domuzları ördek dışkısıyla, havuzlardaki balıkları da domuz pisliğiyle besledi. Ördekler ve diğer yabani kuşlar dünyadaki grip virüslerinin çoğunu barındırırlar, ama bunları insanlara doğrudan geçirmezler. Bununla birlikte virüs, kuşların yenilebilir olan dışkılarıyla domuzlara, domuzlardan da insana bulaşabilir. Güneydoğu Asya’da evcil domuzlar, üç türe ait farklı grip türlerini, yeni bir virüs türü ortaya çıkıp yeni bir salgın başlatıncaya dek çarpıştırmak suretiyle kuş ve insan virüsleri için «bir karıştırma kabı» görevi görmüşlerdi. Çin’de 1957, 1968 ve 1977 yıllarında üç büyük grip salgınının patlak vermesi tesadüf değildir.” (Andrew Nikiforuk, Mahşerin Dördüncü Atlısı – Salgın ve Bulaşıcı Hastalıklar Tarihi, İletişim, s.192)

The Hot Zone adlı kitabında Ebola virüsünün tarihçesini ve keşfediliş öyküsünü yazan Robert Breston da özde aynı noktayı vurgulayarak “yeryüzünün ekolojisinin tahrip edildiği yerlerden virüsler çıkıyor... Bir bakıma, dünya insan türüne karşı bir bağışıklık tepkisi oluşturuyor” diyor. (age, s.258)

2000’li yıllardan itibaren ortaya çıkan yeni hastalıkların yüzde 75’i hayvanlardan insana geçen hastalıklar. Bunların tamamına yakını da hayvan-insan etkileşiminin daha yoğun olduğu az ve orta gelişmiş ülkelerde ortaya çıktı. Küreselleşen kapitalizmin tam da bu son dönemde bu ülkelerde yarattığı büyük değişimler, hızla artan nüfus, kentleşme ve kente göç, buna mukabil geleneksel yaşam tarzının birçok yönden bu yeni şartlarda da sürdürülmesi ya da sürdürülmeye çalışılması ortaya karmaşık bir durum çıkarmıştır. İşte bu değişimlerin ve çarpıklıkların en yoğun olduğu bölgelerde yeni virüs salgınlarının başlama olasılığı tarihsel olarak artmış bulunmaktadır. Artan nüfus, katlanarak artan ulaşım ve etkileşim, virüslerin insana bulaşma ve insandan insana geçme konusunda daha fazla deneme yapma ve değişim geçirme olanağına kavuşması anlamına geliyor. 2002-2003’teki SARS salgınından bu yana Çin’in bu konuda özellikle önemli bir risk bölgesi oluşturduğu bilim çevrelerince biliniyordu. Ucuz işgücüne dayalı hummalı kapitalist gelişme sevdasından gözü kararmış Çin burjuvazisi ile Çin’in böylesi bir ucuz emek cenneti ve dünyanın atölyesi haline getirilmesinde işbirliği yapan dünya burjuvazisi bu işte başlıca sorumlulardır.

Kâra dayalı anarşik kapitalist üretim insanı ve gezegeni artan ölçüde tahrip etmekte, gerçek ihtiyaçlara odaklı planlı bir üretimin gerekliliği kendini bağıra bağıra duyurmaktadır. Bu düzenin yıkıcılığı meselenin başka yönlerinde de kendisini gösteriyor. Kent ve kır hayatının sağlıklı biçimde düzenlenmesini, yani yaban hayatın gözetilmesini doğal olarak içerecek gerçek bir planlamanın bu tür salgın risklerini çok ciddi oranda azaltacağı açıktır. Ancak oraya kadar gitmeden bile, planlama öğesinin risk tespitinde ve bazen çok basit olabilen önleyici tedbirlerin alınmasında kullanılması mümkündür. Nitekim kimi bilimciler bu imkânlardan söz etmektedirler. Sözgelimi yeni yerleşim bölgeleri yaratılmadan önce, yeni alanların sanayi ve tarıma açılmasından önce, buraların yabani hayat koşullarının iyi incelenmesi ve risk haritalarının çıkarılması basit planlama uygulamalarıdır. Keza bunun ötesinde dünya çapında virüs risk haritalamasının yapılması ve güncellenmesi mümkündür ve mevcut kısıtlanmış olanaklarıyla bazı bilim insanları ve kurumları bunun için çalışmaktadırlar. Ama kapitalist sağlık endüstrisinin öncelikleri ve kamusal sağlık sistemlerinin tahrip edilmesi süreci bu yoldaki girişimleri sınırlamaktadır. Koronavirüs kaynaklı hastalıklara karşı bir aşı geliştirmek için uzun zamandır çalışma yapmakta olan ve son salgının ilk günlerinde Çin’e hareket eden bir Alman uzmanın o günlerde ünlü bilim dergisi Nature’a dediği gibi: “SARS’ı, MERS’i ve bu mevcut virüsü toplasanız enfekte olan toplam insan sayısı 12.500’ün altındadır. Bundan pazar olmaz. Vaka sayısı çok az. İlaç şirketleri ilgilenmezler.”

