Navigation

Virüse Karşı Savaş mı, Topluma Karşı Savaş mı?

Dünya eşine az rastlanır türde bir durum yaşıyor. Milyarlarca insan haftalardır tek bir gündeme odaklanmış durumda. Tüm gezegen bununla yatıp kalkıyor. Gündelik hayatın birçok boyutunun askıya alınıp neredeyse durma noktasına getirilmesi, olağan akışın bu denli yaygın ölçüde ve eşzamanlı olarak bozulması, olağanüstü günlerden geçildiği hissinin de doğmasına yol açıyor kuşkusuz. Milyonlarca insanın birkaç hafta içinde işsiz olarak sokaklara atıldığı, sağlık sistemlerinin çöküşün eşiğinde dolaştığı, milyarlarca insanın bir yandan pompalanan ölüm korkusu bir yandan da gerçek işsizlik ve aşsızlık korkusu içinde evlerine kapatıldığı, geleceğin tam anlamıyla belirsiz göründüğü günlerde bu his yersiz değildir.

Gerçekten de olağanüstü günlerden geçiliyor. Ama bu olağanüstülük bir salgın hastalıktan gelmiyor, üstü bu salgınla örtülmeye çalışılan krizin büyüklüğünden, derinliğinden geliyor. Bugünlerde kapitalizmin tarihsel krizi içinde bir ekonomik çöküş yaşanıyor. Ve kapitalistler koronavirüs kılığı altında bu çöküşün kendileri açısından mümkün olduğunca “kontrollü” bir çöküş olması için uğraşıyor. Bu çöküş ve egemenlerin bunu yönetme girişimleri, tüm çelişki ve çatışmaları içinde, güncel olarak yaşadığımız distopik manzarayı üretiyor. Kapitalistler her tarafından su alan dev kapitalizm transatlantiğini batmaktan kurtarıp yüzdürebilmek için kafa patlatıyorlar. Kapitalist sistemin olduğu gibi devam etmesine imkân olmadığı apaçık ortadadır. Ancak derin çelişkiler yumağı içinde kıvranan kapitalizmin nasıl bir yol izleyeceği o denli açık değildir. En net olan şey farklı yönlere doğru çekiştiren dinamiklerin gemiyi fena halde sarsmakta olduğudur.

Ortalama insanın hisleri bir yana, ideoloji üreticilerinin bu bağlamda hangi fikirleri ileri sürdükleri, hangi tartışmaları açtıkları önem taşımaktadır. Çünkü insanların düşüncelerini bu düzlemde şekillendirilen fikirler önemli ölçüde belirlemektedir. Baktığımızda gördüğümüz birkaç spot söz aslında nelerin döndüğü konusunda bir fikir vermektedir. Bugünlerde yaşanılan durumun artık geri döndürülemez biçimde hayatlarımıza girmiş bir gerçeklik olduğu fikrini vurgulamak üzere dolaşıma sokulan “yeni normal”, “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” gibi sözler ve tarihte artık “korona öncesi ve korona sonrası olacak” türü vurgular en azından iki temel yönden yanılsama doğurmaktadır. Birincisi sanki kapitalist düzen ortadan kalkıyor da yerine başka bir şey geliyormuş gibi bir hava yaratmak, ikincisi ise gerçekten de yaşananlara sanki bir virüs ya da hastalık yol açıyormuş gibi bir izlenim oluşturmak. Önemli süreçlerin işlediğini ve değişimlerin gündemde olduğunu söylemek yanlış olmasa da, bunlar sistemin çerçevesi içinde gerçekleştirilmeye çalışılan ve çalışılacak değişimlerdir. Kapitalist sömürü çarkı ortadan kalkmamakta, işsizlik, yoksulluk, gelecek belirsizliği vb. kapitalizmini tüm illetleri yerinde durmakta, hatta daha da ağırlaşmaktadır. İşte bu sabitlerle çerçevesi çizilen zeminde çeşitli değişimler gündeme getirilmektedir, getirilecektir. Burada önemli bir nokta, yapılması planlanan kapsamlı değişikliklerin normal zamanlarda gündeme getirilemeyecek türde değişiklikler olmasıdır. Bunlar ancak bugünlerde yaşanılan “olağanüstü hâl” şartlarında kitlelere kabul ettirilebilecek ya da onların sessiz kalması sağlanabilecek türde değişikliklerdir. Bunlar birbiriyle iç içe geçmiş olarak ekonomik, sosyal ve politik düzlemlerde şekillenmektedir.

