ABD Başkanı Trump, daha ilk başkanlık döneminde Grönland’ı satın almak istediklerini söylemiş, bu açıklama pek çoklarınca Trump’ın çılgınlıklarından biri olarak görülmüştü. Fakat ABD emperyalizminin Trump’ı dört yıl aradan sonra bir kez daha başkanlık koltuğuna oturtması ve Trump’ın ikinci dönemindeki politikaları bu “çılgınlığın” söylem düzeyinde kalmadığını, gelip geçici olmadığını, esasında emperyalist saldırganlığın ta kendisi olduğunu ortaya koydu. Trump, ABD emperyalizminin ihtiyaçları doğrultusunda kendi yol ve yöntemleriyle hareket etmektedir, ABD egemen sınıfının belirleyici bir kesiminin çıkarlarının temsilcisidir, sözcüsüdür. ABD emperyalizminin bu kesiminin çıkarları Grönland’a hâkim olmayı gerektirmektedir. Dolayısıyla Trump’ın ABD’nin başında olması gibi, Grönland’ı diline dolaması da tesadüf değildir. Peki, Grönland ABD için neden bu kadar önemli?
Hatırlanacak olursa Trump, henüz ikinci kez başkanlık koltuğuna oturmadan önce Panama Kanalı’nın kötü yönetildiğini, ABD’nin mülkü ve kontrolü altında olması gerektiğini söylemiş ve bu açıklamalar dünyada şaşkınlık yaratmıştı.[1] Bu sözler Trump’ın Beyaz Saray’a geri döndüğünde nasıl politikalar izleyeceğinin küçük bir ipucuydu. Nitekim ilerleyen aylarda Trump, daha da ileri giderek Kanada’nın ABD’nin bir parçası, 51. eyaleti olması gerektiğini söyledi. Kanada başbakanına bu eyaletin valisi olma çağrısı yaptı. İsrail’le birlikte Ortadoğu’yu kan ve ateşle şekillendirmeye girişti. İki yıl süren katliamla boğazlanan Gazze’yi Ortadoğu’nun Riviera’sı yapmak için damadını, inşaat ve emlak şirketlerini harekete geçirdi. Topun ağzına koyduğu İran’a karşı süreci hızlandırdı. Venezuela’ya operasyon düzenleyerek Maduro’yu kaçırdı. Küba’dan Kolombiya’ya “sıra sizde, hazır olun” tehditleri savurdu… Tüm bunların arkasında ABD’nin hegemon konumunu koruma, pekiştirme, kendisine meydan okuyan Çin emperyalizminin atılımını sınırlama hedefi vardır. Üçüncü Dünya Savaşında açılan yeni fazı zaferlerle tamamlayıp ana hedefe yönelme arzusu vardır. Dolayısıyla söz konusu emperyalist saldırganlık olduğunda Grönland buz dağının sadece görünen yüzüdür.
Emperyalist saldırganlığın hedefindeki Grönland
Danimarka’ya bağlı özerk bir bölge olan Grönland, Kuzey Kutup dairesinde bulunuyor ve toplam 2,166 milyon kilometrekarelik yüzölçümüyle dünyanın en büyük adası olma özelliğini taşıyor. Yüzde 80’i buzullarla kaplı olan bu adanın nüfusu 57 bin civarında. Ada sakinleri Danimarka ve AB vatandaşı sayılıyor, Danimarka’nın yardımları, ticaret ve balıkçılıkla geçiniyor. Bu devasa ada son yıllarda bir tatil destinasyonu olarak da ilgi görüyor. Elbette ABD emperyalizminin adaya ilgisinin nedenleri turistik olmaktan çok uzak. Grönland’ın ABD emperyalizminin merceği altına girmiş olmasının iki temel nedeni var: Adanın buzlarının altında olduğu düşünülen zenginlikleri ve daha önemlisi stratejik konumu.
