Kapitalizmin derin bunalım dönemleri aynı zamanda gericiliğin her alanda yükselişe geçtiği dönemlerdir. Bu tür dönemlerde burjuvazi işçi sınıfının devrimci çözüm arayışlarına yönelmesini engellemek için tüm ideolojik silahlarını yeniden formatlar. Emekçilerin zihinsel yetilerini felç etmek üzere her türden akıldışılık, mistisizm, dinsel bağnazlık, milliyetçilik körüklenir. Egemenler, bilinçsiz kitlelere, en gerçekdışı iddiaları, hakikatinden şüphe duyulmaz doğrular olarak yedirmekte mahirdirler. Hele de yalanların yayılma hızının gerçeklerinkini geçtiği internet/sosyal medya çağında bunu çok daha kolay başarmaktadırlar. Bunun çarpıcı bir örneğini giderek yaygınlaşan aşı karşıtlığında da görüyoruz. Burjuva devletlerin sağlık fonlarında kesintiye gitmesi aşılama oranlarının düşmesine neden olurken, bu yüzden uzun yıllardır kontrol altında tutulan ve neredeyse yok olan bazı hastalıklar yeniden yaygınlaşmaya başlıyor. Bu koşullarda, son yıllarda sıçramalı bir artış gösteren aşı karşıtlığının toplum sağlığı açısından yarattığı tehdit de büyüyor.
Dünya Sağlık Örgütü, aşılamaya karşı gösterilen direnci, halk sağlığına yönelik on tehditten biri olarak sıralayarak, bunun bulaşıcı hastalıklarla mücadeledeki küresel ilerlemeyi ciddi ölçüde tehlikeye attığı uyarısında bulunuyor.Aşılama, her yıl kızamık, tetanoz, menenjit, sarıhumma, difteri, grip gibi 20’den fazla hastalıktan 5 milyona yakın insanın ölümünün önüne geçiyor. Fakat sadece kızamık ve tetanoz aşıları yapılmadığı için hayatını kaybeden çocukların sayısı dünya genelinde her yıl 1milyonu aşıyor. Diğer hastalıklar da dâhil edildiğinde bu sayı çok daha yüksek boyutlarda seyrediyor. Aşılamayla önlenebilir hastalıkların yayılması, ölüm oranlarındaki artışın yanı sıra toplumun sırtına bindirilen maddi yükün artmasına da yol açıyor.
Bulaşıcı hastalıklara karşı bireysel ve toplumsal bağışıklığın en etkili aracı olan aşılamaya topyekûn karşı çıkış, çeşitli nedenlerden kaynaklanan aşı tereddütünden[1] farklı olarak, gerici bir politikanın ürünüdür. Nitekim aşı karşıtlığı, tam da kapitalizmin tarihsel krizinin bir ürünü olarak yükselişe geçen faşist hareketlerin alâmetifarikalarından biri haline gelmiştir. Aşı karşıtlığının özellikle faşist hareketlerin hızla yükseldiği Batı’da yaygınlaşması bu yüzden hiç de tesadüf değildir.
2020’de patlak veren pandemi döneminde koronavirüs aşılarına karşı yürütülen gerici kampanya ABD’de Trumpgillerin başını çektiği faşist hareket tarafından körüklenip tüm dünyaya yayıldı. Bu süreçte, kapitalist kâr güdüsünü her şeyin önüne geçiren ilaç tekellerine, burjuva hükümetlere ve kurumlara güvensizlik haklı olarak yükselmişti. Yan etkileri bilinmeyen mRNA aşılarının ilk kez yaygın bir şekilde tatbik edilmesi ve pandeminin yarattığı ölümcül tehdit karşısında aşıların rutin deneme sürecinin devre dışı bırakılması da doğal olarak tereddütleri arttırmıştı. Fakat bu haklı tepkiler, gerici kesimler tarafından akıldışı iddialarla istismar edildi. Bu algı operasyonunda tıp uzmanı olarak boy gösteren medyatik şahsiyetler de etkin bir rol oynadı. Öyle ki, “mRNA aşılarıyla herkese çip takacaklar”a kadar varan uçuk iddialar bu gibilerce açıktan savunulup yaygın kabul görür hale getirildi.
