ABD tarafından 1945’de Japonya’nın iki kentine atom bombası atılmasının 80. yıldönümündeyiz. 6 Ağustosta Hiroşima ve 9 Ağustosta Nagazaki’ye atılan iki atom bombası 300 bin insanın ölümüne, yüz binlerce insanın sakat kalmasına sebep oldu. Saniyeler içinde gerçekleşen bu ölümler, imha edilen kentler, sömürüyle, emperyalist savaşlarla, kitlesel kıyımlarla ayakta duran kapitalist sistemin kanlı yüzünü bir kez daha gösterdi. ABD emperyalizmi atom bombalarını kullanarak öncekilerden çok daha hızlı ve yaygın ölümlere, çok daha büyük yıkımlara neden oldu. ABD nükleer silahı savaşta güç duruma düştüğü için kullanmadı, aksine Japon egemenlerinin teslim olmak üzere olduklarını bile bile kullandı. Hiroşima ve Nagazaki’nin atom bombalarıyla yerle bir edilmesi kapitalizmin barbar bir düzen olduğunu bir kere daha gösterdi.
Amerikan resmi söylemi ve bu söylemin dışına çıkmayan akademi ve medya 80 yıldır, atom bombasının savaşın bir an önce bitirilmesi için kullanıldığı yalanını yaymaya devam ediyor. Atom bombasını kullanmaktan hiç pişmanlık duymadığını pek çok kez vurgulayan dönemin ABD Başkanı Truman, dünyayı şu sözlerle aldatıyordu: “Dünya, ilk atom bombasının askeri bir üs olan Hiroşima’ya atıldığını bilmelidir. Bomba oraya atıldı; çünkü ilk saldırımızda, sivillerin öldürülmesini mümkün olduğunca engellemeyi arzu ettik.” Amerikan işgal güçleri 1970’li yıllara kadar Japonya’da atom bombasını konu alan yayınları, kitapları, filmleri ve toplantıları yasaklayarak, gerçekleri saklamak istedi.
Tarihi egemen sınıflar yazıyor ve onlar kanlı savaşları insanlık için kaçınılmaz durumlar olarak gösteriyorlar. Sömürüsüyle, adaletsizliğiyle, savaşlarıyla, tüm çirkinliğiyle kapitalizmin sonsuza kadar insanlığın kaderi olduğu yalanını anlatıyorlar. Oysa İkinci Dünya Savaşının sonunda egemen sınıfın ideologları bu türden savaşların bir daha yaşanmaması için gerekli derslerin çıkartıldığını ileri sürdüler. Büyük yıkım ve acılara neden olan atom silahının kullanılmasının üzerinden geçen 80 yılda “şu kadar olsun üzüntü duymayan” nice Trumanlar geldi geçti. İrili ufaklı kapitalist devletler silahlanma yarışında zerrece geri adım atmadılar. “Komünizm tehlikesi”nden “medeniyetler çatışması”na silahlanma için türlü gerekçeler daima hazır tutuldu. Bir tabanca mermisinden atom bombalarına kadar asıl amaç sermaye sınıfının iktidarını güvencede tutmak, rakiplerine boyun eğdirmekti.
Hiroşima ve Nagazaki’den bu yana ne değişti? Kapitalist silah sanayii o günden bu yana katlanarak gelişti ve silah tekelleri milyarlarca dolar kâr etmeyi sürdürdü. Örneğin geçtiğimiz ay Türkiye’nin ev sahipliğinde yapılan 17. Uluslararası Savunma Sanayii Fuarına 114 ülkeden 121 bin “ziyaretçi” katıldı. Bir hafta içinde 9 milyar dolarlık sözleşmenin yapıldığı bu fuarda, aynı zamanda 1157 adet yeni silah tanıtıldı. Son NATO zirvesinde ise Trump üye ülkelere silah alımlarını arttırmalarını dayattı: “Zirvede, 2035 yılına kadar üye ülkelerin, gayrisafi yurtiçi hasılalarının (GSYH) yüzde 5’ini «savunma ve güvenlik» harcamalarına ayırması karara bağlanmıştır. Buna göre, NATO üyeleri GSYH’lerinin en az yüzde 3,5’ini doğrudan «savunma» ihtiyaçlarına (personel, teçhizat, operasyon) harcayacak; kalan yüzde 1,5’lik kısım ise «terörle mücadele» ve askeri altyapı yatırımlarında kullanılabilecek. Bu kapsamda limanlar, demiryolları, köprüler gibi askeri açıdan kritik altyapıların yapımı ya da elden geçirilmesi devlet tarafından finanse edilecek. Bir hesaba göre, on yıl içerisinde bu doğrultuda 1 trilyon avroya yakın para harcanacak. Bunun aslan payını ABD alacak. Zira AB ülkelerinin silahlarının özellikle de en modern silah ve mühimmatlarının tedarikçisi Amerikan silah sanayiidir. Zaten son on yılda ABD’nin NATO üyesi ülkelere silah satışında %30’luk bir büyüme yaşanmıştır.”[i] Bu silahlanma yarışı tüm dünyayı saran işsizlik, yoksulluk, göçün katlamalı artışına paralel yapılıyor. Bu da gösteriyor ki sistemin çelişkileri bir yandan yoksul milyonlar, diğer yandan o yoksullara çevrilmiş ölümcül silahlar üretiyor.