Dünyanın en eski kayaçlarına sahip olduğu için adanın buzullarının altında büyük miktarda fosil yakıt ve çeşitli nadir toprak elementleri başta gelmek üzere birçok hammadde barındırdığı öngörülüyor. “Avrupa Komisyonu tarafından Avrupa’nın geleceği için kritik kabul edilen 34 «önemli hammadde»den 25’i Grönland’da bulunuyor. Bunların çoğunun dünya çapındaki en büyük üreticisi ve ihracatçısı Çin, bir kısmının ise Rusya’dır. İçlerinde Trump’ın yeni gözdesi Elon Musk’ın elektrikli aracı Tesla için çok ihtiyaç duyduğu zengin lityum yatakları da var! Küresel ısınma nedeniyle buzların erimesi durumunda bu nadir madenler ve enerji kaynakları kullanılabilir hale gelecek. Bu durumda Çin’in hammadde ihracat tekeli kırılabilecek ve onun üzerinde çok daha ağır ticari ambargolar uygulanabilecektir.”[2]
ABD Jeoloji Araştırma Kurumu da Grönland’ın kuzeydoğu kıyı şeridinde zengin hidrokarbon yatakları bulunduğunu tahmin ediyor. Kurşun, bakır, demir ve çinko gibi metallerin yanı sıra jeolojik yapısı nedeniyle altın ve elmas da bulunabileceği belirtiliyor. Daha önemlisi özellikle silah sanayi için kritik olan elementlerin bulunduğu vurgulanıyor. Pillerde, çiplerde, sensörlerde, fiber kablolarda, rüzgâr türbinleri, elektrikli motorlar ve nükleer reaktörler gibi yüksek sıcaklıklarda çalışan mıknatıslarda kullanılan son derece zengin nadir element rezervleri bulunduğu söyleniyor.
Kimi emperyalist güçler bu zenginliklerden yararlanmak için çoktandır harekete geçmiş durumda. Ama ABD, askeri ve siyasi gücüne uygun olarak aslan payını, hatta pastanın tamamını istiyor. ABD’li petrol şirketleri uzun süredir bölge civarında geniş taramalar yaparak petrol ve doğalgaz yataklarını, rezerv büyüklüklerini belirlerken, dev madencilik ve teknoloji şirketleri de bölgeye büyük yatırımlar yapıyor. Silikon Vadisinin Marc Andreessen, Mark Zuckerberg gibi tanınmış isimleri, Jeff Bezos, Elon Musk gibi plütokratlar bu yatırımların ortakları arasında. Bu şirketler silah sanayii ve yapay zekâ veri merkezleri için gerekli elementlerin peşindeler. Ama öte yandan yıllık ortalama sıcaklığın –20 derece olduğu bu coğrafyayı veri merkezlerini en az enerji maliyetiyle soğutmak için de kullanmak istiyorlar. ABD, kendi şirketlerinin çıkarları doğrultusunda süreci hızlandırmaya, Çinli şirketlerin bölgedeki yatırımlarını baltalamaya çalışıyor.
Adanın zorlu coğrafi özellikleri, iklim nedeniyle kısa çalışma sezonları, altyapı eksikliği, uzaklık, taşıma ve lojistik maliyetleri düşünüldüğünde söz konusu hammaddelere erişmenin, onları çıkarmanın ve işlemenin hiç de kolay olmadığı görülebilir. Ama bu zorluklar ABD emperyalizmini durdurmaya yetmiyor. ABD, adayı “satın alarak” bu zorlukların aşılması için daha etkin planlar yapabilecek duruma gelmeyi, daha büyük yatırımları daha az maliyetli hale getirmeyi, rakiplerini bölgeden uzaklaştırmayı hedefliyor. Ama esas bel bağladığı şey küresel ısınma! Araştırmalara göre 1995 yılından bu yana Grönland’da Arnavutluk büyüklüğünde bir buz alanı eridi ve erime her geçen gün hızlanıyor. Bu durum ekosistemde dengelerin bozulmasına, kıyı bölgelerinde suların yükselmesine, yerleşim yerlerinin sular altında kalmasına yol açarmış, ne gam! Kendi kârlarından ve çıkarlarından başka bir şey umursamayan ABD’li emperyalistler, Grönland’ın çok da uzun olmayan bir zaman dilimi içinde adeta bir hammadde cennetine dönüşeceği hayaliyle ellerini ovuşturuyor. Fakat ABD açısından Grönland’ın satın alınmasını ya da ilhak edilmesini bu denli acil ihtiyaç haline getiren mesele adanın barındırdığı hammaddeler değil. En temel neden Grönland’ın giderek daha fazla önem kazanan jeostratejik konumudur.