Aşı karşıtı kampanya sadece koronavirüs aşılarını hedef almadı. Aşıların çocuklarda otizme, dikkat dağınıklığına ve çeşitli hastalıklara yol açtığı, hastalıklara karşı bağışıklık sağlamadığı, bu yolla insanların kısırlaştırılmasının amaçlandığı gibi gerici iddialarla milyonlarca insanın zihni bulandırıldı.[2] Dahası bu tutum, “kadere karşı gelmek, vücut bütünlüğüne müdahale” gibi dini motiflerle de bezendi. Bu nedenle tüm dünyada pek çok tarikat yapılanması içinde aşı karşıtlığı güç kazandı.
Koronavirüs aşılarına karşı güvensizliği körükleyen, önlemlere gerici temellerde karşı çıkanlar “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” mantığıyla sürü bağışıklığından söz ederlerken, ABD’de genelde daha yoksul kesimleri oluşturan siyahlar ve Hispanikler beyazlardan çok daha yüksek ölüm oranlarına maruz kaldılar. Aşılara karşı komplo teorileri ortalığı kaplarken, geçmişte Almanya’da olduğu gibi açıktan etnik ya da sınıfsal temizlik savunulmadıysa da, tüm dünyada yoksul emekçiler Covid’den zenginlere göre kat kat daha fazla etkilendiler.
Burjuva devletlerin azınlıklara yönelik faşizan politikalarının parçası olan çeşitli uygulamaları da özellikle bu gruplarda aşılara karşı tereddütlü bir yaklaşım doğurmaktadır. İlaç ve aşı görünümündeki tıbbi deneyler, doğum kontrolü dayatmaları vb, “bizi öldürmek, kısırlaştırıp soyumuzu kurutmak istiyorlar” algısını yükseltmektedir. Örneğin Covid salgını döneminde ABD’de siyahların aşılara olan güvensizliğinin önemli bir nedeninin bu algı olduğu görülmüştür. Türkiye’de Kürtlerin aşılara olan genel güvensizliğinin kökeninde de TC’nin benzer politikaları yatmaktadır.
Aşı karşıtlığının tarihçesi
Aşı karşıtlığının tarihi aşılar kadar eski elbette. Dinsel, politik ve sözde bilimsel itirazlarla meşrulaştırılmaya çalışılan aşı karşıtlığı, 1796’da bulunan çiçek aşısının[3] İngiltere’de 1800’lerin başlarında uygulanmaya başlamasının ardından ortaya çıktı. Yaratılan korku ve güvensizlik ortamı nedeniyle pek çok kişi aşı yaptırmaya yanaşmadı. Ayrıca aşıda sığır çiçeğinden alınan lenf sıvısının kullanılmasının din adamlarınca “Hıristiyanlığa aykırı” olmakla damgalanması tereddütleri iyice arttırdı. Aşı olanların sığıra benzeyeceği, boynuzlarının çıkacağı, kadınların kıllanacağı türünden söylentilere sözde bilimsel makalelerde bile yer verildi. 1853’te hükümetin bebekler için zorunlu aşı uygulamasına geçmesi, gerici kesimler tarafından “bireysel özgürlüklerin ihlali” olarak nitelendirilip protesto kampanyaları örgütlendi. 1867’de zorunlu aşı için yaş sınırı 14’e çıkarıldı ve aşılanmayı reddedenler için ceza getirildi. Gerici kesimler, kendi bedenleri ve çocuklarının bedenleri üzerinde karar hakkının kendilerine ait olması gerektiğini savunarak direnişe geçtiler. Zorunlu aşıya karşı aşı karşıtı dernekler kuruldu. Bu gerici kurumların 1885’de örgütlediği Leicester Yürüyüşüne 100 bine yakın insan katıldı ve artan tepkiler nedeniyle 1898’de Aşılama Yasasından cezai müeyyideler kaldırılıp ebeveynlere muafiyet belgesi alma hakkı tanındı.
Aynı dönemde ABD’de de benzer bir süreç yürüyordu. 1800’lerin sonunda yaşanan çiçek salgınının ardından yaygınlaştırılmaya çalışılan aşılama kampanyaları aşı karşıtlarının direnciyle karşılaşmıştı. ABD’de de aşı karşıtı dernekler kurulmuş ve bunlar aşı yasalarının kaldırılması için çalışmışlardı. Bununla birlikte o dönemde aşı karşıtları İngiltere’deki kadar etki gücüne sahip değillerdi.
