Navigation

Covid-19: “Bilime Kulak Verin” mi Dediniz?

Toplumun eğitim almış kesimleri, kendilerinin aydınlanmış olduğu vehminden hareketle, cahil olmadıklarını göstermek için bilim dünyasından gelen açıklamaları sorgusuz sualsiz kabul etmeye pek meraklıdırlar. Bilim cenahından gelen açıklamalara riayet etmek onlar için adeta bir ibadettir, “cahiller sürüsünden” olmadıklarının kanıtıdır. Bu korona günlerinde ekranlara yansıyan manzaralardan tipik bir örnek verelim: Kendisini “bilinçli bir yurttaş” olarak gören bir “tiyatro sanatçısı” sokakta gezerken muhabirlerin sorularına cevap verip, “insanların duyarsızlığına” veryansın ediyor, evde kalmayanların “düpedüz cahil” olduğunu büyük bir özgüvenle ilan ediyor. Ardından hakkaniyetle ekliyor: “Tabii çalışmak zorunda olanlar başka, mesela bankacılar, doktorlar, eczacılar, kargo elemanları.” İnsanlar nasıl yaşıyorlarsa öyle düşünürler denmemiş boşuna! Çalışanlar deyince bu gibilerin aklına fabrika ve tarlalarda çalışan milyonlar, çöplerini toplayan temizlik işçileri, elektriklerini sağlayan enerji sektöründekiler, belediye işçileri, telekomünikasyon işçileri vb. hiç gelmiyor. Oysa onlar bir hafta çalışmasa, bu gibiler cinnet geçirirler! Kendisine “peki siz niye sokaktasınız” diye sorulduğunda verdiği cevap ise, “kısa süreliğine köpeklerimi dolaştırmak için dışarı çıktım” şeklindedir! Bu pek bilinçli ve duyarlı sanatçı, köpeklerine reva gördüğü hava alma hakkını insanlardan esirgediğinin farkında mıdır bilinmez. Yeri geldiğinde kendilerini muhalif olarak adlandırmaktan çekinmeyecek kadar “cesur” olan bu “sanatçılar” bugünlerde bas bas bağırıyorlar: Yetkililerin, devlet büyüklerinin, bilim insanlarının ve uzmanların uyarılarına riayet edin!

Ama haksızlık etmeyelim, “yetkililer ve uzmanların” açıklamalarına, uyarılarına ve çağrılarına itibar edenler bu gibilerden ibaret değildir. Zira sosyalist ya da devrimci olduğu iddiasındaki kimi partilerin, koronavirüs salgınına dair yapılan uyarıları “fazlasıyla önemseyip dikkate aldıklarını” açıklayıp dergi ya da gazetelerini basmaktan vazgeçtikleri, “üye ve dostlarını tedbirli olmaya” çağırdıkları, kendi militan genç kadrolarına “sizlerin de evde kalmanız çok önemli” diye seslenip “halk sağlığını korumak” adına ve “sosyal mesafelenme gerekçesiyle” mitinglerini, etkinliklerini ve toplantılarını gönül rızasıyla iptal ettikleri, sokağa çıkma yasağı talep ettikleri bir süreçten geçiyoruz. Bir de dayanışma ağı örmek adına genç kadrolarına “komşularınıza gezdirilmesi gereken evcil hayvanlarını onların yerine gezdirmeyi teklif edin” öğüdünde bulunanlar var! ’80 öncesinde, gençlerine, en azından, yoksul mahallelerindeki komşularının gecekondularını yapmalarına, çatılarını aktarmalarına, yollarını çamurdan kurtarmalarına vb. yardım etmelerini öğütlüyorlardı. Şimdiyse köpek gezdirmelerini! Yineleyelim: İnsanlar nasıl ve nerede yaşıyorlarsa öyle düşünürler! Küçük-burjuva solculuğun hazin tablosu budur işte.

Egemenler çenemizi kapatmamızı ve uzmanların söylediklerine harfiyen uymamızı söylüyorlar. Tuzu kurular, okumuşlar, beyaz yakalılar, sanatçılar, aydınlar, “duyarlı ve bilinçli” vatandaşlar, bilcümle küçük-burjuva sol da bu koroya katılıyor: Bilime ve uzmanlara kulak verin!

Bu tarz sol muhalif kesimler, salgını yeterince ciddiye alıp sokağa çıkma yasağı ilan etmediklerinden ötürü muhafazakâr ya da otoriter sağ eğilimli hükümetleri (Trump, Bolsonaro, Johnson ve tabii ki Erdoğan), bilime kulak vermemekle, dinci ya da ırkçı argümanları popülerleştirmekle eleştiriyorlar. Salgının insanlığı yok oluşla karşı karşıya bıraktığı, bu denli ölümcül ve tehlikeli olduğu iddiasını daha önce ele almıştık.[1] Tek adam rejiminden sokağa çıkma yasağı talep etmenin nasıl bir bönlük olduğunu da geçelim. Ama bu vesileyle şu “bilime kulak verin” söyleminin dayandığı temeller üzerinde bir kez daha durmanın faydası var. Çünkü daha önce vurguladığımız üzere: “Sosyalist geçinen küçük-burjuva aydınların en zayıf noktaları, burjuvazinin «tüm insanlığın sorunu» olarak yutturmaya çalıştığı konular ve bilimsel etiketini taşıyan iddialar olagelmiştir. Tehdit ne kadar büyük ve gerçekçi görünüyorsa, bilimsel cilası ne kadar parlak ve istatistikler de ne kadar çarpıcıysa, sosyalistlik iddiası taşıyanlar da ilericilik adına o ölçüde kolaylıkla yelkenleri suya indirebilmekte”dirler.[2]