Grönland, Kuzey Kutbunu çevreleyen Kuzey Buz Denizinde, Kuzey Amerika’ya çok yakın bir konumda bulunuyor. 14 milyon kilometrekare yüzölçümüne sahip Kuzey Buz Denizi, büyüklüğü, ekosistem özellikleri gibi bazı nedenlerle kimi bilim insanları ve kurumlar tarafından okyanus olarak kabul ediliyor. Rusya, ABD, Kanada, Grönland, Norveç ile kıyıları bulunuyor ve bu kıyılar hariç buzullarla kaplı. Ama küresel ısınma ve buzulların erimesi nedeniyle, askeri ve ticari açıdan büyük önem taşıyan deniz rotalarının ortaya çıkması söz konusu. Bu nedenle on yıllardır Arktik bölgesi civarında gerilim tırmanıyor, emperyalist kapışma hızlanıyor.[3] Kıyı uzunluğu bakımından dezavantajlı durumda olan ABD’nin derdi, Grönland ve Alaska üzerinden, ortaya çıkacak rotaların ve Bering Boğazının kontrolünü tamamen ele geçirmek. Bu yolla bir taşla iki kuş vurmuş olacak: Birincisi; Asya, Avrupa ve Amerika kıtaları arasında ticaret çok büyük oranda hızlanacak, ABD kontrol ettiği rotalar sayesinde rakiplerine karşı büyük avantajlar ve büyük kârlar elde edecek. İkincisi; çok geniş bir bölgede hızlı ve etkin askeri müdahale imkânı yakalayacak, Çin üzerindeki basıncı arttıracak.
Dünya ticaretinin yüzde 80’inin deniz yoluyla yapıldığı ve ABD’nin Çin gibi büyük bir gücün etkinliğini zayıflatmak için kontrol altında tutmak istediği kıtalararası alanın genişliği düşünüldüğünde, olası yeni rotaların ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılır. Bu rotaları kontrol edebilmenin de! Dolayısıyla Trump’ın Grönland’ı satın almakla ilgili açıklamaları basitçe tehdit veya blöf değildir, baskıyla tavizler koparma arzusuyla sınırlı değildir. Emperyalist saldırganlığın zirvelerini zorlayan ABD, dalından meyve koparır gibi AB ülkelerinden tavizler koparmayı da, onlara karşı ek vergi ve yaptırımları gündeme getirmeyi de, yeni dönemde karşılarında bambaşka bir ABD olduğunu göstermeyi de istiyor. Bunu başarıyor da. Ama bu, asıl hedefinin, gerekirse bir gayrimenkul gibi satın alarak ya da ilhak ederek Grönland’ı ele geçirmek olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Üstelik ABD’nin bu isteği yeni değildir. Topraklarının yüzde 40’ını Fransa, İspanya, Rusya, Meksika gibi ülkelerden satın alan ABD, 1946’da da adayı 100 milyon dolara satın almak istemiş ancak Danimarka bunu reddetmişti. Danimarka bugün de “Grönland satılık değil” diyor. Ama bugün Trump’ın ABD’sine engel olacak bir güç ya da siyasal iklim olduğunu söylemek zor.