Almanya’ya baktığımızda ise aşı karşıtlığıyla ırkçılık arasında bariz bir ilişki olduğunu görüyoruz. Nitekim 1800’lü yılların ortalarında çiçek aşısına karşı anti-semitik (Yahudi düşmanı) propaganda broşürleri yayınlanıyor ve tıpkı daha önce görülen kolera salgınlarında olduğu gibi bu hastalıktan Yahudiler sorumlu tutuluyordu. Aşılamanın Yahudilerin Alman ulusunu zehirleme ve Alman ırkını kirletme girişimi olduğu iddia ediliyordu. Kimi ırkçı çevrelerse, bu tür salgınlara karşı önlem alınmasını Alman ekonomisi için tehdit olarak nitelendirip devletin “gereksiz harcamalar”dan kaçınması gerektiğini ileri sürüyorlardı. Örneğin 19. yüzyılın sonunda patlak veren kolera salgınında kimileri açık açık, salgınının “zayıfları” toplumun “daha iyi sınıfları”ndan uzaklaştıracağını savunmuşlardı. Bu, Yahudileri, yoksulları etnik temizliğe tâbi tutmanın “doğal” yolu olarak görülüyordu. Nitekim Nazi faşizmi altında da aynen bu mantıkla hareket edilecekti.
1870’lerde Almanya’da da onbinlerce insanın ölümüne yola açan çiçek salgınına karşı Alman İmparatorluğu çocuklara ve askerlere zorunlu aşı uygulamasını başlatmıştı. Bu uygulama 50 yıl boyunca devam etmişti. Ne var ki, Nazileri de iktidara taşıyacak olan 1930’ların derin bunalım döneminde aşılar konusundaki anti-semitik komplo teorilerine rağbet de artmıştı. O dönemde yanlış uygulanan bir tüberküloz aşısından dolayı yetmişten fazla çocuğun ölmesi aşı karşıtlığını daha da alevlendirmiş ve Alman hükümeti büyüyen tepkiler karşısında zorunlu aşı uygulamasını askıya almıştı. Rudolf Hess, Julius Streicher ve Heinrich Himmler gibi önde gelen Naziler de aşı karşıtlığıyla ün salmışlardı. Bununla birlikte Naziler 1933’te iktidara geldiklerinde aşıda gönüllülüğü uygulamaya devam ettiler. Halk sağlığını korumak için halkı aşıya ikna etme çalışmalarından da geri durmadılar; zira savaşa hazırlanan bir ordunun salgın hastalıklardan kırılma riskinin nelere mal olacağını gayet iyi biliyorlardı. Fakat aşılama yalnızca Almanlar için geçerliydi. Etnik temizlik programı yürütülen Yahudiler, Çingeneler ve diğer tutsakların bulaşıcı hastalıklara karşı aşılanması doğal olarak söz konusu değildi.
İşgal edilen bölgelerden getirilen köle işçiler ve bu bölgelerin halkları da aşılardan mahrum bırakıldılar. Hitler 1942’de, işgal edilecek Rus topraklarındaki halklar için kurmaylarına talimat verirken şöyle diyordu: “Halk sağlığı alanında, kendi bilgimizin faydalarını tâbi ırklara da yaymamıza kesinlikle gerek yok. Bu, yalnızca yerel nüfusta muazzam bir artışa yol açacaktır ve bu bölgelerde herhangi bir hijyen veya temizlik seferberliği düzenlenmesini kesinlikle yasaklıyorum. Zorunlu aşılama yalnızca Almanlarla sınırlı olacak ve Alman kolonilerindeki doktorlar yalnızca Alman sömürgecilere bakmak amacıyla orada bulunacak.”[4] Nitekim öyle de yapıldı ve milyonlarca insan ölüme gönderildi.
Aşı karşıtlığı 1800’lü yıllarda ortaya çıktı ama bilimsel ilerlemelere, eğitim düzeyinin yükselmesine, kitle iletişim araçlarındaki gelişmelere rağmen ortadan kalkmadı. Dinsel bağnazlık, hastalığın ciddiyetine ve/veya aşının işe yararlığına inanmama, aşıyı tehlikeli bulma, olumsuz ve sansasyonel haberlerin yarattığı endişeler vb. aşı karşıtları için her zaman istismar edilmeye uygun bir zemin sundu. Örneğin 1970’lerde DTP (difteri, tetanoz, boğmaca) aşısına karşı Avrupa, Asya, Avustralya ve Kuzey Amerika’da uluslararası bir tartışma patlak verdi. Çocuklarda nörolojik rahatsızlıklara yola açtığı yalanının yarattığı tereddütler aşılama oranlarını düşürdü ve bu durum üç büyük salgına yol açtı. DTP aşısına yönelik karşı kampanya ABD’de 1980’li ve 90’lı yıllarda da devam etti.