Yukarıda anılan otoriter sağ eğilimli siyasetçilerin, dinci, ırkçı, gerici fikir ve söylemleri körükledikleri kuşkusuz doğrudur ama “bilime kulak vermedikleri” iddiasını buradan otomatikman türetmek hayli sorunlu bir yaklaşımdır. Zira bu yaklaşım, 1) tarafsız, bağımsız, tüm insanlığın çıkarlarına hizmet eden bir bilimin var olduğu, bilim insanlarının da, eğer bu unvanı hak etmek istiyorlarsa, bu niteliklere sahip olmaları gerektiği; 2) bu şekilde tarif edilen bilimin, dinle, mistisizmle, gerici fikirlerle uzlaşmaz ve mutlak bir karşıtlık içinde olduğu düşüncesine dayanır.

Bilim ve dinin savaşı mı, sınıflar savaşı mı?

Önce ikinci görüşten başlayalım. İlerici, devrimci, solcu ve hatta sosyalist olduğu iddiasındaki insanlar arasında son derece yaygın olan bu düşünce gerçekte Aydınlanmacılığa aittir. Örneğin sosyal-demokrat profesör Sencer Ayata, bugünkü ekonomik kriz ve virüs salgınından şu sonucu çıkarıyor: “Çeşitli ikilemleri tartışıyoruz. (…) Kamu mu özel mi? Kamu. Bilim mi gelenek mi? Ufukta, gücünü bilimden alan uzmanın otoritesinin geleneksel otoritenin, siyasi otoritenin önüne geçeceği yeni bir Aydınlanma görünüyor.” Devletçi kapitalizmi savunması bir yana, bugünkü panikten bilimin güçlenerek çıkacağını ve yeni bir Aydınlanma yaşanacağını söylemek (ki bu düşünceleri sosyalist hareketin kimi kesimleri de aynen tekrarlıyor) saçmalamaktır. Aydınlanmacılığın temelinde, Orta Çağdaki veba salgınında kitlelerin Kilisenin çaresiz kalışını idrak etmelerinin yattığını düşünenler, bugün de aynısının olacağını hayal ediyorlar. Tarih sınıflar savaşımı üzerinden değil de, bilim-din savaşımı üzerinden okunursa varılacak sonuç bu olur.

Oysa gerçeklik şu ki, bilimin tarihinde mistisizmin ve dinî önyargıların etkisi belki de hiçbir zaman bugünkü kadar ileri gitmemiştir. Emperyalizm çağıyla birlikte burjuvazi gericileşmeye başlamış ve tarihteki diğer egemen sınıflar gibi, iktidar koltuğu sallandıkça akılcı düşünüşün yerine mistisizmin ve hurafelerin destekçisi olmuştu. Bugün bu olgunun her alanda hüküm sürmesi hiçbir şekilde tesadüfî değildir, çünkü burjuvazi ve onun sosyo-ekonomik sistemi artık bunamıştır. İşte bu koşullarda burjuvazi “bir taraftan her türlü sınıfsal çıkarını sözde bilimsel verilerle örtülendirip bilimi bir dogma, sorgusuz sualsiz itaat edilmesi gereken bir din haline getiriyor, diğer taraftan da dinî ve mistik inançları bilim alanında hâkim kılmak üzere kesintisiz bir faaliyet yürütüyor. Biyolojiden kuantum fiziği ve evrenbilime (kozmoloji) dek birçok alanda mistisizm ve dinî inançlar almış başını yürümüştür. Bunun temelde birbiriyle bağlantılı ve birbirini besleyen iki nedeni bulunmaktadır: Birincisi, bu durum burjuvazinin sınıfsal çıkarlarını yansıtmakta ve onun tarafından körüklenmektedir. Materyalist felsefeyi savunan bilimadamları türlü mekanizmalarla dışlanmakta, idealist yaratılışçı mistik «bilim adamları» el üstünde tutulmakta, ödüllendirilmekte ve önleri açılmaktadır. İkincisi, işbölümü ve uzmanlaşmanın akla zarar ölçülerde detaylandırılmasından kaynaklı olarak, felsefe, düşünme ve akıl yürütme yöntemleri konusunda doğa bilimcilerin acınası cehaletleridir. (…) Bilimciler, doğa ve tarih hakkında düşünmeye o denli dar ve köreltici bir şekilde odaklanmış durumdalar ki, bizzat düşüncenin kendisi ve düşünce yasaları üzerine düşünmeyi hepten unutmuş, dahası bunu büyük bir kibirle açıkça küçümsemiştirler. Bu koşullarda detaycı ve köreltici bir uzmanlaşma, indirgemecilik, bilimin teorik ve deneysel yönleri arasındaki bağın tümüyle kopartılması, en mistik, bilim ve akıldışı sonuçları beraberinde getirmektedir”.[3]

