Ulaş Yücel, Marksist Tutum’da yer alan ve “Körleştiren Görüntüler, Sağırlaştıran Sesler, Sağduyusunu Yitiren Kitleler!” alt başlığını taşıyan “Medya Çağının Salgın Hastalıkları”[1] yazısında, egemenlerin bugün yaygın medya araçları sayesinde, gerçekliği, dağınık ve tekil izleyicilerin zihninde sofistike yöntemler kullanarak çarpıttığını anlatır. Gerçekten de medya araçları kullanılarak gerçekler öylesine çarpıtılır ki, insanın evriminde çevreyi algılamak üzere gelişen kimi duyu organları adeta ters bir işlev üstlenir. Sistematik ve seçmeli biçimde görüntü, ses, bilgi, yorum, kanaat, yargı vs. üretip yayan medya eliyle gözler kör, kulaklar sağır, zihinler sağduyusuz bırakılır. Böylelikle tek tek insanların zihni de toplumun algısı da egemenlerin istediği biçimde şekillenir.
Elif Çağlı, medya gibi ideolojik aygıtlardan yayılan propagandanın burjuvazinin psikolojik savaş yöntemlerinden biri olduğuna ve tehlikelerine dikkat çeker: “Burjuva ideolojik aygıtların en önemli faaliyetlerinden biri burjuvazinin çıkarları doğrultusunda düşünce, kanaat, yorum, yalan ve imaj üretimidir. Bu ürünleri yayan propaganda, psikolojik savaş yöntemlerinden biridir ve böylece kitlelerin algısı manipüle edilerek arzulanan kitle psikolojisi oluşturulur. Burjuva ideolojik aygıtların propaganda bombardımanı altında algıları biçimlenen ve gerçek bilgi kaynaklarına ulaşamayan kitleler, vicdanları titretecek en can yakıcı olayları dahi iktidarın empoze ettiği açıdan görebilirler. Normalde barışçı bir atmosferi arzu edecek kitleler, özellikle olağanüstü rejim dönemlerine eşlik eden kara propagandalar temelinde haksız savaşlara alkış tutan bir çılgınlığa sürüklenebilirler.”[2]
Konu kitleleri haksız savaşa alkış tutar hale getirmek, savaş gerçeği karşısında duyarsızlığa, hareketsizliğe sürüklemek olduğunda ABD emperyalizminin eline su dökülemeyeceği açıktır. ABD, tarihi boyunca propaganda, manipülasyon ve psikolojik savaş tekniklerinde birbirinden “başarılı” örnekler sergilemiştir, sergilemeye devam etmektedir. Uzun yıllardır yürüttüğü emperyalist savaşla Ortadoğu’yu kan gölüne döndüren, Ukrayna’yı Rusya’yla savaşa sürükleyen, savaşın yeni cephesi olarak sıraya İran’ı koyan, İsrail’le işbirliği halinde uğursuz planlarını hayata geçiren, bir sonraki adımı Asya-Pasifik hattı olarak belirleyen ABD, tarihsel deneyimleri ışığında bir kez daha en kara propagandaları piyasaya sürüyor. Ama bu kara propagandalar sadece kitleleri değil, nice akademisyen, yorumcu, gazeteci, aydın ve sosyalisti de etkisi altına alıyor. Bu insanlar, söz konusu kara propagandanın etkisinden azade olduklarını, gerçekleri görüp sergileyebildiklerini düşünedursunlar, ABD propaganda makinesi emperyalist savaş konusunda onların da zihinlerini allak bullak etmeye, felçleştirmeye devam ediyor. Bu açıdan, bugünün tuzaklarını anlayabilmek, boşa çıkarabilmek ve emperyalist savaş karşısında doğru tutum gösterebilmek için geçmişin derslerini hatırlamak büyük önem taşıyor.