Benzer tepkiler 1990’lı yılların sonunda İngiltere’de bu kez MMR (kızamık, kabakulak, kızamıkçık) aşısına karşı sergilendi. 1998’de İngiliz doktor Andrew Wakefield, otizm ile MMR aşıları arasında ilişki olduğu iddiasını ortaya attı. Bu aşının gerekli testlerden geçmediğini ileri sürerek uygulanmamasını istedi. Medyanın bu iddiaları köpürtmesi ve ünlü tıp dergisi Lancet’te de bu doğrultuda bir makale yayınlanması, Wakefield’ın inandırıcılığını arttırdı. Fakat Wakefield ile ilaç endüstrisi arasında çıkar ilişkisinin ve verilerde sahtekârlık yaptığının ortaya çıkmasının ardından, Lancet 2010’da makaleyi resmen geri çekti. Bugün aşıların otizme yol açtığı iddialarının temelinde de Wakefield’ın söz konusu iddiaları yatmaktadır. Oysa yapılan geniş araştırmalarda MMR aşısıyla otizm arasında hiçbir ilişki bulunmamıştır. Ne var ki yalanlar gerçeklerden çok daha hızlı yayıldığı gibi, bilinçsiz kitlelerin zihinlerinden silinmesi de kolay olmamaktadır. Otizm, dikkat dağınıklığı, çeşitli otoimmün hastalıkları vb. ile kapitalizm (gıda endüstrisi, hava kirliliği, kimyasal bombardımanı, televizyon-bilgisayar-internet bağımlılığı…) arasında ilişki kurmaktan kaçınan Wakefield gibiler, yüz binlerce çocuğun hayatını tehlikeye atma pahasına suçu aşılara atabilmektedirler. Üstelik bugün çeşitli kanser türleri de dâhil olmak üzere pek çok hastalığın aşısının bulunmasına rağmen ilaç tekellerinin bunların onay almasını ve yaygın kullanımını engelledikleri de bilinmektedir.
Türkiye’deki durum
Türkiye’de 1930’da çıkarılan Hıfzıssıhha Kanunuyla çiçek aşısı zorunlu kılınmıştır. DSÖ ve UNICEF’in 1974’te başlattığı Genişletilmiş Bağışıklama Programı ise Türkiye’de 1981 yılından itibaren 5 hastalık için uygulamaya konulmuştur. Bu sayede ulaşılan yüksek aşılama oranlarıyla difteri, çocuk felci, kızamık, tüberküloz, boğmaca gibi bulaşıcı hastalıklara karşı toplumsal bağışıklık güçlendirilerek, bu hastalıklara ilişkin vaka sayılarında ve ölüm oranlarında %90 ilâ 100 arasında düşüşler sağlanmıştır. 2005’te bebekler ve çocuklar için zorunlu aşı programına dâhil olan hastalıkların sayısı 7’ye, 2013’te ise 13’e çıkarılmıştır.[5] 2007’den itibaren aşılama oranları %95’in üzerine çıkmıştır. Fakat 2010’dan itibaren görülmeye başlanan aşı reddi vakaları 2015’ten itibaren sıçramalı bir şekilde artmaya başlamıştır. Burada, ikiz çocuklarının aşılanmasına karşı çıkan bir savcının açtığı davada, Anayasa Mahkemesinin “ebeveynin rızası olmadan sağlık tedbiri yoluyla çocuğa aşı yapılmasının Anayasanın 17’inci maddesine aykırı olduğuna” hükmeden 2015 tarihli kararı önemli bir dönemeç noktası oluşturmuştur. Bunun aynı zamanda AKP iktidarının Bonapartizmden faşizme yöneldiği ve bunu tarikatlar eliyle tabanda her türlü gericiliği körükleyerek yaptığı bir süreç olduğu dikkatlerden kaçmamalıdır.
