İnsanlık kapitalizmin sebep olduğu çok yönlü krizlerle sarılmış durumda. Emperyalist savaş, ekonomik kriz, ekolojik kriz, su krizi, gıda krizi… Bu düzende raflar ve tezgâhlar çeşit çeşit gıda ürünleriyle doluyken ve tonlarca gıda çöpe atılırken, milyonlarca insan açlık çekiyor, çocuklar beslenme yetersizliğine bağlı hastalıklardan ölüyor.
Çeşitli burjuva organizasyonlar bazı sorunlarla ilgili incelemeler yapıyor, raporlar hazırlıyor, sözde “sorumluluk” gösteriyor. Gıda krizi ve buna bağlı olarak gıda israfı da bunlardan biri. Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programının (WFP) hazırladığı rapora göre, her yıl 3 milyondan fazla çocuk açlıkla bağlantılı nedenlerle hayatını kaybederken, dünyada üretilen gıdanın üçte birine denk gelecek şekilde 1,3 milyar ton gıda israf ediliyor. Dünya genelinde ortalama 1,4 milyon kişi kıtlıkla mücadele ediyor. Kıtlıkla mücadele eden bölgelerin başında emperyalist savaş alevlerinin yakıp yıktığı Gazze geliyor. Dünya genelinde 43 milyon çocuk aşırı açlıkla mücadele ediyor ve 5 yaş altı çocuk ölümlerinin yaklaşık yüzde 45’i açlık ve yetersiz beslenmeden kaynaklanıyor.
Raporda israfın nedenleri çeşitli ülke ve bölgeler için şöyle sıralanıyor: Aşırı alışveriş ve evde hatalı gıda yönetimi, yetersiz depolama olanakları, tüketici alışkanlıkları, verimsiz dağıtım ağları, tedarik zincirindeki kayıplar ve yenilebilir durumda olan gıdaların tüketiciler tarafından atılması vs. Sorumluluk zincirin sonundakine yani tüketiciye ve evde kullanım biçimine bağlanıyor. Üretim ve dağıtım zincirindeki hatalar sonucu hasadın market raflarına ya da tüketiciye ulaşamadan bozulmasına da dikkat çekiliyor. Ancak son tahlilde bu bakış açısıyla şunu söylemiş oluyorlar: İnsanlar evlerinde daha dikkatli olsalar, aşırı alışveriş yapmasalar, gıda ürünlerini israf etmeseler, israfa bağlı oluşan gıda krizi ve açlık sorunu çözülebilir!
Bu yaklaşımın benzer bir örneğini Türkiye’de de görebiliriz. Sözde sıfır atık çalışmalarının öncüsü olarak boy gösteren Emine Erdoğan, rejimin uydurduğu “Sıfır Atık Günü” vesilesiyle yaptığı konuşmada şunları söylüyor: “İstedik ki çöpe attığımız her yiyeceğin ardında oluşan zincirleme etkileri fark edelim. Ve bu gidişata hep birlikte «dur» diyelim. Böylece Afrika’da, Asya’da, Gazze’de ve birçok coğrafyada, açlıkla ölüm arasındaki o korkunç sınırda yaşayan kardeşlerimizin yanında yer alabilelim. Ne acıdır ki dünyada 5 yaş altı çocuk ölümlerinin yaklaşık yarısı açlıktan kaynaklanıyor. Nice çocuk büyüyemeden, güzel bir gün göremeden hayata veda ediyor. Halbuki küresel ölçekte israf edilen gıdanın sadece dörtte birini kurtarabilsek dünyadaki açlığa son verebiliriz.” Erdoğan, “unutmayalım ki gıda kaybının ve israfının faturasını tüm insanlık birlikte ödüyor” diyor. Hayır! Faturayı işçi ve emekçiler ödüyor, dünyanın yoksulları ödüyor. Onların sarayları, malikaneleri, köşkleri içinde gıda krizi yaşanmıyor. Altın sofralarda yemek yiyenler, asıl israfı kendileri yapanlar yoksullara israftan kaçınmayı salık veriyor!
Uluslararası ve ulusal düzeydeki çalışmalarda israf sorunu, kişilerin bireysel tercihlerine ve olumsuz davranışlarına bağlanıyor, çözüm olarak da emekçilere daha dikkatli olmaları öğütleniyor. Emine Erdoğan’ın “porsiyonları küçültelim” sözlerini hatırlayalım. Bu, en hafif tabirle emekçilerle dalga geçmektir. Mutfakta tencereyi zor kaynatan, pazarda atılmış, çürümeye yüz tutmuş sebze meyveleri toplayarak karnını doyurmaya çalışan on binlerce insanın olduğu bir ülkede bu lafları söylemek sorumluluk değil düpedüz aymazlıktır, zalimliktir.