Kapitalizm altında kalıcı barışın mümkün olmadığını Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu, Kuzey Afrika gibi bölgelerde birbiri peşi sıra patlak veren savaşlara bakarak rahatlıkla görebiliriz. Adeta birer nekrofile dönüşen kapitalist liderler, katliamlarla övünen modern tiranlardır. Siyonist İsrail devletinin başındaki Netanyahu Ekim 2023’ten bu yana 60 binden fazla Filistinlininkatledilmesini, “terörist Hamas’ın temizlenmesi” olarak lanse ediyor. O da yetmiyor sağ kalan bebekler ve çocukların açlıktan ölmesini zerre kadar umursamıyor. ABD Başkanı Trump B-2 savaş uçaklarıyla İran’a yaptığı saldırıyla övünüyor. Bu savaş özünde kapitalist siyasetin “başka araçlarla” devamıdır. Kapitalist sistemin bağrında biriken çelişkiler savaşla çözülmek isteniyor.
İki atom bombasının atılmasının üzerinden geçen 80 yılda bu ölümcül silaha sahip olan ülke sayısı (ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa, Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore, İsrail) dokuza çıktı. ABD’nin nükleer silahları Türkiye’nin de aralarında bulunduğu birçok ülkede konuşlanmış durumda. Böylece dünyada 12 binden fazla nükleer savaş başlığı, uçaklardan, gemilerden, denizaltılarından fırlatılmak üzere hazır bekletiliyor. Ukrayna savaşının düğümlendiği her noktada ABD ve Rusya birbirlerine nükleer kartlarını gösteriyor. Bununla birlikte ABD emperyalizmi ve İsrail, inanılmaz bir ikiyüzlülükle, İran’ı nükleer silah geliştirmeye çalışmakla suçlayıp bombalamaktan çekinmiyor.
Rakiplerin elindeki nükleer güç, savaşın dikkatlice yürütülmesini şart koşuyor gibi gözükse de, kapitalist egemenler galip çıkmak için bütün savaş araçlarını hazırda tutuyor, uyguluyor. Dünya kamuoyunu aldatmak, rakip ittifakları bölmek, iç karışıklıklar çıkarmak, uzun süreli yıpratma stratejisi uygulamak, ticaret savaşları yürütmek, nükleer silahların geliştirilmesi gibi her yol deneniyor.
Emperyalist güçlerin nükleer, biyolojik ve kimyasal silahları kullanmasına kim engel olabilir? Nükleer katliamın 80. yıldönümünde ABD ve Japon egemenleri Hiroşima Barış Anıtı Parkında kol kola “dünya barışından” söz ediyorlar. İşçi ve emekçilerin yaşadığı acıları zerre kadar umursamadan Üçüncü Dünya Savaşının planlarını yürütüyorlar. Yan yana gelen güçler yıkım potansiyelini kat kat arttırıyorlar. Zalimler bu politikadan övünç duyuyor. Yıkımı durdurmak ve gezegeni tüm canlılarıyla kurtarmak işçi sınıfının enternasyonal mücadelesinin büyümesiyle mümkündür. Emperyalist savaşları ancak işçi sınıfının enternasyonalist mücadelesi durdurabilir. Bugün İsrail’in Gazze’de yürüttüğü katliama gerçek anlamda karşı duranlar, her hafta meydanları dolduran milyonlar, işçi ve emekçilerdir. Dünyayı kan gölüne çeviren emperyalist savaşların sona ermesi için kapitalizmin ortadan kaldırılması gerekiyor. Bu görev dünya işçi sınıfının omuzlarındadır.
[i]Oktay Baran, NATO Zirvesi, Ukrayna Savaşı, Emperyalist Bloklar, 19 Temmuz 2025, https://marksist.net/node/8557
link: Adil Aksu, Hiroşima’dan 80 Yıl Sonra Nükleer Tehdit Devam Ediyor, 6 Ağustos 2025, https://marksist.net/node/8569
“Her Şeyi Öğren, Hiçbir Şeyi Unutma”
Sahte Diploma, Sahteci Yandaşlar ve İşçi Sınıfı





