Navigation

Asgari Ücret, Azami Kölelik

Milyonlarca işçinin merakla beklediği asgari ücret 2021’e girerken belirlendi. Asgari Ücret Tespit Komisyonunun açıklamasına göre, bekâr bir işçi için asgari ücret 2557 lira oldu. Buna AGİ de eklenince işçinin eline aylık net olarak 2825 lira geçecek. Böylece asgari ücrete %21,56 oranında zam yapılmış oldu. Brütü 3577 lira olan asgari ücretin 483 lirası vergilere, 501 lirası SGK primine ve 36 lirası da İşsizlik Sigortası Fonuna gidiyor. Yani asgari ücretten her ay 752 lira kesiliyor.

Komisyon TÜİK’in açıkladığı enflasyon oranının üzerinde bir zam yapmakla övünürken, bu artış ve açıklanan yeni asgari ücret, doğal olarak ne sendikaları ne de işçi sınıfını memnun etti. Asgari ücretin belirlenmesinin ardından Türkiye’nin çeşitli yerlerinde basın açıklaması yapan DİSK’e bağlı sendikalar, asgari ücretin işçilerin pandemi döneminde artan ihtiyaçları ve hayat pahalılığı dikkate alınmadan belirlendiğini, gıda maddelerinde enflasyonun en az %25 oranında gerçekleştiğini ve artışın bu oranın altında kaldığını, asgari ücretin belirlenme yöntemine de karşı olduklarını, sadece Türk-İş’in Komisyona dahil edilmesinin yanlış olduğunu söylediler.

Komisyonda güya işçiler adına yer alan Türk-İş esasta somut bir talep ortaya koymazken, DİSK asgari ücretin 3800 lira, ana muhalefet partisi CHP ise 3100 lira olmasını istemişti. Fakat iktidar ve patronlar işçiye 501 liralık artışı yeterli gördüler. Oysa Türk-İş’in dört kişilik bir aile için belirlediği açlık sınırı 2590 liraya, yoksulluk sınırı ise 8436 liraya tekabül ediyor. Yani bu asgari ücretle işçi ailesi açlık sınırında yaşamaya mahkûm edilmiş oluyor. İktidar partisinin aynı zamanda kapitalist olan milletvekilinin “kuru ekmek yiyorlarsa aç değillerdir” açıklaması, zaten iktidarın işçi sınıfına neyi layık gördüğünü ortaya koymuştu.

Çok açıktır ki, tek adam rejimi ve işçi sınıfına yönelik saldırıların gerekçesi haline getirilen pandemi koşulları altında, hele de sendikaların ve işçi örgütlerinin alabildiğine baskı altına alındığı bir durumda asgari ücret bir kez daha işçilerin ihtiyaçlarına göre değil, sermaye sınıfının çıkarlarına göre belirlenmiştir. Yoksulluk sınırının bile 8500 liraya yakın olduğu bir ülkede ne bürokratik sendikaların taleplerinin ne de açıklanan nihai rakamın bununla ilgisi vardır.

Hiç kuşku yoktur ki asgari ücret, sadece asgari ücretle geçinmeye mahkûm edilen işçileri ilgilendirmiyor. Asgari ücretin altında ve biraz üstünde maaş alan kesimler de dâhil edildiğinde işçi sınıfının yarısından fazlasının kaderi belirlenmiş oluyor. Daha da ötesi, hemen her sektörde ve nitelikte işçinin 2021 yılı için ücret artışı fiilen asgari ücretteki artışa göre belirlendiğinden aslında işçi sınıfının tamamını ilgilendiriyor.

DİSK-AR’ın raporu ne anlatıyor?

DİSK-AR’ın “Salgın Günlerinde Asgari Ücret Gerçeği Araştırması-2021” başlıklı raporu 7 Aralık 2020’de kamuoyu ile paylaşılmıştı.[1] Bu araştırma raporu, Türkiye’de asgari ücret gerçeğini çeşitli yönleriyle ortaya koyması bakımından son derece önemlidir. Raporun da altını çizdiği gibi, Türkiye açısından en önemli husus asgari ücretin giderek ortalama ücret haline gelmesi ve bu bağlamda reel ücretlerdeki düşüştür.