İlk “medya savaşı”
15 Şubat 1898 gecesi Küba’nın Havana Limanında demirli bir gemide patlama meydana gelir. ABD’ye ait USS Maine adlı savaş gemisi, mürettebatından 265 kişiyle birlikte sulara gömülür. Bu patlama ABD ile İspanya arasında o dönemin dünya dengelerini değiştirecek savaşın gerekçesi haline getirilir. Savaşın sonunda İspanya, Amerika kıtasındaki kolonilerini kaybederken, ABD Latin Amerika’dan Uzak Doğu’ya yeni hâkimiyet ve nüfuz alanları elde ederek dünyanın yükselen gücü olarak sivrilir. Dönemin gazeteleri, bu savaşın kışkırtılmasında, yürütülmesinde ve sonuçlanmasında en etkili güçlerden biridir.
William Randolph Hearst ve Joseph Pulitzer 1890’lı yılların birbiriyle rekabet halindeki önemli gazete patronlarıdır. Gazete satışlarını arttırmak için en sansasyonel manşetleri atma yarışı içindeki bu burjuvalar tiraj için her yolun mubah sayıldığı “sarı gazeteciliğin” babalarıdır.[3] O dönemde ABD ile İspanya arasında yükselen rekabet nedeniyle sarı gazetelere büyük iş düşmektedir. Bu gazeteler, en dokunaklı anlatımlarla ve illüstrasyonlarla süsleyerek Küba’da yaşayan Amerikalıların can ve mal güvenliklerinin olmadığını, İspanyolların onlara zulüm uyguladığını, ABD’nin yardım eli uzatması gerektiğini yazarlar. Küba’daki Amerikalıların isyan başlattığı, yiğitçe savaştığı ama yalnız kaldığı, çocukların açlıktan öldüğü, kadınların tecavüze uğradığı, infaz edildiği, hapsedildiği üzerine hikâyeleri ardı ardına yayınlarlar. Çizim ve illüstrasyonlarıyla bu hikâyeleri daha da zenginleştiren gazeteciler ve onlara eşlik eden sanatçılar çok kıymetlidir ve sarı gazeteler onlar için de rekabet etmekten geri durmazlar. Hearst’ün Küba’ya yolladığı Frederic Remington, bu sanatçılardan biridir. Remington, Ocak 1897’de patronuna şöyle bir telgraf çeker: “Her şey sakin. Hiçbir sorun yok. Savaş olmayacak. Geri dönmek istiyorum.” İddialara göre Hearst’ün cevabı şöyledir: “Lütfen kalın. Siz resimleri hazırlayın, ben de savaşı hazırlayayım.”
Havana Limanındaki USS Maine gemisinin batması “savaşın hazırlanması” işini son derece kolaylaştırmıştır. 17 Şubat tarihli gazetelere atılan “Maine patlamasına bir bomba ya da torpido yol açtı”, “Patlama bir düşmanın işi” manşetleriyle İspanya doğrudan hedefe konmuştur. Küba’yla yatıp Küba’yla kalkan ABD toplumu için, İspanya’yla savaş artık kaçınılmaz olmuştur. ABD’li emekçiler, Küba’daki kardeşlerinin bir an önce İspanyol zulmünden kurtarılması için kendi egemenlerine tam destek vermektedir. Nitekim ABD savaşı kazanır ve bölgede tam hâkimiyetini sağlar. ABD’nin bu savaşın sonunda bir dünya gücü olarak sivrilmesinde o günün gazetelerinin sansasyonel manşetleri ve dehşet verici hikâyeleri çok etkili olmuştur. Bu nedenle İspanyol-Amerikan Savaşı ilk “medya savaşı” olarak anılır.
Karabataklı, kitle imha silahlı yalanlar
Bugün sarı gazetelerin yazıp çizdiklerinin çok büyük oranda yalan olduğu biliniyor. Ama bu durum benzer yalanların işlevsizleştiği, kitlelerin medya eliyle yeniden ve yeniden aynı tuzaklara düşürülmediği anlamına gelmiyor. Avustralyalı gazeteci Caitlin Johnstone, “savaş propagandası başlayana kadar herkes savaş karşıtıdır” diyerek ABD’nin propaganda konusundaki başarısını çarpıcı biçimde anlatmıştır.[4] Nitekim Soğuk Savaş olarak adlandırılan dönemde yürütülen kara propagandanın, Vietnam Savaşı sırasında Tonkin Körfezi olayı gibi yalanların, Sylvester Stallone’li Rambo filmlerinin etkisi tartışmasızdır.