Çıkış şekli her ne olursa olsun Covid-19 hastalığı ve takip eden salgın dünyanın egemenleri içindeki bir kesim tarafından belirli bir doğrultuda kullanılmaktadır. Nedir bu doğrultu? Toplumları korku ve paniğe sürükleyerek, normal zamanlarda hayata geçirilmesi pek mümkün olmayan düzenlemeleri hayata geçirmek ya da bunu kolaylaştıran şartları oluşturmak. Normal zamanlarda hayata geçirilmesi pek mümkün olmayan düzenlemelerin anlamı, esas olarak toplumların ezici çoğunluğunu oluşturan sömürülen ve ezilen emekçilere kabul ettirilmesi zor olan, onların gönüllü olarak razı olmayacakları düzenlemelerdir. Genel düzeyde bakıldığında hayata geçirilmek istenen şeylerin bir bölümü sermayenin farklı kesitlerini de vuran niteliktedir. Çok boyutlu, çok düzlemli bir rekabet dünyasında kimi sektörler, kimi ülkeler ve ölçeği farklı olan sermayeler bu süreçten zarar görecektir. Belirli sektörlerin ve şirketlerin çökmesi ya da hâkim pozisyonlarını yitirmesi, keza belirli ülkelerin pozisyonlarının gerilemesi, belirli burjuva kesimlerin etkinliklerinin gerilemesi gibi sonuçlar bu sürecin sonunda pekâlâ mümkündür. O nedenle çöküşün yönetilmesi konusunda yaklaşım farklılıkları, değişen konumlar vb. ile karşılaşıyoruz. Egemenler arasında küresel ölçekte tam bir mutabakat olmadığı görülüyor. Zaten tarihin gösterdiği gibi, böylesi geniş değişikliklerin egemenler içinde de sıkıntı ve anlaşmazlıklar yaratmaması düşünülemez. Ama yine de tüm bu süreç içinde esas mesele sömürülen geniş kitlelerin rızasının üretilmesidir.

Deyim yerindeyse egemenler bu virüs nedeniyle adeta büyük bir sosyal deney uyguluyorlar. CIA başkanlığından gelme ABD dışişleri bakanının 21 Marttaki konuşmasında kullandığı “şu an canlı bir tatbikattayız” ifadesi, ister bilinçli olsun ister bilinçsiz, yaşanmakta olanı simgeleyecek türde önemli bir ifadedir. Bu, toplumlara bir tür savaş durumunun tatbikatının yaptırılmasıdır. Yanlış anlaşılmasın, şu anda bir Üçüncü Dünya Savaşı zaten yürümektedir. Ama bu kez dünya savaşı dönemin özgün koşulları nedeniyle kendi tarzında yürüyen bir savaştır ve bunun şu ana kadarki önemli özelliklerinden birisi gelişmiş kapitalist ülkelerin ya da büyük emperyalist ülkelerin topraklarında bilfiil cereyan etmiyor oluşudur. O nedenle bu ülkelerdeki toplumlar bir dünya savaşı içinde oldukları duygusunu pek yaşamıyorlar. 11 Eylül İkiz Kuleler saldırısı her ne kadar ABD’de toplumu korkutmak, bir savaş halinin gerektirdiği olağanüstü baskı tedbirlerini kabul ettirmek doğrultusunda bir etki yaratmak üzere kullanıldıysa da bunun sürekliliği sağlanamamıştı. İşte şimdi çok daha geniş kapsamlı ve genel bir etkinin provaları ya da tatbikatı yapılmaktadır.

Dolayısıyla, yürümekte olan savaşın içinde yeni bir boyut açılmıştır demek mümkündür. Bu kitlelere karşı yürütülen bir psikolojik savaştır ve amacı savaşın asıl hedeflerine doğru adım atmak üzere zemini düzlemektir. Emekçi kitlelerin geçmişin önemli mücadeleleriyle elde ettiği kazanımların hâlâ elde kalan kısımlarının tahrip edilmeye çalışıldığı bir aşama söz konusudur. Kazanımlar denince genellikle akla gelen şey “sosyal devlet” de denilen ekonomik ağırlıklı reformlar olmaktadır. Ama biz burada kavramı en geniş anlamıyla kullanmaktayız. İnsanlığın büyük mücadelelerle, büyük bedeller ödeyerek elde ettiği en temel demokratik hakların bile yok edilmek üzere yakın menzile alındığı, insanın bir sosyal varlık olma niteliğinin tehdit altına sokulduğu kapsamlı bir süreçten söz etmekteyiz.