Görülüyor ki burjuvazinin bunama çağındaki tutumu, doğum çağındaki tutumunun tam zıddına dönüşmüştür. Marksizmin bilime yaklaşımını ve bu yaklaşımın Aydınlanmacılıktan farkını kavrayabilmek için şimdi biraz geçmişe dönüp hatırlayalım.

Aydınlanmacılık, yükseliş çağındaki burjuvazinin dünya görüşünün bir parçasıydı. Aristokrasinin egemenliğine karşı verdiği devrimci mücadele içerisinde burjuvazi Katolik Kilisesine savaş açmak zorunda kalmıştı. Zira Kilise hem en büyük feodal güçlerden biriydi hem de feodal toplumun ruhu, ideolojik odağı idi. Kurumsal din, feodal mülkiyet ve aristokrasinin egemenliği ayrılmaz bir şekilde iç içe geçtiğinden, kapitalist üretim ilişkilerinin gelişiminin önündeki engellerin kaldırılması için burjuvazi verdiği mücadelede kaçınılmaz olarak Kiliseyle çatışma içine girmek zorunda kalmıştı. Bu çatışma bir yandan Hıristiyanlığın burjuva çıkarlarla uyumlu hale getirilmek üzere reforma tabi tutulmasını ve Protestanlığı doğururken, bir yandan da materyalizmin yeniden dirilişini beraberinde getirmişti. Dinsel inancın ve imanın yerine aklı, dogmanın yerine bilimi geçirmek gerektiğini savunan “Aydınlanma düşünürleri, dinin ruhban sınıfın elinde, dogmaları, bağnazlığı ve cehaleti besleyip üreten bir araç haline geldiği hususunda hemfikirdiler. Ancak felsefi düzeyde dine yaklaşımda aralarında çeşitli farklılıklar bulunuyordu. Tanrı inancını muhafaza edip Hıristiyanlığı «gerçek temellerine» döndürmeye çalışanlar olduğu gibi, deizmi (tanrıya inanmak fakat kurumsal dinleri reddetmek) ve ateizmi (tanrıtanımazlık) savunanlar da bulunmaktaydı”.[4]

Ne var ki burjuva devrimciliğin en radikal biçimlere büründüğü Fransa’da bile burjuvazi siyasal iktidarı ele geçirdikten çok kısa süre sonra Kilise ve dinle barışıp onu kendi tahakkümü altına aldı ve ideolojik egemenlik araçlarından biri haline getirdi. Ama bu durum, burjuvazinin bilime sırtını dönmesi anlamına gelmedi, gelemezdi de. Tıpkı din gibi bilim de burjuvazinin siyasal egemenliği altında egemen sınıfın çıkarlarına hizmet etmeye devam etti. İktidarı ele geçirdiği ülkelerde burjuvazi bilimin gelişimini teşvik etmeye devam etti, zira nasıl ki Katoliklik ve feodalizm kopmaz bir bütün oluşturduysa, modern bilim ve kapitalizm de benzer bir bütünlük oluşturur. Modern bilim ve sanayi kapitalizmi birlikte doğmuş ve gelişmiştir. İktidarı ele geçirdikten sonra devrimcilik bayrağını terk eden burjuvazi, dinsel ve mistik düşüncelerin, bilimin mabetleri olan üniversitelerde ve akademi dünyasında tekrar itibar kazanmasından hiçbir zaman rahatsız olmadı. Bilimin ve sanayinin en ileri gittiği ülkelerde bile, akademi dünyasında, dinsel ve mistik görüşler kendilerine yer bulabildikleri gibi, bu mekânlar özgün bir bilimsel tutuculuğun, adeta bir lonca kültürünün odağı haline gelmiştir. 19. yüzyıl İngiliz akademisinde, 20. yüzyıl Amerikan akademisinde durum buydu ve bugün de değişen bir şey yoktur.

Diğer taraftan iktidarı ele geçirdiği ülkelerde burjuvazi devrimci değerlere ve Aydınlanmacılığa sırtını çevirse bile, bu burjuva dünya görüşü, henüz burjuva devrimini yapamamış ya da kapitalist dönüşümünü tamamlayamamış ülkelerde etkisini sürdürmeye devam etmişti. Bu durum karmaşık bir tablo ortaya çıkarmıştır. Bir yanda pre-kapitalist ilişkilere karşı mücadele eden ama bu ilişkilerin temsilcileriyle uzlaşmaya her an hazır olan bir burjuvazi ve onun aydınları, bir yanda gelişmekte olan kapitalizmle birlikte doğup gelişen ve kapitalizme karşı mücadele veren işçi sınıfı ve bir yanda da bu ikisi arasında salınıp duran küçük-burjuva aydınlar. Bu karmaşık sınıflar savaşımı sahnesinde, Aydınlanmacılık ve barındırdığı ilerici/ devrimci değerler, kolaylıkla burjuva sosyalizminden küçük-burjuva sosyalizmine oradan da işçi hareketine yayılabilmişti.