Medyanın hızla geliştiği 1990’lı yılların başındaysa ABD Kongresinin İnsan Hakları Komitesi 15 yaşında yalancı tanıkların önüne mikrofon koyuyor, Pentagon olarak bilinen ABD Savunma Bakanlığının emriyle medyada günlerce petrole bulanmış karabatak görüntüleri yayınlanıyor, Irak’ın ve Saddam’ın sadece insanlar değil tüm canlılar için tehdit oluşturduğu yalanları ortalığa saçılıyordu. Ve bu yalanlarla zihinleri bulandırılmış kitleler bir kez daha kendi egemenlerinin arkasında saf tutuyordu. Sonradan tanıkların yalancı, karabatak görüntülerinin Avrupa’daki bir tanker kazasında çekilen görüntüler olduğu vs. anlaşıldı ama bu gerçeklerin artık hiçbir önemi kalmamıştı. 17 Ocak 1991’de Körfez Savaşı başlatılmış, medya eliyle kanıksatılmış, savaş sırasında Iraklı çocukların parçalanmış ölü bedenlerinin hiçbir zaman karabataklarla aynı etkiyi yaratmaması sağlanmıştı.
İşte o günlerde, 1993’te, Amerikalı bir akademisyen ve siyasetçi olan Samuel Huntington’ın, Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması adlı kitabı yayınlandı. Huntington bu kitabında Michael Dibdin’in bir romanından şu alıntıyı yapıyordu: “Gerçek düşmanlar olmadan gerçek dostlar da olmaz!” “Medeniyetler çatışması” tezinin bu dönemde ortaya atılması ne bir bilimsel akademik çalışmanın ne de tesadüflerin ürünüydü. Tıpkı Irak’ta yürütülen savaş gibi, SSCB’nin yıkılmasının ardından ABD emperyalizminin ön alma çabasının, hegemonyasını tahkim etme, bozulan dengelere kendi çıkarları temelinde yeniden ayar verme planlarının bir parçasıydı. Bu yalan, emperyalist savaş başlatmaya hazırlanan, bunun için yeni, büyük ve ortak bir düşmana ihtiyaç duyan ABD’li egemenlerin çıkarları doğrultusunda üretilmişti. Huntington emperyalistlerin hegemonya kavgasını “medeniyetler çatışması” olarak adlandırıp gerçekleri çarpıtıyor, ihtiyaç duyulan düşmanın yaratılmasına, ittifakların şekillenmesine katkı koyuyordu. Ona göre Batı medeniyetinin karşısında İslam medeniyeti vardı. Müslüman nüfusun yoğunlaştığı bölgeyse Ortadoğu idi.
Huntington’u otorite olarak kabul eden Francis Fukuyama ise, burjuva ideolojisinin motorlarının harıl harıl çalıştığı bu dönemde, “artık ideolojilerin devri geçti” demekten çekinmiyordu. Komünizmin bunalımıyla birlikte liberalizmin önündeki tüm engellerin ortadan kalktığından, artık ideolojilerin yerini kapitalizmin ekonomik gelişme çabasının aldığından dem vuruyordu. Batı liberalizmini insanlığın ulaşabileceği en ileri düzey, son aşama ilan ediyor, bu anlamıyla tarihin sonunun geldiği yalanlarını ileri sürüyordu. Bu mantık yürütmenin doğal sonucu elbette üstün Batı liberalizminin korunması gereğiydi. 11 Eylül 2001’de Dünya Ticaret Merkezine ait ikiz kulelere yapılan saldırı, medeniyetler çatışmasının geldiği düzeyin, Batı’nın karşı karşıya olduğu tehlikenin büyüklüğünün delili sayıldı ve iki yıl sonra Irak bir kez daha hedefe kondu.