Hükümetler virüsle savaşa girdiklerini söylüyorlar ve bu söylemi tüm topluma yaymaya, beyinleri bununla işgal etmeye çalışıyorlar. Böylece tüm insanlık olarak bir virüse karşı ortak biçimde savaştaymışız izlenimi oluşturmak istiyorlar. Ama bu süreçte asıl savaş kelimesini hak eden bir şey varsa o da kapitalist düzenin işçi-emekçilere karşı açtığı savaştır. Sermayenin hükümetleri işçi sınıfına karşı savaş yürütmektedirler. Ne savaş virüse karşı savaştır ne de savaşta işçi-emekçilerle sermaye ve onun devletleri/hükümetleri aynı saftadır.

Sosyal izolasyon toplumun kalbine saldırıdır

Gerçekten de kapitalizm Covid-19’la birlikte emekçi kitlelere karşı eşi benzeri görülmemiş bir silah kazanmıştır. Bu toplumu bastırma, kontrol etme, yönetme sanatında egemenlerin elde ettiği muazzam ölçüde tehlikeli bir enstrüman, bir silahtır. Bir toplumun doğrudan doğruya savaşta olduğu dönemlerde uygulanan ağır önlemler olarak karartmalar, sokağa çıkma yasakları, karne vs. gibi olgular hiçbir dönemde toplumun toplum olma vasfını ortadan kaldıracak kapsama ulaşamamıştır. Bugünlerde yeryüzündeki milyarlarca insana dayatılan bireysel izolasyon, gezegenin koca bir hücre tipi hapishaneye çevrilmesidir. Yukarıda bunun adeta bir tür sosyal deney olduğunu söyledik. Bunu ne denli vurgulasak azdır. Kapitalist egemenler yönetme sanatında yeni bir silah keşfetmişlerdir ve bunun ilk büyük tatbikatını yapmaktadırlar.

İyice düşünüldüğünde hapishane benzetmesinin önemi daha iyi anlaşılabilir. Hapishane kavramının özü tam da, “suçlular” olarak sınıflandırılan insanlarla sınırlı olmak üzere, toplumdan yalıtma, bu insanların birer sosyal varlık olarak varlıklarının kısıtlanmasıdır. Benzetmeyi biraz daha genişleterek şunu diyebiliriz ki bu hapishane aynı zamanda bir çalışma kampı niteliğindedir. Zira hücre tipi hapishane hayatı işçilere günlerinin çalışma saatleri dışında kalan kısmı için reva görülmektedir. Hücresinden çıkan işçi fabrikada köle gibi çalışmaya devam etmek zorundadır. Yani hücre tipi hapishane ve çalışma kampının bir arada olduğu bir distopya konsepti!

Egemenler sosyal izolasyonun geçici önlem olarak uygulandığını söyleseler de, bu müthiş silahın kolayına elden bırakılmayacağının mesajlarını vermekten geri durmuyorlar. Salgının yeni ataklar yapabileceğini, virüsün yeni mutasyonlar geçirebileceğini, dolayısıyla geliştirilen aşıların yetersiz etki yapabileceğini vs. söyleyerek zemini olgunlaştırıyorlar. Zaten bir yandan önlemlerin geçici olduğu söylenirken diğer yandan artık hayatımızın tümden değişeceği, virüslerle dolu bir dünyada artık “yeni normal”imizin şekillenmekte olduğu, buna adapte olmamız gerektiği gibi söylemler de kimi ideologlar ve fikir insanı pozundaki budalalar tarafından telkin ediliyor. Tüm bu belirtiler, olağan yaşamın içine artık hücre tipi yaşam unsurlarının şu ya da bu ölçüde dâhil edildiği yeni ve kalıcı bir ortam oluşturulmak istendiğinin belirtileridir.