Türkiye’de çocuklarının aşılanmasını reddeden aile sayısı 2011 yılında 183 iken, 2013’te 913, 2015’te 5091 ve 2016’da 10.000, 2017 yılında ise 23.060’a çıkmıştır. 2025’te ise bu sayı 100 bine yaklaşmıştır. Yapılan hesaplamalar, bu eğilim devam ederse 5 yıl sonra bağışıklanma oranının %80’lere inebileceğini gösteriyor.[6]
Aşı karşıtları, aşı reddini ebeveynlerin çocuklarının bedenleri üzerindeki tasarrufu olarak lanse etseler de, basit bir taşıyıcılık bile pek çok insanın enfekte olmasına yol açabildiğinden, aşı reddi kişisel tercihe indirgenemeyecek bir toplumsal risk anlamına geliyor. Bu gerçekliğe rağmen, internet üzerinden bir araya gelen ve cehaleti paylaşarak yayanlar yüzünden aşı karşıtlığı büyük bir hızla güçleniyor. Cehalet o boyutlarda ki, internet gruplarında, çeşitli bulaşıcı hastalıklara karşı birkaç aylık bebeklere aşı yerine hacamat ve sülük uygulanması dahi önerilebiliyor.
Aşı karşıtlığındaki artışın faşizan yükselişle ilişkisi
Son on yılda aşı karşıtlığının tüm dünyada yaygınlaşması, dünya ölçeğinde yükselen faşizan iklimle doğrudan ilişkilidir. Tıpkı 1920’lerin başlarında Nazilerin yaptığı gibi bugün de faşist hareketler, seferberlik potansiyeli taşıyan her konuyu istismar etmektedirler. Faşizm için en verimli olan, toplumda güvensizlik hissinin, tehdit algısının yükseldiği, korku ve kaygının yaygınlaştığı, gerçeklik algısının bozulduğu zeminlerdir. Bu tür ortamlarda bilinçsiz ve örgütsüz kitlelerin, koruyucu, kurtarıcı arama psikolojisiyle otoriter yönetimlere açık hale geldikleri bilinmektedir. Bu nedenle faşist hareketler böylesi dönemlerde kaos tabloları çizip, düzeni ve güvenliği sağlayacak güçlü ve kararlı liderlik pozlarıyla kitlelerin karşısına çıkma politikası izlemektedirler. Tarihsel sistem krizi içindeki kapitalizmin çıkışsızlık içinde saldırdığı emekçilere hayatı zindan etmesi nedeniyle yükselen öfke ve tepkiyi göçmen düşmanlığı, LGBTİ karşıtlığı, aşı karşıtlığı, kürtaj karşıtlığı gibi kanallara akıtarak işçi sınıfının anti-kapitalist temelde bir mücadeleye yönelmesinin önüne geçmeye çalışmaktadırlar. Tabanlarını genişletmek için duygulara seslenerek aklı devre dışı bıraktırmaktadırlar. Aşı konusu da ailelerin hassas noktası olan çocuklar üzerinden duygulara hitap edilebilecek etkili konulardan biridir ve faşist hareketler bunu gerici temellerde kullanmaktan geri durmamaktadırlar.
Koronavirüs salgını döneminde de aşı karşıtı kampanyaların başını, ABD’de Trumpçılar, Almanya’da AfD, Avusturya’da faşist Özgürlük Partisi, Brezilya’da Bolsanaro, Fransa’da Le Pen, İtalya’da Beş Yıldız Hareketi ve benzerlerinde görüldüğü gibi her yerde faşistler çekmiştir. O dönemde Amerika’da Biden yönetiminin zorunlu aşı uygulamasına karşı Trump yanlılarının inanılmaz bir ikiyüzlülükle bu uygulamayı totaliterlikle, Nazilikle suçlamaları da dikkat çekicidir. Ayrıca aşı zorunluluğuna “devlet dayatması” olarak şiddetle karşı çıkıp bunu özgürlüklere müdahale olarak gören/gösterenler, nedense militarist devlet uygulamalarına, baskı yasalarına, her türlü özgürlüğün kısıtlanmasına, polis şiddetine vb. karşı hiç seslerini çıkarmamışlardır. Üstelik bir yandan aşı ve maske zorunluluğu Nazilikle özdeşleştirilirken, bir yandan da çeşitli neo-Nazi sitelerinde Yahudiler pandeminin sorumlusu olarak hedefe konulmuştur.