Rapora göre işçi sınıfının örgütlü mücadelesinin en yüksek düzeyde seyrettiği dönemde, yani 1978 yılında kişi başına düşen milli gelirin %3,4 üzerinde olan asgari ücret, aradan geçen 42 yılda kişi başına milli gelirin yüzde 40 altına düşmüştür. Sadece bu örnek bile işçi sınıfının mücadeleci sendikalarının ve burjuvaziden bağımsız siyasi örgütlenmelerinin, bunların ortaya koyduğu ve yükselttiği militan sınıf mücadelesi çizgisinin, işçi sınıfının yaşam koşullarının iyileştirilmesi açısından ne denli belirleyici olduğunu göstermektedir. Nitekim aradan geçen 40 yıl, aynı zamanda sınıfın sendikal ve siyasi mücadelesinin de gerilediği bir döneme tekabül etmektedir.

Asgari ücret kişi başına düşen milli gelire paralel olarak artsaydı net asgari ücretin 2020 yılında 2324 lira değil, 3950 lira olması gerekirdi. Bu durumda 2021 yılı için de en az 4800 lira olacaktı. Benzer şekilde 2016 yılında asgari ücret 430 dolar etmekteyken bugün 300 dolara gerilemiştir, yani işçinin dört yıl gibi kısa bir sürede 130 dolara yakın kaybı söz konusudur. Bir başka örnekle, 2003 yılında asgari ücrete çalışan işçi net maaşıyla 25 gram altın alabilirken şimdi sadece 10 gram altın alabilmektedir. Bu düşüşte dolaylı ve dolaysız vergiler ve kesintiler de önemli rol oynamaktadır. Mevcut haliyle brüt asgari ücretin %21’i yani 752 lirası vergi ve kesintilere gitmektedir. Yahut bir başka deyişle işçi senenin 76 günü bu vergi ve kesintiler için çalışacaktır. Üstelik çoğu işçi net aldığı asgari ücretin içinde AGİ’nin olduğunun bile farkında değildir ve bu gerçek kendisine açıklandığında durumu şaşkınlıkla karşılamaktadır. Asgari ücretin AGİ dâhil edilerek söylenmesi o kadar kanıksanmıştır ki, işçilerin çoğu aradaki farkı bilmemektedir.

İktidarın dünyanın bilmem kaçıncı büyük ekonomisi olmakla, krizden en az etkilenen ekonomiye sahip olmakla, ekonominin uçuşa geçmesiyle övündüğü Türkiye, aynı zamanda Avrupa’nın en düşük asgari ücret veren ülkesi konumundadır. Türkiye’den daha düşük asgari ücret veren sadece bir ülke kalmıştır, o da Arnavutluk’tur. Zaten sermaye sözcüleri, “Almanya’da bir işçinin günlüğü 47,2 dolara gelirken Türkiye’de 5 dolar, sermayeyi yatırım yapmaya davet ediyoruz” diyerek asıl dertlerinin ne olduğunu, Türkiye’yi Çin’den bile beter hale getirerek burjuvazi için ucuz işgücü cenneti haline getirmek istediklerini pervasızca söylemektedirler. Bilinçli olarak uygulanan düşük asgari ücret politikasının anlamı da budur.

Geçmişte işçilerin en fazla beşte birinin aldığı bir ücret olan asgari ücret, bugün işçilerin yarısından fazlasının ücreti haline gelmiş durumdadır. Türkiye’de hiç de azımsanamayacak sayıda işçi, yani toplam ücretli çalışanların neredeyse beşte birini oluşturan yaklaşık 3,5 milyon işçi asgari ücretin de altında bir gelire mahkûm edilmiştir. Hatta asgari ücretin yarısına çalışan işçi sayısı bile 1 milyon civarındadır. Asgari ücretin altında bir gelirle ve asgari ücretle yaşamını sürdürmek zorunda olan işçi sayısı ise 7,5 milyondur ki bu da oran olarak toplam ücretli çalışanların %38’ine tekabül etmektedir. Sadece özel sektörde çalışan işçiler baz alındığında ise bu oran %49 olmaktadır.