Bu silahın özgün bir bileşim oluşturduğunu kavramak gerekiyor. Önümüzde tüfekler, mermiler, toplar, bombalar, savaş uçakları gibi gözle görülür, elle tutulur ve etkileri derhal görülen silahlar yok. Bu silahlar ne denli tehlikeli, ne denli can alıcı, ne denli ürkütücü olurlarsa olsunlar zihinde canlandırılmaları, havsalaya sığdırılmaları zor olan tehditler değildirler. Sonuçlar ne denli acı olursa olsun insanlar derin bir bilinmezlik girdabında değildirler. Oysa bir korkutma enstrümanı olarak kullanıldığında virüs gözle görülmeyen, elle tutulmayan, ne zaman nereden çıkacağı belli olmayan son derece belirsiz bir tehlikedir. Dahası, bildiğimiz anlamda savaş şartlarında örneğin bombalamalar belirli süreler dâhilinde belirli bölgeleri ya da diyelim kentleri hedef alırken, virüs her daim her yerdedir. Tehlikenin zamanda ve mekânda belirsizlik dolu bir sürekliliği, kesintisizliği söz konusudur. Toplumu kontrol etmede, sindirmede böylesi bir silah daha önce kullanılmamıştı egemenler tarafından.

Bu silahın, insanın özünü oluşturduğunu söyleyebileceğimiz sosyal varlığı hedef aldığını bir kez daha vurgulayalım. Doğası gereği, bir topluluk, bir toplum halinde kendini var eden bir canlıdır insan. Suçluların cezalandırılmasında hapishane yönteminin, yani toplumdan yalıtmanın, yalnızlaştırmanın kullanılması bunun çarpıcı bir ifadesidir. İnsanlar hapishanede biyolojik varlıklarını sürdürürler ama sosyal olarak kısıtlanırlar. Hele de hücre tipi hapishanelerde ve tecritte bu yalıtım tahammülü zor boyutlar kazanır. Bunların yıkıcı sonuçlarına dair uzun yıllar içinde yapılan birçok bilimsel çalışmadan burada ayrıntılarla bahsetmeye gerek yoktur. Bu yıkıcı sonuçlara ilişkin tespitlerin de oluşturduğu tepkiler nedeniyle verilen mücadelelerin sonucu olarak, düzen 20. yüzyıl içinde hapishane koşullarında iyileştirmeler yapmak zorunda kalmıştır. Sosyal izolasyon konusu elbette sadece hapishaneler üzerinden anlaşılacak bir konu değildir. Hapishaneler sadece ekstrem durumu göstermek bakımından çarpıcıdırlar. Çok daha olağan görünen bir başka durumdan örnek verelim: 2018 yılında yayınlanan bir çalışma yalnızlığın insanlarda erken ölüm riskini yüzde 26 arttırdığını bulgulamıştır. Bu veriler ve daha nicesi insanın bir sosyal varlık olarak niteliğinin önemini, vazgeçilmezliğini ortaya koymaktadır.

Bu husus “sağlık mı, özgürlük mü” ikilemine dair de bize bir şey söylemektedir. Sözde sağlık adına dayatılan sosyal izolasyon, bıraktık özgürlükten mahrumiyeti bizzat sağlığın kendisini ortadan kaldırmaktadır. İtalya’da bu karantina sürecinin ağır etkilerine maruz kalan yaşlıların “bu yaşamak değil” diye isyan etmesi boşuna değildir. İşin aslı ilerleyen dönemde bu izolasyon dolayısıyla toplumda ne gibi bedensel ve ruhsal sağlık arazlarının çıkacağı henüz belli değildir.

Sosyal izolasyon uygulamasının genel ve uzun vadeli olarak toplumun dokusunu egemenler lehine zedeleyen daha farklı yönleri de var. Yukarıda bahsettiklerimiz dışındaki bu yönlerin bazılarına aşağıda değineceğiz. Ama buna geçmeden önce çok daha somut ve yakıcı bir yönü kuvvetle vurgulamak gerekiyor. 1 Mayıs’ta çok somut biçimde yaşadığımız gibi bu izolasyon saldırısı toplanma, örgütlenme ve protesto hakkını ortadan kaldırmaktadır. Egemenler bu sayede istedikleri anti-demokratik düzenlemeleri dayatma konusunda büyük bir rahatlığa kavuşmuşlardır. Örgütlenemeyen, toplanamayan bir toplum egemenlerin elinde distopya filmlerindeki manzaraları andıran peltemsi bir köle ordusu haline gelir. Sözde sağlık adına ucu açıkça böylesi bir karanlığa giden durum kabul edilebilir mi?