Trump, ABD’ye bağlanmaması durumunda Rusya ya da Çin’in Grönland’ı ele geçireceğini ileri sürüyor. Fakat Çin, ABD’nin adaya yönelik hamleleri konusunda henüz dikkat çekici bir açıklama bile yapmadı. Rusya Devlet Başkanı Putin ise orada olup bitenin kendilerini ilgilendirmediğini söyledi. Hatta Alaska ile kıyaslayarak Grönland’a fiyat biçti. Bu yolla Trump’a adeta “meydan senin” demiş oldu. Rusya için şimdilik Trump’ın Ukrayna konusunda aldığı tutumun çok daha önemli olduğu, Rusya’nın ABD-AB arasında büyüyen gerilimden yararlandığı açıktır. Avrupa Birliği ülkeleri ve Danimarka ise elbette ABD’nin basıncına direnmeye çalışıyor. Fakat işleri hiç kolay değil. AB ülkeleri, ABD’nin Grönland konusundaki hamlelerinin NATO’nun parçalanması anlamına geleceği şeklinde açıklamalar yaptı. Fransa, İsveç, Almanya ve Britanya, “NATO tarihinde bir ilk” olarak nitelendirilen bir hamleyle, hem de NATO’nun bel kemiği olan ABD’ye mesaj vermek için adaya sembolik sayıda asker gönderdi. Bu, Avrupa dayanışması ve Danimarka’ya Trump’la olası müzakerelerde kullanabileceği kozlar sunan bir hamle olarak sunuldu. Fakat bu kozların etkili olduğunu söylemek pek de mümkün değil. Fransa, Almanya, İtalya, Polonya, İspanya, Britanya ve Danimarka’nın yayınladığı ortak bildiri ise, aradaki gerilim ve ihtilaflara rağmen, AB’nin ABD ve NATO’ya bağımlılığını ortaya koyan cinstendir. Dahası AB için statükonun devamının önemini göstermektedir: “Grönland dâhil olmak üzere Danimarka Krallığı NATO’nun bir parçasıdır. Bu nedenle Arktik’te güvenlik; egemenlik, toprak bütünlüğü ve sınırların dokunulmazlığı dâhil olmak üzere BM şartı ilkelerine bağlı kalarak Amerika Birleşik Devletleri de dâhil olmak üzere NATO müttefikleriyle birlikte kolektif bir şekilde sağlanmalıdır. Amerika Birleşik Devletleri, hem bir NATO müttefiki olarak hem de Danimarka Krallığı ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki 1951 tarihli savunma anlaşması aracılığıyla bu girişimde vazgeçilmez bir ortaktır.”
Grönland 1700’lü yıllarda Danimarka tarafından sömürgeleştirildi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Danimarka Nazilerce işgal edildi. ABD, meşhur Monroe Doktrinini gerekçe göstererek, “Nazi ordularından korumak” bahanesiyle Grönland’ı işgal etti ve burada bir hava üssü kurdu. Savaşın sona ermesinin ardından Grönland yeniden Danimarka’ya devredilse de ABD adadan çekilmeyi reddetti. Askeri üs ise kapanmak bir yana, ilerleyen yıllarda SSCB’den gelebilecek füze saldırılarına karşı bir hava savunma üssü haline getirildi, ABD açısından stratejik önemi daha da arttı. 1951’de yapılan bir anlaşmayla ABD, Grönland’ın savunmasında önemli bir rol üstlendi. İşte ABD, tüm bunları adaya el koymanın bahanesi haline getiriyor.[4]AB’nin hamlelerine karşılık ABD’nin Grönland’ı almasıyla NATO’nun daha güçlü ve etkili olacağını öne sürüyor. Aslında kendi hakları olan bu bölgenin kendilerine devredilmesi durumunda Grönland’ı ihya edeceklerini vaat ediyor.
Davos’tan bakınca…
20 Ocakta İsviçre’nin Davos kasabasında toplanan Dünya Ekonomik Forumu (WEF), bu yıl “Diyalog Ruhu” temasıyla düzenlendi. Ama kısaca Davos Zirvesi olarak bilinen foruma bu yıl diyalog değil kızışan emperyalist kapışma, hegemonya kavgası ve yükselen gerilim damga vurdu. Trump’ın zirvedeki uzun ve kibir dolu konuşması, bilhassa da konuşmanın Grönland konusundaki bölümü emperyalist kapışmanın boyutlarını, ABD emperyalizminin saldırganlığını, kapitalizmin içinde bulunduğumuz aşamasında dünyanın halini bir kez daha gözler önüne serdi.