Uluslararası faşist ağın dolaşıma soktuğu yalanlar anti-kapitalist görünümlü demagojik söylemlerle cilâlanmıştır. Nazilerin işbaşına gelirken sıkça başvurdukları bu manipülatif demagoji faşizmin alâmetifarikalarındandır. Kapitalist sağlık endüstrisine, ilaç/aşı tekellerine, burjuva devletlere duyulan haklı güvensizliği istismar eden faşist yapılar, aşı karşıtı propagandada da bunu kullanmışlardır. Bu tür argümanların sosyal medya aracılığıyla yayılması neticesinde aşı karşıtlığı sadece sağ, muhafazakâr kesimden değil politik yelpazenin solundan da sınırlı da olsa taraftar bulabilmiştir. Fakat sol temellerdeki karşıtlık, tüm aşılara değil, belirsizliğin ve tereddütün hâkim olduğu Covid aşılarına karşı mesafeli duruşla kendini göstermiştir.
Kapitalist şirketlerin daha fazla ilaç ya da aşı satmak için çeşitli hastalıklarda ölüm oranlarını abartabildikleri, gözünü korkuttukları milyonlarca insanı gereksiz yere aşılanmaya ya da çeşitli ilaçlara yöneltebildikleri çeşitli örneklerle sabittir. 2009’da patlak veren domuz gribi salgını vesilesiyle yaşananlar ortadadır.[7] Bunlar akılda tutulması gereken gerçeklerdir. Bununla birlikte, kapitalist sağlık sisteminin gerçek doğası bilindiği için hastaneleri, ilaçları, tıbbi tedaviyi reddetmek nasıl saçma ise, ilaç/aşı tekellerinin insan sağlığını hiçe sayan uygulamalarını ve kâr amaçlı üretimini gerekçe göstererek aşı karşıtı olmak da o ölçüde saçmadır. Marksist bakış açısı yitirildiğinde, burjuvazinin her türden propagandasının esiri olunması, tuzaklara düşülmesi işten değildir. Bu nedenle her konuda Marksizmin bilimsel bakışıyla uyanık olmak işçi sınıfı devrimcileri için elzemdir.
Koronavirüs pandemisi döneminde bu salgının burjuvazi tarafından nasıl kullanıldığını çeşitli yönleriyle ele alan ve akıntıya kapılmayan Marksist Tutum, aşılar konusunda da kapitalizmin insanlık düşmanı, irrasyonel karakterini teşhir etmekten geri durmamıştır. O günlerde yayınladığımız bir yazımızda koronavirüs aşıları üzerindeki patentlerin derhal kaldırılması ve etkinliği kanıtlanmış olanların ücretsiz ve yaygın uygulanması gerektiğini savunarak şunlara dikkat çekmiştik:
“Diğer her şeyi bir kenara bıraksak bile, pandemi sırasında aşı ile ilgili olarak yaşananlar, kapitalizmin nasıl insanlığa düşman bir sistem olduğunu tek başına kanıtlamaya yeter de artar aslında. Hastalığa derman bulunmuştur ama gerektiği gibi uygulanamamaktadır. Yeni tip koronavirüse karşı etkinliği kanıtlanmış on kadar aşı hızlı biçimde üretilmişken, bu aşılar tüm topluma planlı ve hızlı biçimde yapılamamaktadır. Kapitalist tekeller kâr edecek diye insanlar hastalanmaya ve ölmeye devam etmektedir. Çünkü bu aşıları onlarca ülkede üretecek teknoloji ve tesisat mevcut olmasına, bugünkü üretim miktarının çok çok üzerine kısa sürelerde çıkılabilecek imkânların varlığına rağmen, aşı patentlerini ellerinde bulunduran şirketler buna izin vermemektedirler. Tekeller milyarlarca insana «siz ölebilirsiniz umurumuzda değil, biz elimizdeki patentler sayesinde kâr, hem de çok kâr edeceğiz. Sizlere karşı sorumlu değiliz, siz milyonlar olarak ölseniz de biz hissedarlarımızın ceplerini doldurmak zorundayız» demektedir. Yani mevcut koşullarda bu salgını hızla dünya üzerinden temizlemenin tüm koşulları varken kapitalist kâr düzeni bunun önünde dağ gibi durmaktadır. Dünyada her gün binlerce kişi, aşısı olan, yani artık «önlenebilir» olarak nitelenebilecek bir hastalıktan dolayı yaşamını kaybetmektedir.”[8]
Kapitalist sağlık sistemi, aşıyla da aşıdan mahrum bırakarak da, sadece kâra odaklanan bir sistemdir. Kapitalizm her alanda insanlık düşmanıdır ve bu sistemin ürettiği her şeye tereddütle yaklaşmak sonuna kadar haklı bir tutumdur. Fakat bu, bilimsel gerçekleri bir kenara atarak, safsatalarla hareket ederek değil, akılla, bilimle, bu düzeni derinine sorgulama temelinde yapılmalıdır. Bu tereddütleri nihai olarak ortadan kaldırmanın tek yolu, kâr odaklı kapitalist üretim sistemini ortadan kaldırmaktan geçmektedir. Yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz, kullandığımız her şey gibi, ilaca da aşıya da tam güvenin tesis edileceği bir düzen ancak tüm üretimin toplum çıkarına yapıldığı, üretenlerin aynı zamanda karar vericiler, yönetenler ve denetleyenler haline geldiği işçi iktidarı altında mümkündür. Bu yüzden aşılara karşı tereddütleri olan emekçilerin yapmaları gereken şey, faşist demagogların, din taciri tarikatların peşinden giderek çocuklarını ve tüm toplumu tehlikeye atmak değil, böylesi bir iktidar için işçi sınıfının örgütlü mücadele saflarına katılmak olmalıdır.