20 Mart 2003’te ABD’nin başını çektiği Çokuluslu Koalisyon Güçlerinin Irak’a saldırısıyla İkinci Körfez Savaşı başlatıldı. ABD’li ve Britanyalı egemenler Irak’ın Ortadoğu şer ekseninin bir parçası ve İslamcı terör örgütü El-Kaide’nin en büyük destekçisi olduğu, gelişkin kitle imha silahlarına sahip olduğu, diğer ülkeler için büyük bir tehdit oluşturduğu yalanlarını yayıyorlardı. ABD’li emekçiler başta olmak üzere Batılı emekçileri, savaşın bu tehlikeyi savuşturmak, Irak halkını diktatör Saddam’dan kurtarmak için yapıldığına ikna etmeyi amaçlıyorlardı. Ekranlarda savaşı bir bilgisayar oyunu gibi sunuyor, emekçiler için nasıl bir yıkım olduğunu gözlerden gizlemeye çalışıyorlardı. Amerikalı hukukçu ve siyasetçi Ramsey Clark, bu çabanın sonuçlarını şöyle anlatıyordu: “Büyük bir gururla yaptığımız 110 bin sortiyi, attığımız Hiroşima’ya atılandan yedi buçuk kat daha fazla ateş gücüne sahip 88.500 ton bombayı itiraf ediyorduk. Bununla gururlanıyorduk. Peki, bombalanan insanlara ne oldu? Bu konuya değinilmiyordu. Kimsenin umurunda değildi.”[5]
Yalanda düzey atlayan günümüz savaş medyası
Gelelim bugüne… Hatırlanacak olursa 7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e düzenlediği saldırı “şok edici”, “sarsıcı”, “beklenmedik” olarak nitelenmişti. Kitleler, İsrail’in ve ağababası ABD’nin 7 Ekim saldırısından habersiz olduğu, Nazizmin hortladığı, İsrail’in büyük bir mağduriyet yaşadığı yalanına inandırılmıştı. Oysa ilerleyen günlerde, Hamas’ın El Aksa Tufanı adını verdiği bu saldırının hazırlıklarını sergilediği videoların çoktandır internet âleminde dolaştığı ortaya çıktı. Ama Lübnan’da, Suriye’de, İran’da vurduğu hedeflerle, Hizbullah’ın çağrı cihazlarının patlatılması gibi saldırılarla istihbarat ağının ne denli güçlü olduğu defalarca kanıtlanan İsrail’in nasıl olup da Hamas’ın saldırısının istihbaratını almadığı sorusu gündeme bile getirilmedi. İsrail’in bu “şok” saldırıyı nasıl olup da bu denli hızla fırsata dönüştürdüğü, “Allah’ın lütfu” görüp değerlendirdiği sorgulanmadı. ABD-İsrail’in emperyalist savaşı yeni bir boyuta taşıdığı gerçeği hasıraltı edildi ve psikolojik savaşın ayrıntıları büyük bir maharetle nakış gibi işlendi.
İsrail, “sivillerin arkasına saklanan Hamas’ı yok etmek” bahanesiyle Gazze’de soykırıma girişirken, ABD medyasında İsrail’in varoluş hakkının ve güvenliğinin tehlikede olduğu yalanı köpürtüldü. Konserdeki gençlere saldıran, masum insanları rehin alan Hamas lanetlenirken, Gazze halkının yıllardır açık hava hapishanesinde tutulduğu gerçeği yok sayıldı, en yüksek perdeden “İsrail’in yanındayız” naraları atıldı. ABD’nin üstün teknoloji ürünü silahlarıyla hastaneler bombalanıp bebekler dâhil on binlerce insan katledilirken tüm bunlar Netanyahu’nun aşırılığı gibi sunuldu. Gazze’de taş üstünde taş bırakmayan, Lübnan’ın güneyini haftalarca bombalayan, Suriye’de işgal ettiği toprakları genişleten faşist Netanyahu yönetiminin kırmızıçizgileri aşıp aşmadığı tartıştırıldı. Savaşa ve soykırıma tepki gösteren gazeteciler, sanatçılar, emekçiler, üniversite öğrencileri antisemitist ve polis şiddetiyle cezalandırılan, atlı polislere çiğnetilen protestocular Nazi ilan edildi. ABD’nin yüz karaları olarak yaftalandı.