Dünya liderlerinin, önde gelen kapitalistlerin, medyanın karşısına geçen Trump, kendi iktidarı döneminde ABD’nin çok büyük bir ekonomik ve askeri atılım yaptığını uzun uzun anlattıktan sonra sadede geldi. Dış politikaya ilişkin çok çeşitli başlıklar açtı. Dünyayı ABD’nin çıkarları temelinde şekillendirmek için yaptıklarını ve yapacaklarını anlattı. Sıra Grönland sorununa geldiğinde de tempoyu hiç düşürmedi. Hem Maduro operasyonu örneğinden hareketle tehditlerini savurdu, hem de İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşananları hatırlatarak ülkesinin Grönland üzerinde hak sahibi olduğunu savundu: “Her NATO müttefikinin kendi topraklarını savunabilme yükümlülüğü vardır. Ve gerçek şu ki, Amerika Birleşik Devletleri dışında hiçbir ülke veya ülke grubu Grönland’ın güvenliğini sağlayabilecek durumda değil. Biz büyük bir gücüz, insanların düşündüğünden çok daha büyük. Sanırım bunu iki hafta önce Venezuela’da kavradılar.”
Trump, İkinci Dünya Savaşı sırasında Grönland’ı da Danimarka’yı da kendilerinin koruduğunu, fakat savaşın sonunda adayı Danimarka’ya devrettiklerini, bunun çok büyük bir hata olduğunu söyledi. “Sizi korumasaydık şimdi hepiniz Almanca ve biraz Japonca konuşuyor olurdunuz” diyerek Avrupa’yı ve Danimarka’yı aşağıladı. “O zaman çok aptalmışız, nasıl olmuş da geri vermişiz” diye hayıflanmasını sürdürerek o zaman adanın bu denli önemli olmadığını, şimdi çok önemli olduğunu anlattı. Trump’a göre ada kocaman bir buz kitlesi ve maden falan yok. Zaten ABD’nin derdi de maden değil. Trump asıl nedeni şöyle ortaya koydu: “Stratejik ulusal güvenliğimiz ve uluslararası güvenlik için ona ihtiyacımız var. Bu devasa, güvenlikten yoksun ada aslında batı yarıkürenin kuzey sınırında, Kuzey Amerika’nın bir parçasıdır. Burası bizim bölgemizdir. Bu nedenle ABD’nin temel ulusal güvenlik çıkarıdır. Dış tehditlerin yarıküremize girişini engellemek yüzlerce yıllık politikamızdır ve bunu çok başarılı bir şekilde uyguladık. Hiçbir zaman şimdi olduğumuz kadar güçlü olmadık.” Bu sözlerin özeti bellidir: “Bizim çıkarlarımız söz konusu, biz güçlüyüz, bizim gerekçelerimizi kabul edeceksiniz, bizim istediğimiz olacak!”
Trump, teyakkuz halindeki AB ülkelerine tarihleri boyunca birçok başka toprak edindikleri gibi toprak edinmek istediklerini söylüyor, son derece normal bir talepte bulunuyormuş gibi davranıyor. En ikna edici pozlarını takınarak “birçok Avrupa ülkesi de toprak edinmiştir, bunda yanlış bir şey yok” diyor. Davos kürsüsünü taleplerini dayatmak için fırsat olarak değerlendirmekten geri durmuyor. Trump söz konusu konuşmasında dünyayı korumak için bir parça buz istediklerini ama bunun kendilerine verilmediğini söyleyerek sızlandı, karşısındakileri nankörlükle suçladı. “Bize evet diyebilirsiniz ve biz bunu takdir ederiz, bize hayır diyebilirsiniz ve biz bunu aklımızda tutarız” diyerek tehditler savurdu. Sıkı pazarlık eden tüccar kimliğini kuşanıp NATO’ya çok şey verdiklerini ama karşılığında çok az şey aldıklarını söyledi. Adayı aldıklarında kuracakları “Altın Kubbe”nin harika bir füze savunma sistemi olacağını, çok geniş bir alanı koruyacağını anlatıp hami ağabey rolüne dönüverdi. Kanada Başbakanının konuşmasını hatırlatıp bu kubbenin Kanada’yı da koruyacağını ama Kanadalıların hiç minnet duymadığını söyleyip yakındı. “Gelecek sefere konuşmalarına dikkat et Mark” diyerek Kanada Başbakanına ayar verdi.