Şimdi tüm dünyada salgınla mücadele bahanesiyle burjuva devletlerin toplum karşısında gücü daha da tahkim ediliyor, burjuva iktidarların ellerindeki yönetim gücünü dengeleyen ve frenleyen denetim mekanizmaları askıya alınıyor ya da zayıflatılıyor, yönetimler daha tekelci ve keyfi hale geliyor vb.. Macaristan’da faşist Orban vaktiyle Hitler’in yaptığına benzeyen biçimde kararnameyle yönetme yetkisini meclisten geçirerek meclisi fiilen etkisiz hale getirmiştir şimdiden. Çıkarılan bu yasada “virüsle mücadele önlemlerine uymayanlara ve krizle ilgili yanlış bilgi yaydığına kanaat getirilen kişilere beş yıla kadar hapis cezası” bile öngörülüyor. Burjuva demokrasisinin beşiği olan İngiltere’de hükümet derhal 2 yıl boyunca denetimsiz biçimde olağanüstü yetkiler elde edeceği bir taslağı parlamentoya sürmüştür. 300 sayfadan uzun böylesi ayrıntılı bir taslağın bu hızda ortaya sürülmesi bunun çok daha önceden hazırlanmış olduğunu göstermektedir. Birçok husus içeren bu taslakta salgınla mücadele bahanesiyle polise canlarının istediği kişileri karantina adı altında hapsetme yetkisi verilmektedir. Böylece herhangi bir gösteri, toplantı vs. polisin ileri süreceği hastalık bahanesiyle dağıtılabilecektir. Yükselen tepkiler üzerine yetkilerin 6 ayda bir parlamento tarafından gözden geçirilmesi gibi önerilerin dikkate alınacağı söylense de sonucun ne olacağı henüz belli değildir. Ama asıl önemlisi niyetin ne olduğunun ortaya çıkmasıdır. Bu tür değişimler genellikle sonrasında pek geriye dönülmeyen ya da geride mutlaka epeyce kalıntının kaldığı değişimler oluyor. Bunun yakın zamanlardaki bir örneği, 11 Eylül saldırılarının ardından ABD’de çıkarılan yeni baskı yasalarının o zamanlar iddia edilenin aksine geçici olmayıp, ilerleyen yıllar içinde bırakalım geri alınmasını, daha da kapsam genişlemelerine uğrayarak güncellenmesidir. Birçok ülkede ordu birliklerinin şehir sokaklarında kol gezdiği, adeta askeri işgal manzaralarının hüküm sürdüğü bir tablo yaşanıyor. Hastalığın takibi bahanesiyle insanların telefonlarına zorunlu takip uygulamalarının yüklenmesi gibi uygulamaların ise adeta bini bir para.

Egemenler Covid-19’un insanlığa getirdiği sağlık riskini kasıtlı olarak abartıyorlar. Verilerde önemli belirsizlikler olsa da, eksiği ve fazlasıyla bu veri bulutu içinde yine de ortada bir abartı olduğunun anlaşılmasına yetecek ölçüde bir gerçeklik seçilebiliyor. Nitekim bilim alanından olsun başka alanlardan olsun eleştirel bir akılla konuya yaklaşan birçok kişi bu noktaya işaret ediyor. Böyle olunca, dayatılan boğucu önlemlerin altında başka niyetler olduğunu sezmek ya da anlamak nispeten daha kolay olabilir. Ama temel demokratik hak ve özgürlüklerin rafa kaldırılması o denli ciddi bir tehlikedir ki, ortada çok daha ciddi bir sağlık tehlikesi olsaydı bile bu tür tedbirler mevcut halleriyle kabul edilemezdir. Bunun altını kalınca çizmek gerekir. Doğada insan hayatını tehdit potansiyeli taşıyan birçok etmen vardır ve virüsler de bunlardan biridir. Pekâlâ çok daha ölümcül bir salgın patlak verebilirdi. Toplum sağlığının bu tür tehlikelere karşı korunması, önceden planlı olarak tedbirlerin alınması, sağlık sistemlerinin emekçi halk yararına radikal biçimde yeniden örgütlenmesi gerektiği gibi hususları şimdilik bir yana koyalım. Böylesi bir ciddi salgın durumunda dahi, uygulanacak tedbirlerin niteliği, derecesi, uygulanma tarzı gibi konularda kontrol egemenlerin elindeki devlete, onun kurumlarına terk edilemez. Toplumun en geniş demokratik denetim olanaklarıyla, öz örgütlülükleri aracılığıyla konunun çeşitli yönlerini açıkça tartışarak, karar alarak, bizzat uygulayarak, denetleyerek süreci yürütmesi gereklidir. Yoksa egemenler ellerine canları istediği zaman kullanabilecekleri çok etkili bir silah geçirmiş olurlar.