Marksizm bu değerlerin tarihsel öneminin farkındaydı; insanlığın Orta Çağın karanlığından kurtuluşunda ve devasa bir sıçrama gerçekleştirmesinde oynadıkları devrimci rolün her zaman hakkını verdi. Ama onun sınırlılığını görmezden gelmedi, onları mutlaklaştırıp idealize etmedi. Marx ve Engels, Aydınlanmacılığın ve onun temel dayanaklarından olan modern bilimin öneminin altını çizerken hiçbir zaman bunların sınıfsal doğasının üzerinden atlamadılar. Bilimin kapitalist toplumdaki işlevinin ve burjuvazinin hizmetkârı olduğu gerçeğinin altını her daim çizdiler. Onlara göre, modern bilim sanayinin muazzam atılımlar yapmasını sağlayarak üretici güçlerin gelişimini sağlamakta ve böylelikle kapitalizmin yıkılarak sosyalizmin inşa edilebilmesinin zeminini döşemekteydi. Ama bilim ve onun uygulaması olarak teknoloji, kapitalist ilişkilerin damgasını taşımakta, onun tarafından şekillendirilip yönlendirilmekteydi. Bu durum, bilim ve teknolojinin kapitalizmin prangasını taşıdığı anlamına gelmekte ve onun sorgulanması zorunluluğunu doğurmaktaydı. Zira mevcut kapitalist üretim ilişkileri çerçevesinde bilim ve teknoloji üretici güçlerin bir parçası olmanın yanı sıra, aynı zamanda hem insanın kendi emeğine, doğaya ve topluma yabancılaşmasını ve emeğin sömürülmesini arttırıcı bir faktördü hem de muazzam bir yıkıcı güç haline gelebilmekteydi. Askeri teknoloji bunun en çarpıcı göstergesiydi. Dolayısıyla bilimin sahip olduğu potansiyelin açığa çıkartılıp gerçekten de vaat edildiği gibi tüm insanlığın çıkarları doğrultusunda kullanılabilmesi için kapitalist mülkiyet prangasından kurtarılması gerekmekteydi.

Marx ve Engels, kendi sosyalist dünya görüşlerini “bilimsel” önekiyle adlandırırken yerden göğe haklıydılar. Ama onların bilimsellik vurguları, bilimsel gelişmelere duydukları politik olduğu kadar kişisel ilgi, insanlığın kurtuluşunun nesnel zemininin döşenmesinde üretici güçlerin gelişimine başrolü vermeleri gibi olgular, sözde takipçileri tarafından fazlasıyla suiistimal edildi. Onların bilime dair görüşlerinin eleştirel tarafı törpülenip atılmış, bilime yaptıkları vurgu tek boyutlu olarak abartılmış, mutlaklaştırılmış ve en kötüsü idealize edilmiştir. Böylelikle Marksizmin bilime dönük bu eleştirel sahiplenişi, yerini, Aydınlanmacı bilim tapınmacılığına bırakmıştır. Gerek II. Enternasyonal çizgisi gerekse de Stalinizm, bu konularda da devrimci Marksizmin değil, Aydınlanmacılıkla fena halde malul olan küçük-burjuva sosyalizminin temsilcisi oldular. Bu yüzden, özellikle de burjuva eğitimin tezgâhından geçen okumuşlar bilim hakkında zaten yanlış görüşlerle donanmışlarken, sosyalist saflara katılmaları durumunda da bu görüşlerden arındırıcı bir çabayla karşılaşmadılar, halen de karşılaşmıyorlar. Türkiye’de sosyalizm saflarında bilime dair Aydınlanmacı yanılsamaların bu denli yaygın olmasında Kemalizmin sosyalist hareket üzerindeki etkisini de unutmamak gerekir.