İşçilerin önemli bir kısmı, asgari ücretin biraz üstünde bir ücret aldığında dahi maalesef kendisini asgari ücretli olarak görmemektedir. Oysa sadece asgari ücret alanlar değil, asgari ücretin az bir farkla üstünde ücret alan işçiler de aslında bu kategoridedirler. Gerçek şu ki ücretlerin baskılanmasından dolayı tüm ücretler, verili asgari ücret düzeyine doğru itilmiş ve ücret skalasındaki marj bir hayli daralmıştır. Nitekim asgari ücretin yüzde 20 fazlasını alanları da eklediğimizde, bütün ücretli çalışanların yarısının asgari ücret yörüngesinde döndüğünü görürüz. Tüm ücretli çalışanların yüzde 64’ü ise (12,5 milyon işçi) asgari ücretin altı ile asgari ücretin bir buçuk katı arasında (2021 rakamlarıyla 1412 ile 4237 lira arasında) bir ücret elde etmektedir. Kısacası işçi sınıfının yaklaşık üçte ikisini oluşturan muazzam büyüklükte bir kesim asgari ücrete yakın bir ücretle geçinmeye mahkûm edilmiş durumdadır. Tam da bu sebeple asgari ücretin belirlenmesi işi sadece Asgari Ücret Tespit Komisyonuna ve güya orada işçileri temsil eden Türk-İş bürokrasisine bırakılamayacak kadar önemli bir konudur.

Kadın işçilerin durumu ise daha kötüdür. Bilhassa özel sektörde, asgari ücretin epeyce altı ile asgari ücretin yüzde 20 fazlası arasında (2021 rakamlarıyla 1412 ile 3390 lira arasında) çalışmak zorunda kalan kadın işçilerin oranı yüzde 76’ya çıkmaktadır ki bu rakam kadın işçilere yönelik ayrımcılığın ve eşitsizliğin önemli göstergelerinden biridir. Kadın işçilerin bu eşitsizliği ve ayrımcılığı gidermek için mücadeleye atılmaktan başka seçeneği yoktur.

Dünyada ve Türkiye’de asgari ücret

Asgari ücret uygulaması, işçi sınıfının uzun ve çetin mücadeleleri sonucu ilk olarak 1894’te Yeni Zelanda’da, ardından 1896’da Avustralya’da ve 1909’da da İngiltere’de başladı. Ancak bu dönemde asgari ücret uygulaması birkaç ülkeyle sınırlıydı. “Vahşi kapitalizm” koşullarında özellikle kadın ve çocuk işçilerin aşırı sömürülmesinin ve mağdur edilmesinin önüne geçmek maksadıyla hayata geçirilmişti. Yani amaç bugün Türkiye’de olduğu gibi, işçi sınıfının çoğunluğunun sefalet ücretine mahkûm edilmesi değil; işçilerin yaş, cinsiyet, sektör, meslek vs. ayrımına bakılmaksızın alması gereken minimum ücretin saptanmasıydı. Ekim Devriminin ikinci gününde yayınlanan bir kararnameyle birlikte tüm SSCB’de 8 saatlik işgünü ve asgari ücret uygulaması başlamış, ardından da özellikle II. Dünya Savaşından sonra dünyanın geri kalanında hızla yayılmaya başlamıştır. Bugün 186 ILO üyesi ülkenin 167’sinde asgari ücret uygulanmaktadır. Burada önemli bir ayrıntı, özellikle toplumun örgütlülük oranının yüksekliğiyle bilinen İskandinav ülkelerinde Türkiye’deki gibi devletin de işin içinde olduğu zorunlu ve ulusal bir asgari ücret uygulamasının olmamasıdır. İskandinav ülkelerinde asgari ücret sendikaların yaptıkları toplu iş sözleşmeleriyle belirlenmekte ve sendika üyesi olmayan işçilere de uygulanmaktadır. İskandinav ülkelerinde yasal zorunluluk olmamasına rağmen ortalama ücret ve asgari ücret düzeyinin daha yüksek olması, asıl belirleyici olanın örgütlü mücadele olduğunu ortaya koymaktadır.