Bilimin de egemen sınıfın denetimi dışında olmadığını düşündüğümüzde bu durum bir başka boyut da kazanır. Bilim insanlarının ya da kurumlarının açıklamaları mutlak veri ve tartışmasız gerçekler gibi alınamaz. Diğer toplumsal faaliyetler gibi onların faaliyeti de toplumun denetiminde olmak zorundadır. Halka tüm demokratik mekanizmalar içinde azami düzeyde bilgi vermek, eleştirilere cevap vermek ve hesap vermek durumundadırlar. Bilim de sosyal bir olgudur ve verileri mutlak olmayıp tarihsel olarak değişim gösteren bir bilgi koludur. Bilimin kendi içindeki geniş tartışmalardan hiç söz etmeyelim. Özet olarak söylemek gerekirse bilimsel açıdan en doğru kararların alınması sürecinden toplum dışlanamaz. Ne var ki toplanma ve örgütlenme özgürlüğünün dahi rafa kaldırıldığı şartlarda bunlardan söz etmek bile elbette gülünç görünebilmektedir. Bu bakımdan demokratik hak ve özgürlükler günümüzün tarihsel-toplumsal gelişme düzeyinde toplumsal varlığımızın da sağlığımızın da idamesi açısında elzemdir.

Düzenin dayattığı sosyal izolasyon neresinden bakılsa ciddi riskler barındırmaktadır. İnsanların bu izolasyon baskısından bunaldıkları açıktır. Ancak egemenlerin elinde eşsiz bir yeni silah dememizin sebebini oluşturan çok önemli bir başka boyut var. Burada baskı tedbiri bir dışsal dayatmanın ötesine geçerek, sağlık gibi hassas bir konu nedeniyle bireylerin kendi içsel sorumluluk ve tercihleri düzeyine getirilmektedir. Topluma sürekli olarak bu telkin edilmekte, sanki devlet ve bilumum baskı aygıtları dayatmıyor da, durumdan doğan nahoş bir zorunluluk sonucu “bilinçli ve sorumlu” davranan bireyler gönüllü olarak bu tedbirleri uyguluyorlar. Bu, bir yönüyle her bir bireyin kendi ruhuna kendi isteğiyle kurduğu bir hapishane ve polis karakolu anlamına gelir. Ne kadar kalıcı olacağından bağımsız olarak bu psikolojik savaş insanlar üzerinde hayli etkili olmaktadır. Sorumsuzluk edip sokağa çıkarsan, yakınların başta gelmek üzere başka insanların hayatını kaybetmesine yol açarsın, bir katil olursun! Bu korkunç bir manevi baskıdır ve bu sahte ahlâki argümana asla prim verilemez.

Sosyal planda yürütülen saldırının doğurması muhtemel bir başka eğilim insanların genel olarak birbirlerine daha mesafeli, şüpheci bakmaları, toplumsal iletişim ve etkileşime daha az meyilli hale getirilmeleridir. Bu, bireycileştirme ve atomizasyonun olası en zararlı etkilerinden biridir ve mücadele konusudur. Benzer bir gerici eğilim insanların sağlık konusunda daha takıntılı, daha evhamlı hale getirilmeleridir ki bu da korkuları azdıran, otoritelerin sözlerine itaati kolaylaştıran bir etki yaratır. İnsan türü, sanki yüz binlerce yıldır nice belaları atlata atlata gezegeni fethetmemiş, doğa güçlerini kontrol altına almada büyük adımlar atmamış, uygarlığın görkemli başarılarını yaratmamış ve böylece bugünlere gelmemiş gibi, adeta çocuklaştırılıp düşkünleştirilen bir sürü haline getirilmeye çalışılıyor. Böylesi bir çaresizlik hissinin tahakkümüne sokulmak insana hakarettir.