Tarafsız ve bağımsız bilim yalanı

Gelelim ilk düşünceye. Burjuvazi bilimin tarafsız olduğunu vazeder, bilimsel etiketi altında sunulan her şeyi kayıtsız şartsız kabullenmemizi ister. Oysa sınıflar ve ideolojiler üstü, bağımsız, tarafsız, tüm insanlığın çıkarlarını gözeten bir bilim yoktur. Bu gerçek, yalnızca sosyal bilimler için değil, doğa bilimleri için de büyük ölçüde geçerlidir: “Sosyal bilimlerde ideolojik öğe besbellidir de, doğa bilimlerinde onu tespit etmek daha zordur, çok daha incelikli bir şekilde üstü örtülmüştür. Kapitalist toplumda bilim, tarafsız, ideoloji dışı, sınıf çıkarlarının üstünde bir şey değildir. Kendisi de bir üretim faaliyeti olan bilim, kapitalistlerin hizmetine koşulmuş olmanın çok ötesinde, doğrudan ve dolaylı olarak onlar tarafından kontrol altında tutulan, yönlendirilen bir şeydir.[5] Pozitif bilimlerin konusu olan doğa bizim irademizden bağımsız olarak var olup işlese bile, neyin, nasıl, ne kadar araştırılacağı, ulaşılacak bulgulardan nasıl ve ne kadar yararlanılacağı, bunların ne ölçüde ve kimlerle paylaşılacağı, nasıl yorumlanacağı vb. gibi hususlara birilerinin karar vermesi gerekir. Kapitalist toplumda bu kararları verecek olanlar, bilimsel faaliyeti yürütenler değil, dev tekeller ve devletlerdir. Demek ki, bilimin kendini kuşatan çevre ve koşullardan bağımsız, kendine özgü bir iç dinamiğinden de bahsedilemez.  

Marx, modern bilimin büyük sanayinin hem önkoşulu olduğunu hem de aslında onun ürünü olduğunu vurgulamıştı. Bilim, insan aklının kendiliğinden bir yaratısı değil, hizmet ettiği toplumsal ve sınaî güçlerin ve bunların ihtiyaçlarının ürünüdür. Engels bunu şöyle vurgular: “Teknik geniş ölçüde bilimin durumuna bağlıysa, bilim de ondan daha çok tekniğin durumuna ve gereksinimlerine bağlıdır. Toplumun teknik bir gereksinimi varsa, bu bilimi, on üniversiteden daha çok ilerletir. Hidrostatiğin tamamı, (Torricelli, vb.) onaltıncı ve onyedinci yüzyıllarda, İtalya'da dağ sularını bir düzene sokma gereksiniminin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Teknik bakımdan uygulanabilirliği keşfedilmeden önce elektrik hakkında dişe dokunur hiçbir şey bilmiyorduk. Fakat ne yazık ki bilimlerin tarihinden sanki onlar gökten inmişler gibi söz etmek Almanya’da adet oldu.[6]

Maddi üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran sınıf, zihinsel üretim araçlarının ve tabiî ki bilimin de üzerinde denetim kurar. Bu yüzden de, “ücretli köleliğin egemen olduğu bir toplumda bilim asla tarafsız olamaz. Kapitalist sistem, bilimin ve tekniğin tüm kazanımlarını burjuvazinin hizmetine sunmaktadır. Her yeni buluş, emperyalist-kapitalist güçlerin ezilen sınıfları daha sinsi biçimde baskı ve kontrol altına alabilmesi ve emperyalist savaş makinelerinin daha da yetkinleştirilmesi için kullanılıyor. Sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyada toplumun hizmetine koşulacak olan bilim ve teknoloji, kapitalizm koşullarında egemen burjuvaların esareti altındadır. Burjuvazi egemenliğini sürdürdüğü sürece de, bilim ve teknik işçi sınıfının ve emekçilerin ezilmesinin aracı olmayı sürdürecektir. Bilimi ve teknolojiyi de kapitalist kâr düzeninin prangalarından kurtaracak olan yegâne tarihsel eylem, ancak ve ancak proleter devrim olabilir”.[7]

Bilime atfedilen olumlu farazi vasıfların otomatikman bilim insanlarının da vasıfları olduğu varsayılır. Bilim insanları, kendilerini insanlığa adamış, tarafsız, bağımsız, nesnel düşünebilen, doğrularından ödün vermeyen insanlar olarak resmedilir. Oysa bu kutsamadan başka bir şey değildir çünkü bilim insanlarının çoğunluğu için gerçeklik bu değildir. Bu tip yaklaşımlar, olanı değil, olması isteneni yani temenni edileni ortaya koyar. Tam da bu eksiklikten ötürü çoğu kez bilim insanı kavramının başına “gerçek” ya da “hakiki” sıfatları eklenmek zorunda kalınmıyor mu?