Türkiye’de de 1936 yılında İş Kanunuyla birlikte yürürlüğe giren asgari ücret uygulaması, kâğıt üstünde işçinin en azından geçimini sağlayabileceği makul bir ücret almasını öngören bir düzenlemedir. Burjuvazi, yıllar içinde mahalli ve sektörel uygulamadan ulusal ve tek tip uygulamaya geçmiştir. Normalde işçinin lehine olan “ulusal ve tek tip asgari ücret” uygulaması, örgütlü sınıf hareketinin güçsüzlüğü koşullarında, burjuvazi tarafından fiilen işçi sınıfının tamamının sefalet ücretine mahkûm edilmesine dönüştürülmüştür. Zira bugün Türkiye’de uygulanan asgari ücretle, bir işçinin gerçek anlamda asgari yaşam seviyesini tutturması ve geçinmesi mümkün değildir. Bugünkü asgari ücret, işgücünün kendini yeniden üretme maliyetinin çok altındadır.

ILO’nun (Dünya Çalışma Örgütü) kuruluş bildirgesinde “her çalışana ülkesinin ve zamanın koşullarına göre makul bir yaşamı sürdürebilmesi için uygun bir ücret ödenmelidir” ilkesine yer verilmiştir. Yine ILO’nun kabul ettiği normlara göre asgari ücretin tespitinde işçilerin ve ailelerinin ihtiyaçları, ülkedeki genel ücret seviyesi, hayat pahalılığı, sosyal güvenlik yardımları ve diğer sosyal grupların göreli yaşam standartlarının dikkate alınması gerekmektedir. Oysa bu tanımın aksine Türkiye’de asgari ücret bir işçinin ailesini geçindirmesine ve işgücünü yeniden üretmesine hiçbir şekilde yetmiyor. Mevcut asgari ücret, geçim araçlarının gerçek fiyatları yerine uydurma enflasyon oranları üzerinden hesaplamalarla belirlenmektedir. Bu mantığın arkasında ise ortalama bir işçi ailesinde 4 kişi bulunduğu ve bunlardan en az ikisinin çalışacağı varsayımı yatmaktadır. Bu varsayıma göre artık zorunlu hale gelmiş fazla mesailerden elde edilen ek gelir de eklendiğinde işçi ailesinin eline ortalama 6000-7000 lira bir para geçecektir. Bu rakam bile yoksulluk sınırının çok altındadır ama burjuvazi açısından bunun bir önemi yoktur. Onun için önemli olan, işçi ücretlerini olabildiğince düşük tutmak (nasıl olsa kuru ekmek yeseler bile işçilerin karnı doymaktadır), bu yolla da sömürüyü yani kârlarını arttırmak, ülkeyi ucuz işgücü cenneti halinde tutarak yabancı sermayenin yatırımının önünü açmak, daha fazla kredi/borç temin edebilmektir. Ortalama ücretlerin aşırı düşüklüğü sebebiyle sürekli olarak fazla mesai yapmak zorunda kalan işçi sınıfı için günlük çalışma süresi fiilen 10-12 saat bandına oturmuş durumdadır. Ücretler reel olarak düştüğü halde işgününün uzamasının tek anlamı ise sömürünün yani patronun kârının artmasıdır.