Daha önce koronavirüs ailesinin fertleri olarak SARS ve MERS salgınlarına yol açan virüsler, bu ailenin ciddi bir risk teşkil ettiğini insanlığa gösterme fırsatını buldular. Dolayısıyla bu virüs ailesini genel ve bütünsel olarak ele alan bir araştırma pekâlâ ivedilikle yürütülebilirdi. Risk açık biçimde ortada dururken yeni bir salgının gelip vuracağı belliydi. Bu konuda hiç de az olmayan biçimde uyarılarda bulunulmuştu. Bu risk bundan sonraki dönem için de geçerlidir. Ancak kapitalist tıp endüstrisi fazla kârlı olmayan önleyici tıbba rağbet etmemekte, daha ziyade hastalıklar olduktan sonra tedavi etmeye dönük alanda faaliyetini yoğunlaştırmaktadır. Aşı gibi basit halk sağlığı uygulamalarının tarihsel olarak ne büyük yararları olduğu ortadayken, odak noktası, kamusal sağlık hizmetlerinin tasfiyesine ve sağlığın adeta turizmin, kozmetiğin, eğlence sektörünün bir alt dalı haline getirilmesine kadar yozlaşan bir gidişat söz konusudur.

Virüs küçük, ama?

Yeni koronavirüs salgını dolayısıyla kapitalist sistemin çürümüşlüğünü ortaya koyan bir başka yön daha var. Sistemin en büyük kaygısı risk altında olan insan hayatları değil, salgının yol açabileceği özellikle ekonomik sonuçlardır. Bu nedenle Çinli egemenler ilk başlarda olayın duyulmasını ve anlaşılmasını engelleyici yönde bir tutum benimsediler. SARS’ı andıran bir sorunla karşı karşıya olunduğunu düşünen ve bunu mesleki çevresinde dile getiren genç doktorun baskı altına alınarak susturulması bunun sembolü olmuştur. Özellikle de o genç doktorun aynı virüsten etkilenerek hayatını kaybetmesi baskının görünürlüğünü arttırmıştır.

Çinli egemenlerin neden kaygı duyduğu bellidir. Eşi benzeri görülmemiş bir hummalı büyüme süreciyle dünyanın ikinci büyük ekonomisi düzeyine gelmiş olan, hayati önem taşıyan yüksek teknolojide ABD’yle boy ölçüşmeye başlayan Çin’in ekonomisi dünya ekonomisinin genel gidişatına paralel olarak teklemeye başlamıştı. Trump liderliğindeki ABD’nin başlattığı ticaret savaşlarıyla sıkıntıları daha da büyüyen Çin burjuvazisi durumdan çıkış için canını dişine taktığı sırada gelen bu salgının büyümesini ve duyulmasını istemedi elbette. Ancak 2002-2003’teki SARS salgınında görece uzun süre izlediği bu tutumun ters tepebileceğini ve çok daha büyük zararlara yol açabileceğini hesap ettiğinden bu tutumdan hızlı biçimde çark ederek zararı en aza indirebilecek türde bir şeffaflık oyununu oynamaya başladı. Dahası virüsle savaş için uluslararası işbirliğinin gerekliliği kaçınılmazdı.

Öldürücülüğü açısından mevcut aşamada SARS ve MERS’ten daha zayıf olan ama geçişkenliği hayli yüksek olan yeni koronavirüs günümüz dünyasının yoğun uluslararası ticaret ve insan dolaşımı düzeyiyle tüm dünya için ciddi bir risk içermektedir. Nitekim virüs çok hızlı biçimde 29 ülkeye yayılmıştır. Dünya SARS’ın patlak verdiği 2002’ye göre çok daha entegre bir ekonomiye sahiptir ve bu ekonomide Çin’in yeri katlanarak büyümüştür. O dönemde Çin’in dünya hasılası içindeki payı yüzde 4-8 düzeyinde iken bugün bu oran neredeyse yüzde 20 düzeyindedir. Bugün uluslararası mal tedarik zincirleri Çin’e fazlasıyla bağımlı durumdadır. Belli başlı tüm büyük dünya şirketleri üretimlerinin çok büyük bölümünü ya Çin’de yapmaktadırlar ya da çok sayıda ara malını Çin’den temin etmektedirler. Salgın Çin’den gelen tüm ürünlerden şüphe duyulmasına yol açarken bazı şirketler şimdiden Çin’deki merkezlerini ya da şubelerini kapatmaya başlamış, tedarik zincirlerinin güzergâhını değiştirme arayışına girmiştir. Salgının nasıl seyredeceğini ve bu arayışların ne ölçüde ciddi boyutlara ulaşacağını önümüzdeki dönemde göreceğiz.