Tüm dünyada bilimsel araştırmalar yürüten ya da gençleri bu doğrultuda eğiten milyonlarca bilim insanı bulunuyor. İçlerinden küçük bir bölümü, parlak başarılara imza atabildiklerinden ya da büyük şirketler ve devletlerle “özel” birtakım ilişkiler kurabildiklerinden çeşitli ayrıcalıklar elde edip burjuvazinin saflarına katılabilirler. Geri kalanların çoğu nesnel olarak işçi sınıfının bir parçasıdırlar. Ama bu nesnel konumlarına rağmen çoğu, tıpkı diğer okumuş kesimler gibi, küçük-burjuva bir zihniyete sahiptirler. Normal dönemlerde toplumun diğer kesimleri gibi onlar da burjuva ideolojisinin etkisi altındadırlar: “Tüm insanlar gibi bilimadamlarının da ele aldıkları sorunlar ve ürettikleri çözümler, içinde yaşadıkları entelektüel, ideolojik ve maddi koşullar tarafından şartlandırılır. Burjuva sistemin kendilerine sunduğu muazzam fonların sağladığı ayrıcalıkların maddi basıncı, onları da egemen fikirler, yaygın felsefi inanışlar, hâkim politik eğilim ve önyargılar karşısında savunmasız bırakır.[8] Dahası bunlar farkında olsunlar ya da olmasınlar, burjuva ideolojisinin yeniden üretiminde aktif bir rol oynarlar. Bilimin tarafsız, sınıflar üstü ve tüm insanlığın çıkarları doğrultusunda yürütülen bir faaliyet olduğu yalanına çoğu daha öğrencilik yıllarında ikna olmuştur, beyinlerinin yediği bu format sayesinde, ilerleyen yıllarda kendiliğinden bu yalanın yeniden üretiminde kilit bir rol oynarlar. Uzmanı oldukları sınırlı alanlarda derin bir bilgi birikimine sahip olsalar bile, uzmanı olmadıkları alanlarda sıradan insanlardan bile daha aptalca yaklaşımlar sergileyebilmekte, kandırılmaya çok daha yatkın olabilmektedirler.

Haklarında yaratılan idealizasyonların tersine bilim insanları kutsal varlıklar değildirler. Tüm insanların taşıdığı olumlu ve olumsuz nitelikler onlarda da mevcuttur. Mesleklerinde hatasız değildirler, hatta belki de kendi mesleklerinde en çok hata yapanlar onlardır. Zaafsız da değildirler, tutarlılık abidesi de. Tersine bir kişilik bölünmesi yaşıyor gibidirler. Faaliyet alanlarındaki araştırma konularına yaklaşırken materyalist davranmak zorundadırlar. Dogmalardan kurtulmak, şablonlardan uzak durmak, düz mantığı aşan bir diyalektik kavrayışa sahip olmak bilimsel bir başarıya ulaşmanın önkoşullarıdır. Ama bu, söz konusu bilim insanlarının gündelik yaşamlarında düpedüz idealist fikirleri benimsemelerinin önünde bir engel değildir. Onlar da herkes gibi hâkim fikirlerin ve önyargıların doğrudan etkisi altındadırlar. Toplumun genel atmosferine bağlı olarak en mistik düşünceleri de benimseyebilirler, kendilerini faşist diktatörlüklerin maşası durumuna da düşürebilirler. Bilimin gelişmesiyle dinin toplumsal hayattan dışlanacağını varsayan burjuva ateizmin çürüklüğünü gösteren olgulardan biridir bu: “Fizik, kimya, astronomi ya da biyoloji alanında bilimi ilerletici büyük bilimsel buluşlara imza atıp, toplumsal yaşamda gerici fikirleri destekleyen kişileri bulup çıkarmak zor olmayacaktır. Hatta bizzat kendi bilim alanları dâhilinde eklektik bir düşünsel yapıya sahip olan bilimcilerin sayısı da az değildir. (…) Geçmişte olduğu gibi günümüzde de, bir taraftan bilimsel görüşleriyle tanrıyı evrenden kovarken, diğer yandan bir yaratıcının olması gerektiği fikrine dört elle sarılan nice bilim insanı var. Böylesi örnekler kimi durumlarda kişilerin iç dünyasındaki yanılgılara bağlanıyor olsa da, genelde ve son tahlilde burjuva toplumda sınıfsal tutum alışla yakından ilintili bulunuyor.[9]

Kapitalizmin ilerleyişi içerisinde bilimsel faaliyet neredeyse tümüyle sermayeye bağımlı kılınmıştır. Bilimsel faaliyetlerin ihtiyaç duyduğu finansal kaynakların büyüklüğü burada doğrudan rol oynamakta ve bu da onu büyük şirketlerin ve devletlerin tekeli altına sokmaktadır. Bilim ve teknoloji muazzam bir askeri ve ticari rekabet alanıyken, bu alanda faaliyet yürütenlerin rekabetçilikten azade olduklarını düşünmek saflık olurdu. Bilakis rekabet ve kariyerizm çoğunun iliklerine işlemiştir. Faaliyet gösterdikleri alana göre muazzam maddi çıkarlar ve ayrıcalıklar onları bekliyor olabilirken, paranın saltanatına boyun eğmek yerine insanlığa hizmet etmeyi tercih etmek herkesin harcı değildir. Bunlar bilimin tüm insanlığa hizmet etmek olduğu düşüncesiyle eğitilmişlerdir ama bu soyut düşünceyle “bilimsel sır” denilen şey arasındaki bariz çelişki, ancak en namuslu olanlarında ciddi iç gerilimlere yol açar, diğerleri kolaylıkla bu duruma kendilerini adapte ederler. Üst düzey bürokratlardan biri İngiliz hükümetine 1951 yılında verdiği raporda şunları söylüyordu: “Üniversitelerden yararlanırken karşılaştığımız güçlüklerden biri, üniversite profesörlerinin ve bilim adamlarının kendilerine keşfettikleri her şeyi yayınlama yetkisi tanınması gerektiğini açıkça ileri sürmeleridir. Onların yapmalarını istediğimiz çalışmaların büyük bir bölümü son derece gizlidir; bunları yayınlamalarına izin veremeyiz, bu bizim amaçlarımızı gerçekleştirmemize engel olur.[10] Aynı dönemde bir başkasının İngiliz Kraliyet Bilim Topluluğuna hitaben yaptığı bir konuşmada ise bu gibi “densiz” bilim insanlarının azınlıkta olduğunu öğreniyoruz: “Şimdiden sanayide çalışan bilim adamlarının ve teknologların büyük bölümü gizlilik düşüncesine alışmış durumdadır. Bu insanlar bilimsel ideale olan bağlılığın kendilerine iş veren firmaya bağlılıkla bağdaşmaz olduğunu düşünmüyorlar. Peki bu ideal kendi ülkelerine olan bağlılıkla daha az bağdaşabilir mi?[11] Ama bu duruma “vicdani nedenlerle içerleyen” ve yaydıkları görüşlerle “gençliğin ulusal bağlılığını zayıflatabilecek olan bazı bilim adamları olduğunu da görmeliyiz” diye tedirginliğini dile getiriyor bu zat. Aradan geçen yıllarda burjuvazi arzu ettiği doğrultuda çok daha fazla mesafe kaydetmiştir.