Dünyadaki, özellikle de Avrupa ülkelerindeki durumla karşılaştırıldığında, Türkiye işçi sınıfına asgari ücret adı altında kölelik ücretinin dayatılmış olduğu daha iyi anlaşılacaktır. AB üyesi ülkelerde en yüksek asgari ücret 2142 avro iken, “bizi kıskanan” Almanya’da 1584 avro, Yunanistan’da ise 758 avrodur. Türkiye’de ise 2020 sonu itibariyle net asgari ücret 258 avro etmekteydi. 2021 için yapılan zamma rağmen Türkiye’de net asgari ücret ancak 313 avroya ulaşabilmiştir. Derin bir krizle sarsılmış ve ekonomisi çökme noktasına gelmiş Yunanistan’ın seviyesinin bile ne kadar gerisinde olduğumuz, ibret verici bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Türkiye’de asgari ücret düşük olduğu gibi, asgari ücretin artış oranı da son derece düşüktür. Hatta avro veya dolar cinsinden hesaplandığında görülecektir ki Türkiye’de asgari ücret 2010-2020 yılları arasında her yıl ortalama %0,2 oranında gerilemiştir. 2010’da brüt 392 avro olan asgari ücret, 2020 yılında brüt 383 avroya düşmüştür. Yani asgari ücret reel olarak artmak bir yana azalmıştır. Bu da rakamsal (nominal) olarak asgari ücretteki artışın aslında kandırmacadan başka bir şey olmadığını göstermektedir. Türk lirasının değer kaybının oranı, asgari ücrete yapılan zammın çok daha önündedir. Herkes bilmektedir ki asgari ücrete yapılan 501 liralık zam en fazla 2 ay içinde buharlaşıp uçacaktır.

Türkiye’de asgari ücret bu kadar düşükken, örneğin işçinin net ücreti 313 avro, cumhurbaşkanınınki ise 11 bin 570 avrodur. Cumhurbaşkanı bir asgari ücretlinin yaklaşık 36 katı maaş almaktadır. AB ülkelerinde bu oran en yüksek değerle Almanya’da Merkel’e aittir. Merkel ki kendisi dünyanın sayılı emperyalist güçlerinden birinin başında yer almaktadır, asgari ücretliden 16 kat fazla maaş almaktadır. Türkiye ile diğer Avrupa ülkeleri arasındaki bu orantısızlık, tek adam rejiminin işçi sınıfı açısından nasıl bir gelir adaletsizliğine tekabül ettiğini göstermesi bakımından çarpıcıdır. Asgari ücretin ve artış oranındaki düşüklüğün yanı sıra, toplumun asgari ücrete çalışan kesiminin çokluğu bakımından da Türkiye AB ülkeleri içinde ilk sırada yer almaktadır. AB ülkelerinde, asgari ücretin altı ve biraz üstünde ücrete çalışan işçi sayısının toplam çalışan işçi sayısına oranı ortalama %9 civarındayken, Türkiye’de bu oran %57’dir. Üstelik 26 AB ülkesinden sadece 8’inde bu oran %10’un üzerinde olup, Türkiye’ye yakın olan Romanya’da bile %21’de kalmaktadır.

Türkiye’de salgınla birlikte sendikalı işçilerin bile %36’sı gelir kaybına uğradıklarını beyan ederken, asgari ücretin de altında gelirle yaşamaya mecbur bırakılan işçi sayısı artmıştır. Kısa çalışma denilen ve işçinin zaten az olan ücretinin üçte ikisiyle yetinmeye zorlandığı uygulamanın (Mayıs 2020 itibariyle) 3,2 milyon işçiyi kapsadığı tespit edilmiş durumdadır.[2] Buna zorla ücretsiz izinden “yararlandırılan” ve 1168 lira gibi trajikomik bir ücretle idare etmesi istenen işçiler de eklendiğinde, sayı 4 milyona ulaşmaktadır. Bu arada hükümetin sanki kendisi ihsan ediyormuş gibi övündüğü tüm bu ödenekler, bizzat işçi sınıfına ait olması gereken İşsizlik Sigortası Fonu yağmalanarak karşılanmaktadır. Ücretsiz izin uygulaması toptan kaldırılmalıdır ve işten çıkartmalar da gerçek anlamda yasaklanmalıdır. Kısa çalışma ödeneği adı altında işçinin ücretinin yaklaşık üçte bir oranında düşürülmesi de kabul edilemez. Patronların her zamanki gibi krizi fırsata çevirdikleri ve pandemiyi bahane ederek keyfi biçimde işçileri ücretsiz izne çıkardıkları ya da bir yandan kısa çalışma ödeneğinden yararlanırken diğer yandan işçileri sürekli fazla mesailerde çalıştırdıkları çok iyi bilinmektedir. Sermaye sınıfı kriz öncesinde yüksek kârların sefasını sürerken, bizzat sahibi oldukları sömürü düzeninin yol açtığı krizin faturasını işçi sınıfının sırtına yıkmaktadır. Nitekim TÜİK verilerine göre işgücü ödemelerinin gayri safi katma değer içinde payı bir önceki yılın üçüncü çeyreğine göre yüzde 32,9’dan yüzde 29,9’a gerilerken, sermaye gelirlerinin payı yüzde 50,5’ten yüzde 55,3’e yükselmiştir. Yani toplam GSYH içinde ücretlerin payı düşerken sermayenin gelirleri artmıştır. Bu resmi istatistik bile, ücretlerin düştüğünün, sömürünün ve patronun kârının arttığının açık göstergesidir.