Dünyanın atölyesi konumuna gelmiş olan Çin hammadde ve enerji üreticisi ülkelerin gözbebeği, başlıca alıcısıdır. Şimdiden üretim düşmesi nedeniyle petrol ithalatı düşmüş ve dünya petrol fiyatları da buna bağlı olarak düşmüştür. Diğer taraftan başta gelişmiş kapitalist ülkeler olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde ürünlerin fiyatları Çin’deki ucuz işgücü sömürüsü sayesinde göreli olarak düşük tutulabilmektedir. Eğer Çin’den ithalat yerine, genel düzeyde bir yön değişikliğiyle “yerli üretim” ya da daha yüksek maliyetli ülkelerde üretim veyahut buralardan ithalat yoluna gidilecek olursa fiyatların yükseleceği, hayat pahalılığının artacağı açıktır. Çin’in büyümesinin düşmesi devam edip daha derin bir hal alırsa zaten sallantıdaki dünya ekonomisinin gerileyişi daha da hız kazanacak, yeni ve daha sarsıcı çöküşler yaşanabilecektir. Dahası Çin gibi dev bir ülkenin büyümesinin düşmesi iş ve aş peşindeki Çinli yoksul emekçilerin durumunu daha da kötüleştirecek, zaten birikmekte olan öfkelerini arttıracaktır. Salgını kontrol etmek için rejimin uyguladığı zorbalığın da şimdiden bir hoşnutsuzluk yaratmış olduğunu ekleyelim.

Kapitalizmi gömmekten başka çare yok

Kapitalizmin doğa tahribatı ve hızla büyüyen çevre sorunları son birkaç onyıldır artan oranda küresel bir gündem konusu. Bu tahribatın en göz önündeki konusunu da hiç kuşkusuz küresel ısınma ve bunun tetiklediği afetler oluşturuyor. Ancak doğa tahribatının henüz pek göze batmayan bir alanını da yaban hayatına yapılan sistematik tecavüzün engin virüs âlemi üzerinde yaptığı etkiler oluşturmaktadır. İnsanlık henüz sadece 5000 kadar virüs hakkında ayrıntılı bilgi sahibi. 2015 yılı itibariyle de 75.000’den fazla genom dizilimini içeren bir virüs veri bankası bulunuyor. Oysa bir hücre bile oluşturmayan ve yaşamın bazı unsurlarını barındırıp bazılarını barındırmayan özellikleri nedeniyle kimilerince “canlılığın kıyısındaki organizmalar” olarak nitelendirilen virüslerin sayısının çok daha fazla olduğu tartışmasızdır. O nedenle kamusal olarak denetlenebilir şeffaf virüs araştırmalarına daha fazla kaynak ayrılması, bilginin insanlığın ortak malı olarak paylaşılması, bu temelde gerçekçi risk haritaları çıkarılarak gerekli durumlarda önleyici tedbirleri uygulamak için planlamalar yapılması gerekiyor. Üstelik virüs çalışmaları sadece bu amaçlara hizmet etmekle kalmayacak, insanlık için başka birçok yeni olanağın ortaya çıkmasına da yol açacaktır. Ancak tüm bunların kâr sağlamaya ve sermayeyi büyütmeye odaklı kapitalist sömürü düzeni altında gerçekleşemeyeceği açıktır.

İnsanın doğayla ilişkisinin yeniden tarif edilmesinin zamanı çoktan gelmiştir. Kapitalizm gezegeni cehenneme çevirme yolunda hayli yol kat etmiştir ve doğayla uyumlu bir insan varlığı artık ancak yüksek derecede planlı bir üretimi, toplumsal yaşamın da bu temel üzerinde yeniden kurulmasını gerektiriyor. Kapitalizmin tarihsel krizi insanlığı ya sosyalizm ya fiziksel yokoluş kavşağına fazlasıyla yaklaştırmıştır. Ya insanlık kapitalizmi gömecek ya da kapitalizm üzerindeki insanlıkla birlikte gezegeni yokoluşa sürükleyecek. İnsanlık için kapitalizme son vermekten başka çıkar yol yoktur.



[*] Bu virüsün yol açtığı hastalığın adı da Covid-19 olarak güncellenmiştir.