Tüm bu dayatılan, körüklenen, teşvik edilen eğilimleri topladığımızda, kapitalist düzenin daha korkak ve itaate daha meyilli insanlardan oluşan bir topluma doğru baskı yarattığını görmek kolaylaşır. Bu bakımdan sosyal izolasyon ve ona eşlik eden diğer baskı uygulamalarına karşı açık bilinçle bir mücadele yürütmek hayati önem taşımaktadır.

Covid-19 örtüsü kapitalizme çare olabilecek mi?

Bu gerici eğilim ve zorlamalar kapitalizmin milenyum dönemecinden bu yana içine girmiş olduğu derin tarihsel krizinin doğurduğu sonuçlardır. Kapitalizm yaşlıdır, hastadır, bunaması ilerlemiştir. Ne var ki karşımızdaki bunak ihtiyar dünyanın iplerini elinde tutmakta ve tarih sahnesinden çekilmemek için mitolojik dev canavarlar gibi tüm kaprisi ve kıyıcılığıyla direnmektedir.

Kapitalist düzenin Covid-19 salgını üzerinden toplum üzerindeki baskısını ve kontrolünü arttırma doğrultusundaki eğilimlerine yeni bir alan açmakta olduğu doğrudur. Salgın sürecinde yapılanların önümüzdeki dönemde de güçlendirilmeye çalışılacağına şüphe yoktur. Ancak sistemin bugünlerde yaşamakta olduğu çöküş aynı zamanda ters yönde eğilimleri de beslemektedir. Toplumlar başta sağlık sistemlerinin açığa çıkan çöküşü nedeniyle öfkelenmektedirler. Sağlık sistemindeki sorunlara yol açan dinamikler kapitalizmin dolaysız anlamıyla son 40 yıldır işlettiği dinamiklerdir. Bunlar “neoliberalizm” diye kodlanan sermayenin saldırı politikalarıdır. Ve bu dinamikler zaten özellikle son 10-20 yıldır dünyanın dört bir tarafında öfke patlamaları doğurmaktaydı. Son yıllarda bu isyan dinamiği yeni bir yükseliş içine de girmiştir. Kapitalist düzen şimdi virüs umacısını göstererek bu isyan dinamiklerini bastırma doğrultusunda yeni bir sürece yöneliyor. Şili’de ve Fransa’daki mücadelelerin bastırılıp kesintiye uğratılması bunun sadece en bariz örnekleri. Bu yıl 1 Mayıs’ın dünya ölçeğinde kutlanamamış olması kapitalist düzen adına önemsiz olmayan bir kazançtır. Dünya genelindeki isyan dinamikleri, pek muhtemelen 1 Mayıs’ın küresel ölçekte birleştirici etkisiyle, sonrası için daha coşkulu bir itilime vesile olacaktı.

Şimdilerde “vahşi kapitalizmden” şu ya da bu ölçüde yüz çevrileceği doğrultusunda tahmin ve beklentiler var. Sistemin bekası açısından mantıksız gibi görünmeyen bu yolun pratikte ne derece mümkün olduğu şüphelidir. Elbette bunu önümüzdeki dönemde göreceğiz. Ama bu noktada 2008 krizi sonrasındaki durumu hatırlamak yararlı olabilir. Zira benzer değerlendirme ve beklentiler 2008 sonrasında da, hatta asıl olarak o zaman yüksek sesle dillendirilir olmuştu. Nice burjuva uzman ve iktisatçı sistemin kendisine artık bir çekidüzen vereceğini ileri sürmüştü. Oysa yapılan, küresel çılgınlık partisine devam anlamına gelen trilyonlarca doların pompalanması oldu. Sonuç ortadadır. Ve her seferinde sistemin ideologları “bu sefer farklı” diyerek sahne aldılar.