İçinden geçilen kriz döneminde patronlar vergilerden, primlerden, çeşitli yükümlülüklerinden muaf tutulurken, esas vergi yükü işçi sınıfının sırtına bindirilmektedir. Tam da bu yüzdendir ki egemenler bu kadar düşük olan asgari ücretin üzerine bindirilen vergi yükünün kaldırılmasını kabul etmemektedir. Sermaye söz konusu olduğunda hiçbir teşviki ve yardımı esirgemeyen devlet, sıra işçilere geldiğinde “kaynak yok” diyerek yan çizmektedir.

Asgari ücretin düzeyinden bağımsız olarak, onun nasıl ve kimler tarafından tespit edildiği hususu da meselenin en önemli boyutlarından biridir. Asgari ücret tespit süreci Türkiye’nin en büyük ücret pazarlığı sürecidir. Bu süreç sadece asgari ücret alan işçileri değil, işçi sınıfının tamamını ilgilendirmektedir. Asgari ücret tutarındaki artış ortalama işçi ücretlerindeki artışı da belirlemektedir. İşçi sınıfını ilgilendiren pek çok sosyal hak hesaplamasında asgari ücret veya asgari ücretteki artış temel alınmaktadır. Sosyal güvenlik primlerinin alt ve üst sınırları, işsizlik ödenekleri, emekli aylıkları vb. örnek verilebilir. Hal böyle olunca, Asgari Ücret Tespit Komisyonunun yapısından başlayarak bu meseleyi bir mücadele konusu haline getirmek en başta sendikaların asli görevidir.

Asgari Ücret Tespit Komisyonu, 2018’de yayımlanan bir cumhurbaşkanlığı kararnamesi (CBK) ile Cumhurbaşkanlığı teşkilat yapısı içine alınmıştır ki bu da aslında totaliter devlet uygulamalarından biri olarak görülmelidir. Bu sayede her alanda olduğu gibi işçi-işveren ilişkilerinde de son sözü “tek adam” söyleyecek ve gerektiğinde noktayı koyabilecektir. Mevcut haliyle komisyonda devleti, patronları ve işçileri temsilen 5’er üye bulunmakta ve kararlar da oy çokluğuyla alınmaktadır. Devletin de gerçekte patronlarla aynı safta olduğu dikkate alındığında, bu komisyondan işçi sınıfı lehine bir sonuç çıkmasının mümkün olmadığı sır değildir. Nitekim 2000-2019 yılları arasındaki yirmi asgari ücret görüşmesinin sadece dördünde taraflar arasında uzlaşma sağlanmıştır. İşçi tarafı 14 kez saptanan asgari ücrete itiraz ederken bu yıllara ilişkin asgari ücret düzeyi devlet ve sermaye tarafının işbirliği ile saptanmıştır. Üstelik komisyonda yer alan Türk-İş bürokrasisinin de gerçekte işçi sınıfını temsilen orada olmadığı açıktır. Mücadeleci sendikalardan hiçbir temsilci bu komisyona alınmamaktadır. Artık ulusal nitelik kazanmış bir toplu pazarlık süreci olmasına rağmen bu konuda sendikaların grev hakkı bulunmamaktadır. Oysa bu komisyonda gerçekten de işçi sınıfının çıkarlarını temsil edecek işçi kurumları ve temsilcileri yer almalıdır. Hem bu hem de grev hakkının tanınması önemli mücadele başlıklarıdır.