Bugün, ABD’nin ve İsrail’in hedefinde İran var ve benzer yalanlar İran konusunda da piyasaya sürülüyor. ABD Dışişleri Bakanlığı İran, Rusya ve Çin’e karşı propagandada kullanmak için her yıl onlarca milyon dolarlık bütçeler ayırıyor. Ana akım medyadan sosyal medyaya, Hollywood filmlerinden bilgisayar oyunlarına her araç, algıları ABD’li emperyalistlerin çıkarları temelinde şekillendirmek için kullanılıyor. Bu yolla İran’a karşı başlatılan savaşın ABD’nin değil İsrail’in savaşı olduğu algısı yaratılıyor. Medyada ABD’nin savaşa müdahil olup olmaması gerektiği tartışmaları yaptırılıyor. Bu savaşta ABD’nin rolünün iki ülke arasında arabuluculuk yapmakla, İran’ı çılgınca işlere kalkışmamak konusunda uyarmakla, dizginlemeye çalışmakla sınırlı olduğu imajı yaratılıyor. Savaşın nedeninin İran’ın nükleer silah üretme tehlikesi olduğu ileri sürülüyor. İsrail’in güvenliğinden ve kendini savunma hakkından bahsediliyor. Oysa raporlara göre ABD’nin yıllık silahlanma harcamaları 1 trilyon dolar, geçtiğimiz yıl silah ihracatı ise 320 milyar dolar civarındadır ve bu astronomik rakamlar doğal olarak onu bu alanlarda dünyada birinci sıraya yerleştirmektedir.[6] İsrail’inse nükleer silahlara sahip olduğu sır değildir ve Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsünün raporuna göre, 2024’te silahlanma harcamaları 46,5 milyar dolara ulaşmıştır. Hal böyleyken emperyalist ABD ve terör devleti İsrail, İran’ın bölge için ne kadar büyük bir tehlike olduğundan bahsetmeye ve savaşı kızıştırmaya devam ediyorlar.
İsrail Batı Şeria’yı da işgal edeceğini açıklıyor, Netanyahu, İran konusunda ayağını gaz pedalından çekmeyeceğini söylüyor, ABD İran’ı yine vurmaktan, Molla rejimini yıkmaktan ve odağını Asya-Pasifik’e kaydırmaktan bahsediyor. Ama bazı yorumcular hâlâ “savaşın bölgesel düzeye yükselmesi”nden duydukları kaygıyı dile getiriyorlar. Yaşananın kendine özgü biçim ve tempoda ilerleyen Üçüncü Dünya Savaşı olduğu gerçeğini göremiyor ya da inkâr ediyorlar. Kara propagandaların zehirli, sersemletici etkisi altında gerçeklerin daha da çarpıtılmasına, yalanların daha da yayılmasına hizmet ediyorlar. Oysa ABD’den İngiltere’ye savaşa karşı meydanlara dökülen milyonlarca insanın sesine güç vermek, işçi sınıfının kapitalizme ve emperyalist savaşa karşı mücadelesini yükseltmek için her şeyden önce gerçekleri olduğu gibi görmeye ihtiyaç var.
[1] Ulaş Yücel, Medya Çağının Salgın Hastalıkları, 16 Şubat 2018, https://marksist.net/node/6224
[2] Elif Çağlı, Otoriterleşme ve İdeolojik Aygıtların Rolü, 30 Kasım 2015, https://marksist.net/node/4611
[3] Bu kavram o dönemde bu gazetelerde yayınlanan bir çizgi dizinin kahramanı olan “Sarı Çocuk”tan gelir ve büyük resimlerle süslü, kaynağı belirtilmemiş, sansasyonel başlıklı asparagas haberlerin yer aldığı gazeteler için kullanılır.
[4] Ezgi Şanlı, Savaş Yalanları, 7 Haziran 2022, https://marksist.net/node/7660
[5] Ramsey Clark, “Medyanın Dış Politika Manipülasyonları” Gerçekler Nasıl Karartılıyor? Medya ve Savaş Yalanları, Yordam Kitap, s.45
[6] Oktay Baran, NATO Zirvesi, Ukrayna Savaşı, Emperyalist Bloklar, 19 Temmuz 2025, https://marksist.net/node/8557
link: Ezgi Şanlı, Geçmişten Bugüne ABD’nin Savaş Yalanları, 10 Ağustos 2025, https://marksist.net/node/8573
İnsanlar Suçlu, Dev Şirketler Masum!
Avrupalı Emperyalistler ve Militarist Yükseliş