Yoksul emekçilere, işsiz kalanlara doğrudan para dağıtılması gibi yeni uygulamalar bir farklılıktır. Öte yandan salgını aşırı derecede abartmaları nedeniyle istemeden de olsa sağlık sisteminin çürüklüğünün görülmesini sağladılar. Bu yüzden sağlık sistemlerinde de emekçi kitlelerin gönlünü alıcı bazı değişikliklerin gündeme gelmesi mümkündür. Ama tarihsel krizi içinde debelenen kapitalizmin bunları uzun ömürlü kılmasının koşullarının ne ölçüde var olduğunu sorgulamak gerekir. En azından geçmişte bu tür şeylerin yapılmasına olanak veren koşullarla şimdiki koşulların farklı olduğunu tespit etmek bilimsel bir yaklaşım olacaktır. Geçmişte ABD’de Roosevelt’le başlatılan o tarz politikalar çok geçmeden Batı’da yine ABD liderliğinde yeni bir dünya düzeninin kurulduğu 1940’lı yıllardan itibaren yaygınlaştırılabilmişti. Bunun altında çeşitli faktörler vardı kuşkusuz. Ama SSCB faktörünün ve örgütlü bir işçi sınıfının yanı sıra en önemli faktör kapitalizmin yeni ve uzun bir canlanma evresine girmiş olmasıydı. Bu tür iyileştirmeler böylesi bir canlanma temelinde mümkün olabilmişti. Ve tam da bunu bir de tersinden doğrularcasına, o canlı yükseliş devri sona erdiğinde bu reformlar sermayenin uzun yıllara yayılan güçlü bir karşı saldırısıyla bir bir işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin elinden alınmaya başlamıştır. Şimdi ise kapitalizmin bir yeni ve uzun canlanma evresinden söz dahi edilemez, aksine kapitalizm tarihinin en derin krizini yaşıyor. Onu bu noktaya getiren şey zaten sistemin tarihsel bir tıkanıklık yaşıyor olmasıdır.

1930’larda ABD’de başlatılıp daha sonra 40’lardan itibaren yaygınlaştırılan türde Keynesçi düzenlemeler ve reformlar aynı zamanda kapitalist dünya için tartışmasız bir hegemon gücün varlığı koşullarında geçekleştirilmişti. Savaştan bitap çıkmış tüm diğer kapitalist güçler ABD’nin hegemonyasına tartışmasız biat etmişlerdi. Böylece bir irade birliği oluşmuş, politikalar göreceli bir uyum içinde hayata geçirilebilmişti. Hegemonya krizinin olmadığı şartlarda herkesin kendi rolü çerçevesinde nemalandığı bir uluslararası çatı oluşturulabilmişti. Ama bugün durum farklıdır. Bugün eski konsensüsün dağıldığı ve kıran kırana bir emperyalist hegemonya mücadelesinin yürüdüğü gerçeği önümüzde durmaktadır. Dahası bu epeydir kendi tarzında yürüyen bir dünya savaşı halini almıştır. Böylesi şartlarda bir uluslararası uyum ve konsensüs kurmak ne ölçüde mümkündür? ABD aşınan ve gerileyen hegemonyasını yeniden tesis etme ve yeni hegemon güçlerin yükselişini kırma çabasından vazgeçebilir mi? Onu ticaret savaşları başlatmaya iten nedenleri unutmayı tercih etme lüksü var mıdır? Tüm bunları ve daha fazlasını temsil eden Trump eğiliminin ABD’de iktidara gelmesi tesadüf müdür? Bu sorular uzatılabilir, ama hepsinin işaret ettiği gerçeklik kapitalizmin günümüz şartlarında eskiden olduğu tarzda sosyal reformlar yapma yeteneğinin hayli sınırlanmış olduğudur. Sistem ağır çelişkiler içinde kıvranmaktadır, büyük bir tıkanıklık içindedir. Bu tıkanıklığı aşmanın gerçek yolu devrimdir, kapitalizmin tasfiyesidir. Şartlar bunu bağırmaktadır. Ve doğrusu emekçiler cephesinde bunun bilinci de gitgide daha çok uç vermektedir. 2000’lerin başlarından bu yana dünyada bir isyan heyulasının dolaşmakta oluşu bunun ifadesidir. Kâh orada kâh burada, kâh yükselip kâh inerek ucunu gösteren şey bu heyuladır.

Türk edebiyatında hikâyeciliğin en büyük isimlerinden biri sayılan Sait Faik siyasetle pek ilgili görünen bir yazar olmamasına rağmen, sonu siyasete çıkan güzel bir söz söylemişti. Sözü onunla bitirelim: “Dünya çarelidir. İnsanlar dünyaya bir çare bulacaklar.”