Sonuç

İşçi sınıfının tarihî bir kazanımı olan asgari ücret uygulamasının bugün Türkiye’de geldiği nokta hiç de işçi sınıfının lehine değildir. Bu durum, burjuvazinin ülkeyi ucuz işgücü cenneti haline getirmek ve bu şekilde tutmak istemesinin sonucudur. Burjuvazinin bu amacına ulaşabilmesinin önünü açan da 12 Eylül faşist darbesi olmuştur. 1980 öncesi işçi sınıfı, çok daha örgütlü yapısı ve gittikçe yükselen mücadelesiyle, bugünle karşılaştırılamayacak denli yüksek ücret almakta ve çok daha geniş sosyal ve siyasi haklardan yararlanmaktaydı. Yükselen sınıf hareketini, kendi planlarının önünde engel olarak gören burjuvazinin imdadına yetişen 12 Eylül faşist darbesi, işçi sınıfının örgütlü gücünü kırarak 24 Ocak kararlarının hayata geçmesini sağladı. Böylece sermayenin kâr oranları yani patronların rekabet gücü artacak, Türkiye kapitalizmi dünya kapitalizmine daha rahat entegre olabilecekti. Nitekim 12 Eylül sonrasında reel ücretler her sene düştü ve çalışma koşulları da her sene kötüleşti. İşçi sınıfının hakları her yıl biraz daha budandı. AKP iktidarı altında geçen son 18 yılda ise bu saldırılar hiç olmadığı kadar arttı. Bu topyekûn saldırılar sonrası bugün gelinen noktada işçi sınıfının üçte ikisi açlık sınırındaki asgari ücrete mahkûm durumdadır.

1980 öncesi ve sonrası dönemler karşılaştırıldığında açık şekilde ortaya çıkmaktadır ki, işçi sınıfının bu duruma gelmesinde temel belirleyici etken sınıfın sendikal ve siyasal örgütlülüğünün zayıflığıdır. Özellikle 2015 yılından bu yana geçen son 5 yıllık süreç dikkate alındığında, sendikal hareketin nasıl baskı altına alındığı, daha da vahimi sendikaların korporatist bir anlayışla totaliter rejimin bir parçası haline getirilmeye uğraşıldığı (ki bunda büyük ölçüde başarı da sağlanmıştır), muhalif sendikaların nasıl da bertaraf edildiği ve hizaya çekilmeye çalışıldığı görülecektir.

Ancak günümüzün algı yönetimi dünyasında, burjuvazinin en büyük başarılarından biri de işçi sınıfı genelinde hâkim olan “nasıl olsa bir şey yapılamaz” veya “ne yapsak bir şeyi değiştiremeyiz” algısıdır. İşin başı bu algının kırılmasıdır ve bu kırılma da ancak başarılı mücadele örneklerinin sayısının artmasıyla mümkün olacaktır. Bu sebeple ortak sorunlara karşı ortak bir mücadele hattı örülmesi zorunludur. Mücadeleci sendikaların ortak hareket etmesinin önemi, gereği ve mümkün olduğu açıktır. En nihayetinde de her konuda olduğu gibi asgari ücret konusunda verilecek mücadele de işçi sınıfının genel mücadelesinin bir parçası olarak düşünülmelidir. Krizi fırsata çevirmek işçi sınıfı açısından da mümkündür. Yeter ki bu fırsat görülsün, değerlendirilsin ve gerekli güç birliği sağlanabilsin.