[1] Çeşitli aşılara şüpheyle yaklaşmak, çoğu durumda aşı karşıtlığı anlamına gelmemektedir. Örneğin çocukluk dönemi aşılarının yararlı olduğunu düşünen birçok insan, yeni kullanıma sokulan bir aşının hastalık riskini azaltıp azaltmadığı konusunda tereddüt taşıyabilir. Ya da ciddi bir toplumsal tehdit oluşturmayan hastalıklar karşısında tekeller tarafından abartılı bir tehdit algısı yaratılarak piyasaya sürülen aşılardan uzak durabilir. Bu tür durumlar, gerici bir politik hareket olarak gelişen aşı karşıtlığı kategorisine girmemektedir. Bununla birlikte, aşı karşıtı hareketler de söz konusu durumları kendi savlarını haklı göstermek için argüman haline getirebilmektedirler.
[2] Aşı karşıtlarının temel iddiaları ve gerçekler için bkz. https://www.klimik.org.tr/kutuphane/makaleler/asi-karsitlarinin-iddialar...
[3] İngiliz cerrah Edward Jenner tarafından bulunan çiçek aşısından sonra ilk aşı Pasteur’ün 1885’te bulduğu kuduz aşısı idi. Bugün yaygın şekilde uygulanan diğer aşılarsa 1920’lerden itibaren geliştirildi. Tüberküloz aşısı 1921’de, difteri aşısı 1923’te, tetanoz ve boğmaca aşıları ise 1926’da bulundu.
[5] Bunlar difteri, boğmaca, tetanoz, kızamık, tüberküloz, poliomiyelit, hepatit B, hepatit A, kızamıkçık, kabakulak, suçiçeği, pnömokok ve heamophilus influenza Tip B enfeksiyonlarına karşı kullanılan aşılardır.
[6] https://www.klimik.org.tr/wp-content/uploads/2018/11/Aşı-Reddi-Tuğba-SARI.pdf
[7] O dönemde muazzam bir panik kampanyası başlatılmış, Dünya Bankasının tahminlerine göre 70 milyon kişinin hayatını kaybedeceği açıklanmıştı. Oysa domuz gribinden ölenlerin sayısı dünya genelinde 15 bini aşmamıştı. Bu mevsimsel gribe göre çok düşük bir ölüm sayısına tekabül ediyordu. Buna rağmen aşı tekelleri yüz milyonlarca dozluk aşı satarak büyük bir vurgun vurdular. O dönemde sadece Türkiye’de Sağlık Bakanlığının aldığı aşı sayısı 43 milyon dozdu ve bunların çok büyük bir kısmı çöpe gitmişti. Bkz. Suphi Koray, Domuz Gribi A.Ş., 1 Şubat 2010 ve İsmail Karagil, Domuz Gribi Üzerinden Yaratılan Paranoya, 29 Mayıs 2009, marksist.net
[8] Selim Fuat, Aşı da Tüm Toplumun Ortak Malı Olmalıdır, 3 Haziran 2021, marksist.net
link: İlkay Meriç, Faşizan Politik İklim Aşı Karşıtlığını da Körüklüyor, 19 Ağustos 2025, https://marksist.net/node/8581
Çürük Binalarda Sözde Sağlık Hizmeti