Hangi bilime kulak verip güvenelim?

Şimdi tekrar günümüz somutuna dönelim ve soralım: Hangi bilime kulak verilecektir? Bilimi kim temsil etmekte ve bilimsel gerçekleri kimler dile getirmektedir?

Hadi Türkiye’dekini bir tarafa bırakalım, diğer birçok gelişmiş ülkede de “bilim kurulları” oluşturulmuş ve salgına karşı atılan adımların onların “bilimsel” tavsiyeleri doğrultusunda kararlaştırıldığı söylenmektedir. Bu kurullara mı güvenelim? Hepsinin hem burjuva siyasilerle, hem de dev tekellerle içli dışlı oldukları, buralardan beslendikleri ve dolayısıyla halkın sağlığını değil, siyasilerin ve dev tekellerin çıkarlarını savundukları açık bir gerçektir. Sadece Türkiye’deki değil, diğer ülkelerdeki bilim kurullarında da sayısız gerici uzman mevcuttur. Fransa’daki bilim adamları eğer aşı test aşamasına gelirse bunu Afrika ülkelerinde test edelim diyebiliyorlar! İsrail’deki bilim kurulunun başındaki sağlık bakanı (ki bağnazlığıyla meşhur bir ortodoks Yahudi cemaatine mensuptur), salgının Tanrı tarafından eşcinsellere ceza olarak gönderildiğini açıklamış, ama birkaç gün sonra kendisi de virüsü kapmıştır.

Yoksa Birleşmiş Milletler’e bağlı Dünya Sağlık Örgütüne (DSÖ) mi güvenelim? Hele de SSCB’nin çöküşünden sonra tümüyle dev uluslararası ilaç tekellerinin ve sağlık zincirlerinin denetimi altına giren, parasız sağlık hizmetlerinin tasfiyesine ve sağlıkta özelleştirme politikasına karşı çıkmayan DSÖ’ye! Sayısız sağlık skandalına imza atan DSÖ’nün yakın zamandaki icraatlarından biri, şu tesadüfe bakın ki 2009’daki domuz gribinde takındığı tavırdı. Medya tekelleriyle birlikte yürüttüğü kampanyayla büyük bir panik yaratmıştı. Onun verileri ışığında Dünya Bankası domuz gribi salgınında 70 milyon kişinin ölebileceğini açıklamıştı. O zaman, “domuz gribinin bu kadar abartılmasının göz ardı edilemeyecek nedenlerinden biri de ilaç tekellerinin kârlarına kâr katmasını sağlamaktır[12] demiştik ve aradan bir yıl geçmeden bu tespitimiz Avrupa Konseyi tarafından yapılan açıklamayla da doğrulanmıştı. Salgın bittiğinde ölen insan sayısı 20 bini bile bulmamıştı! Aslında bugün yaşananları düşündüğümüzde insanın aklına şu soru geliyor: Acaba sözkonusu operasyonun arkasında aşı satmak isteyen ilaç tekellerinin kesimsel çıkarlarının yanı sıra, finans-kapitalin geleceğe dönük olarak virüs salgınlarından ne ölçüde ve nasıl yararlanılabileceğini test etme, ne derecede bir panik yaratılabileceğini sınama isteği gibi çok daha büyük bir planı mı yatıyordu? Burjuvazinin egemenliği sürdüğü sürece bu tür soruları kesin yanıtlamak mümkün olmayacak. Ama net olan bir şey vardır: DSÖ dünya burjuvazisinin bir örgütüdür, onun çıkarlarını savunmaktadır, koronavirüs salgınının bir panik vesilesi yapılmasının en temel araçlarından biridir.