Trump, 17 Ocakta bir açıklama yapmış, ABD’nin Grönland’ı almasına karşı çıktıkları gerekçesiyle Danimarka, Norveç, İsveç, Fransa, Almanya, Birleşik Krallık, Hollanda ve Finlandiya’dan ithal edilen mallara 1 Şubattan itibaren yüzde 10 ek gümrük vergisi getirileceğini, 1 Haziranda bu oranın yüzde 25’e çıkarılacağını söylemişti. ABD ürünlerinin AB pazarını doldurması, AB ülkelerinin askeri harcamalarını arttırıp ABD’den daha fazla silah alması, NATO’nun mali yükünü daha fazla üstlenmeleri için Grönland kartını bir kez daha masaya sürmüştü. Sonuç olarak Trump, adayı satın alma hedefine şimdilik ulaşamasa bile Grönland’ı Demokles’in kılıcı gibi AB ülkelerinin üzerinde sallandırarak tavizler koparmayı başardı. 1 Şubatta ABD ile NATO arasında bir anlaşmaya varıldığı duyuruldu. Buna göre ABD’nin adadaki askeri varlığı güçlendirilecek, Grönland’ın güvenliği ve NATO’nun Arktik’teki faaliyetleri arttırılacak, Danimarka ile Altın Kubbe savunma sistemi konusunda görüşmeler başlayacak, hammaddeler konusunda ek çalışmalar yapılacak. Bu anlaşmanın imzalanmasının ardından Trump, 1 Şubattan itibaren 8 Avrupa ülkesi için geçerli olacak gümrük tarifelerini kaldırdığını açıkladı.
Grönland’ın buzulları, Davos’un zirveleri ve kapitalizmin hali
Davos’taki konuşmasında örneklediği üzere Trump, bir yandan ABD gibi büyük bir emperyalist gücün temsilcisi olmanın tadını çıkarıyor, bir yandan bu gücü korumak için baskı, şiddet, savaş makinelerini en yüksek randımanla çalıştırıyor. Tüm düğmelere basarak, tüm kozlarını sahaya sürerek, muhataplarını köşeye sıkıştırarak kazancını arttırıyor, emperyalist savaşı körükleyerek istediğini kan ve ateşle ele geçirmeye çalışıyor. Şımarık bir çocuk gibi “istiyorum” diye tepiniyor, tehditle, şantajla iş görmeye çalışıyor. Trump tam da bunları yapabildiği için; tüm diplomatik nezaket kurallarını, teamülleri bir kenara bırakabildiği, kendi çıkarları doğrultusunda yolu adeta bir dozer gibi açabildiği, pazarlık yapmayı da yakıp yıkmayı da çok iyi bildiği için bugün Beyaz Saray’dadır. ABD egemen sınıfının belirleyici bölümünün ihtiyaç duyduğu başkan tipi olarak iktidarın dümenindedir. Gözü kara biçimde eski dengeleri sarsan, yeni ihtiyaçlar temelinde yeni dengeler kurmak için zemini temizleyen, en büyük suçların, katliamların sorumluluğunu göğsünde onur madalyası gibi taşıyan Trump’ın suretinde açığa çıkan şey plütokrasinin en çirkin yüzüdür. Tepesinde ABD’nin bulunduğu dünya tablosu çürüyen kapitalizmin mide bulandırıcı tablosudur.