Gıda İsrafı Endeksi Raporunda gıda israfının yaklaşık yüzde 60’ının evlerde gerçekleştiği ifade ediliyor ancak bu yaklaşım sorunu kökten ortaya koymuyor, yaşadığımız düzenin hangi temeller üzerinde işlediğini açıklamıyor. Kapitalizmde her şey kâr için üretilir. Üretimin temel motivasyonu insan ihtiyaçlarını karşılamak değil, kapitalistler için kâr üretmektir. Beslenme, barınma, temiz su, sağlık hizmetleri gibi en temel insani ihtiyaçlar bile bunun dışında değildir. Kapitalizmin plansız ve rekabete dayalı yapısı nedeniyle, pazarda satılabilecek olandan çok daha fazla ürün üretilir. Bu ürünler toplumsal ihtiyaç fazlası olduğu için değil, emekçilerin alım gücü son derece sınırlı olduğu için satılamazlar. Bu durum aşırı üretim krizlerinin de nedenidir. Satılamayan ürünler, dünyada milyonlarca insan açlık ve yoksulluk içinde yaşarken bu sorunları gidermek için de kullanılmaz. Aksine gıdadan giyime milyonlarca ton ürün imha edilir. İşte asıl israf budur! Tümüyle kâra dayalı bu sistemde, milyonlarca insana ihtiyaç duymadığı ya da çeşitli nedenlerle tüketemeyeceği ürünlerin satılması da büyük bir israfa yol açar. Koca bir reklâm sektörü bu yüzden vardır. Sonuçta bir tarafta milyonlar açlıkla boğuşurken diğer tarafta tonlarca gıda çöpe dökülür.
Yalnızca gıda konusunda değil, kapitalizm her anlamda bir israf düzenidir. Bunu çok net bir şekilde ortaya koyacak diğer şey “planlı eskitme”dir. Tüketimi sürdürmek, daha fazla ürün satmak ve kâr elde etmek için ürünler bilerek dayanıksız ve kısa ömürlü üretilir. Garanti süresi biter bitmez bozulan beyaz eşyalar, birkaç yıl içinde yeni güncelleme alamadığı için yavaşlayan “akıllı” telefonlar, birkaç yıkamada yıpranan, sarkan kıyafetler… Kısa süre içinde kullanılamaz hale gelen bu ürünler için harcanan emek-zaman, hammadde vb. kapitalistler için israf değildir, çünkü onlar için önemli olan ürünlerin bu sayede tekrar tekrar satışıdır. Dayanıklı ve uzun süre kullanılacak mallar üretmek yerine kısa ömürlü mallarla insanlar sürekli bir satın alma döngüsünün içinde tutulur.
Benzer bir örneği moda endüstrisi için de vermek mümkündür. Kapitalizmin geniş kitlelere dayattığı modayı takip etme ihtiyacı ve bununla birlikte geliştirilen “hızlı moda” kavramına bakalım. Çok hızlı üretim ve pazarlama tekniğine dayanan, bu sayede kullanıcıya sürekli yeni sezon, trend giysiler sunan bu akım uzun yıllardır benimsenmiş durumda. Bu hızlı üretim yüzünden doğanın kaynakları son hızla talan ediliyor. Hızla üretilen kıyafetler yine çok hızlı biçimde modası geçtiği için giyilmez oluyor. Yine sürekli bir üretim ve israf döngüsü birbirini takip ediyor.
Tümüyle emek sömürüsüne dayanan kapitalizm, aynı zamanda kâr uğruna doğanın talanı, plansız üretim dolayısıyla işgücü ve hammadde israfı demektir. Sorunu yaratan kapitalist işleyişin ta kendisidir. Dolayısıyla kapitalizm yıkılmadan israfın önüne geçilemez. Yapılması gereken kapitalizmi ortadan kaldırıp, kâr için değil insanlığın gerçek ihtiyaçları için üretim yapmamızın önünü açmaktır. Bundan gayrısı “duyarlı burjuvazi” ne çeşit kampanyalar düzenlerse, nasıl süslü sözler söylerse söylesin mümkün değildir.
link: Filiz Uğur, Kapitalizm Yıkılmadan İsraf Son Bulmaz, 12 Mayıs 2026, https://marksist.net/node/8766