Peki, burjuvazinin bu tür kurul ya da kurumlarında olmayıp üniversitelerde görev yapan profesörlere itibar etmek ne derece mümkündür? Üniversitelerin çok önemli birer burjuva kurum olduklarını, diğer işlevlerinin yanı sıra burjuva ideolojisinin üretim ve yeniden üretiminde kilit rol oynadıklarını söylemiştik. Bu kurumlarda çalışan bilim insanları da çok iyi bilmektedirler ki, yürütülen panik kampanyasına destek olmazlarsa seslerinin kısılmasıyla, ödeneklerinin kesilmesiyle, çalışmalarının ve açıklamalarının yayınlanmamasıyla ve belki de sahip oldukları kürsülerin ellerinden alınmasıyla karşı karşıya kalacaklardır. Eminiz bunları göze alacak namuslu bilim insanları da vardır, ancak tam da bu mekanizmalardan dolayı onların sesini duymamız pek mümkün olmamaktadır. Ama bu son noktada yorum yaparken bile dikkatli olmak gerekir. Zira sanki bilimcilerin çoğu gerçekliğin farkındadır ama bunu açıklamaktan çeşitli kaygılarla çekinmektedirler şeklinde bir değerlendirme de doğru değildir. Gerçeklik aslında tam tersi istikamettedir: Bilim insanlarının yanı sıra bilime meraklı olanlar ve yüksek öğrenim görenler, bu tür konularda maniple edilip yönlendirilmeye sıradan insanlardan çok daha fazla meyillidirler. Sayılarla ve bilimsel terimlerle yayınlanan raporlar bu gruptakileri kolaylıkla tavlayabilmektedir. Denildiği gibi bu denli cehalet ancak tahsille mümkündür.

Konu insan sağlığı ve tıp olunca durum çok daha vahimleşmektedir. İşin ucunda kişinin sağlığı olunca tıpçılardan gelen açıklamaların kölesi olmaya yatkın olmak son derece yaygındır. Elif Çağlı’nın şu tespiti çok yerindedir: “Yeni teknolojilere bakıldığında, kitlelerin bilgi kaynaklarına ulaşması kuşkusuz eskiye oranla daha kolay ve yaygın görünmektedir. Ancak modern teknoloji burjuvazinin hegemonyası altında olduğu ölçüde, bilgi üretimi ve sunumu esasen burjuvazinin kontrolü altındadır. O nedenle günümüzde ortalama insan yeni teknolojilerin kullanımı sayesinde bilgilendiğini sanırken, işin aslında ve genelinde burjuvazinin egemenliği altında alıklaşmaktadır.[13]

Tekrarlayalım: Marksizmin bilimsel yöntemi öne çıkartması ile bilim tapınmacılığı arasında hiçbir ilişki yoktur. Burjuva bilimin iddialarını sorgusuz sualsiz kabullenmek, onun sunduğu istatistikleri tartışılmaz veri kabul etmek, gönül rızasıyla başımızı cellâdın baltasının altına koymak demektir. “Teknoloji ve bilim üzerindeki sermaye egemenliğini sorgulamadan bilim ve teknolojiye tapınan okumuşlar, aptallıklarının yanı sıra bir de iflah olmaz düzen yanlısı konumlarını sergilemektedirler” diyor Elif Çağlı.[14] Bu zor günlerde bilincimizi ve ruh sağlığımızı korumanın yolu, egemenlerin bize bilim adına boca ettiği her şeyi tekrar tekrar sorgulamaktan geçiyor.


[1]      Oktay Baran, Covid-19: “Dünya Büyük Bir Felâketle Karşı Karşıya” mı?, 30/3/2020, marksist.com

[2]      Oktay Baran, agm

[3]      Oktay Baran, Kapitalist Çürüme ve Akıldışılık, 1/6/2009, marksist.com

[4]      İlkay Meriç, Burjuva Aydınlanmacılığı ve Marksizm, Ocak 2011, marksist.com

[5]      Oktay Baran, Genetik ve Robotikteki Gelişmeler: Nereye?, 22/2/2018, marksist.com

[6]      Engels, Marx-Engels Seçme Yazışmalar, c.2, Sol Yay, 1.bsk, s.297

[7]      Elif Çağlı, Marksizm ve Gençlik, 8/3/2004, marksist.com

[8]      Oktay Baran, Kapitalist Çürüme ve Akıldışılık, 1/6/2009, marksist.com

[9]      Elif Çağlı, Diyalektik Materyalizm Üzerine, Ocak 2007, marksist.com

[10]     aktaran J. D. Bernal, Marksizm ve Bilim, Evrensel Yay., s.49

[11]     aktaran J. D. Bernal, Marksizm ve Bilim, Evrensel Yay., s.49

[12]     İsmail Karagil, Domuz Gribi Üzerinden Yaratılan Paranoya, 29/5/2009, marksist.com

[13]     Elif Çağlı, Otoriterleşme ve İdeolojik Aygıtların Rolü, 30/11/2015, marksist.com

[14]     Elif Çağlı, İşçi Sınıfına Selam, 26/4/2008, marksist.com