Bu tabloda, kızışan emperyalist savaş nedeniyle can veren, göç eden milyonlarca insan var. Tırmandırılan militarizm, faşizan uygulamalar, göçmen düşmanlığı, ırkçılık nedeniyle, otoriter, baskıcı, faşist rejimler nedeniyle nefessiz bırakılan yüz milyonlar, milyarlar var. ABD sokaklarında ICE tarafından katledilen, İran hapishanelerinde asılan, direndikleri için sokaklarında vurulan, Gazze’de daha bebekken bomba, açlık ya da soğuktan can veren evlatlar var. Sudan’da dünyanın gözünü kapattığı katliamlarda kurban edilenler var. Ekolojik kriz nedeniyle büyüyen, şiddetlenen felâketler var. İşçi-emekçi düşmanı politikalar, iş kazaları, yoksulluk, işsizlik, geleceksizlik var.
Fakat umut da var. Çünkü bunlar başta ABD’li emekçiler olmak üzere tüm dünyada öfke yaratıyor, tepkiyi büyütüyor. Giderek çok daha fazla sayıda insan sermaye sınıfının çıkarları doğrultusunda dünyanın ateşe verilmesine karşı ayağa kalkıyor. Emperyalist saldırganlığa, savaşlara, faşizme, doğanın talan edilmesine karşı harekete geçiyor. Kapitalizme, yarattığı felâketlere, kapitalizmi ayakta tutmaya çalışan zenginler kulübüne karşı mücadelede birleşmenin yollarını arıyor. Umudun örgütlü mücadelede olduğu gerçeğinden hareketle işçi sınıfının saflarında mücadeleyi yükseltenler, kapitalist düzenin işçi devrimleriyle yıkılması gerektiği gerçeğini de daha belirtik hale getiriyor. Bu gerçeğin tek anlamlı seçenek olarak görüleceği ve hayata geçirileceği günleri yakınlaştırıyor.
[1] Panama Kanalı, Atlantik ve Pasifik okyanuslarını bağlayan, 82 kilometre uzunluğunda olan, stratejik ve ticari önemi büyük bir kanal. Kanalı en çok ABD kullanıyor. Çin ikinci sırada geliyor. Çinli şirketlerin Kanalın iki yakasında limanları bulunuyordu. Gemiler için geçiş fiyatlarının yükseltilmesinden ve Çin’in faaliyetlerinden rahatsız olan Trump, kanalı Çin’in yönettiğini iddia ediyordu. Panama, Trump’ın basıncıyla limanların hisselerini ABD’ye satmayı kabul etti. Çinli şirketlerin ihaleye girmesini engelledi. Böylelikle ABD istediğini aldı, büyük kazanım elde etti. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için bakınız: Oktay Baran, Trump’ın Panama ve Grönland Çıkışlarının Gösterdikleri, 25 Ocak 2025, https://marksist.net/node/8427
[2] Oktay Baran, agm
[3] Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için Kerem Dağlı ve Mikail Azad’ın şu yazılarına bakılabilir:
Kerem Dağlı, Küresel Isınma ve Emperyalist Paylaşım, 1 Kasım 2008, https://marksist.net/node/6703
Mikail Azad, Arktik’te Hegemonya Kavgası Kızışıyor, 17 Temmuz 2019, https://marksist.net/node/6705
[4] 1953’te Grönland’ın sömürge statüsü kaldırıldı, 1979’da yapılan bir referandumla Grönland Danimarka’ya bağlı özerk bir bölge haline geldi. 2008’de yapılan bir referandumla özerkliğin kapsamı genişletildi. Bu süre boyunca Grönland halkı ekonomik olarak Danimarka’ya bağımlı olmaya devam etse de siyasi bağımsızlık arayışı son bulmadı. Bağımsızlık isteyen halk, ABD’nin bölge üzerinde hak iddia etmesine tepkili. Trump’ın açıklamalarının ardından düzenlenen mitinge ülke nüfusunun çok büyük bir bölümü katıldı. ABD’nin adada madencilik faaliyetlerine engel teşkil edecek yasal düzenlemeler yapıldı.
link: Ezgi Şanlı, Grönland: Buz Dağının Görünen Yüzü, 9 Şubat 2026, https://marksist.net/node/8702





