2025-2027 MESS grup toplu iş sözleşmesi görüşmeleri başladı. Enflasyonun işçi ücretlerini iyice erittiği bir dönemdeyiz. Bir önceki dönemde (2023-2025) yapılan ücret artışları, enflasyon nedeniyle çok kısa zamanda erimiş, işçilerin reel ücretleri ve alım gücü iyice gerilere savrulmuştu. Önümüzdeki dönemde yapılacak ücret artışlarının da yine yüksek enflasyon karşısında eriyeceği aşikârdır. İktidarın sözde ekonomiyi düze çıkarmak için göreve getirdiği Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, selefleriyle aynı teraneye, “en kötüsü geride kaldı” yalanını söylemeye devam ediyor. Açıkladıkları Orta Vadeli Programda (OVP) işçi sınıfının payına düşen yoksulluk olmuştur. Çalışanların %50’sinden fazlasının aldığı asgari ücreti OVP ile baştan deklare etmiş oluyorlar. “Enflasyonla mücadele” programları, düşük ücret politikasına, vergi soygununa ve patronları ihya edecek teşviklere dayanıyor. Zaten kullandığı tüm ürünlere yüksek vergiler ödeyen işçilerden bir de astronomik rakamlara ulaşan gelir vergisi dilim dilim kesilmeye devam ediliyor. Yani neresinden bakarsak bakalım ekonomik yıkımın faturası emekçilere kesiliyor.
Kapitalist sömürü düzeni derin bir kriz içinde debeleniyor. Sadece ekonomi alanında yaşanan bir kriz değil bu, hayatın her alanını etkileyen, hegemonya krizi de buna eşlik ediyor. Bir yanda dünya yeniden paylaşım savaşının alevleri içerisinde yok olan şehirler, kararan hayatlar ile yanıyor. Diğer yanda savaştan nemalanan silah sanayii patronları kârlarına kâr katıyor. Ayrıca savaşla gelen yıkım, kapitalistler için yeniden inşa süreci anlamına geliyor. İnşaat vb. birçok sektörde yer alan kapitalistlerin ağızlarının suyu akıyor. Tüm dünyada büyük tekellerin kârları artarken, krizin yükü emekçilerin omuzlarına yıkılıyor. Emperyalist paylaşım savaşının merkez üssü olan Ortadoğu’nun kıyısında bulunan, faşist bir rejimle yönetilen Türkiye’de kriz daha da derinleşmekte, işçi ve emekçilere kesilen fatura kabarmaktadır. MESS’in otomotiv sektöründe yaşanan daralmayı gerekçe göstererek metal işçilerine düşük zam dayatacağı sır değildir.
Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS), 1959 yılından bu yana Türkiye’nin en büyük işveren sendikasıdır. 250’den fazla üyesi bulunan bu örgüt, adeta metal işverenlerinin ve Türkiye sermayedarlarının hafızası konumundadır. MESS’e üye olan şirketlerin bağlı oldukları sermaye gruplarının çoğu uluslararası sermaye gruplarıdır. Yani MESS’le mücadele etmek Türkiye’nin en köklü sermaye gruplarının yanı sıra, uluslararası güçlü sermaye grupları ile de mücadele etmek anlamına gelmektedir. Bu açıdan işçilerin hazırlıksız çıkacakları bir mücadele, ringde ağır sıklet bir boksörün karşısına hafif sıklet bir boksörün çıkarak mücadele etmesine, yenilgiyi baştan göze almasına benzer. Bu gerçekler, sınıf sendikacıları ve sosyalistler tarafından bilinen gerçeklerdir.
1980 askeri darbesi öncesindeki yıllarda, Kemal Türkler önderliğinde ve Maden-İş öncülüğünde önemli mücadelelerin verilmesi de ancak bu hakikatlerin doğru kavranmasıyla mümkün olabilmiştir. O günlerde DİSK ve Maden-İş içerisinde işçi sınıfının mücadelesine inanan sosyalistlerin gece-gündüz demeden alın teri döküp öncü işçileri örgütlemesi, sınıf kavgasını temel alan bir çizgi izlemesi sayesinde geçmiş mücadeleler verilebilmiştir. 15-16 Haziran büyük işçi direnişi, yüzlerce gün süren grevler, politik taleplerle gerçekleştirilen eylemler gibi Türkiye işçi sınıfının mücadelesinde hafızalara kazınmış birçok grev ve direniş ancak sınıf düşmanlarını iyi tanıyarak ve doğru taktiksel manevralar yapılarak hayata geçmiştir.
Ne var ki 1980 askeri darbesinin silindir gibi üzerinden geçtiği işçi hareketi, bugün halen toparlanabilmiş değildir. Sosyalist hareketin cılızlığı, sanayi proletaryasının içinde örgütlenme ve mücadele anlayışından uzaklığı, sınıf bilincinin geriliği açısından çarpan etkisi yaratmaktadır.
MESS grup toplu iş sözleşmesi asgari ücretten sonra yapılan en büyük toplu iş sözleşmesidir. Bugün bu tür işçi-işveren muharebeleri geçmiş dönemlere kıyasla ağırlıkla işveren lehine sonuçlanmaktadır. Oysa bu durumun tersine çevrilebilmesi için yeniden bir keşfe ihtiyaç yoktur, geçmiş dönem mücadelelerinin derslerinin hatırlanması kâfidir.
2025-2027 dönemi MESS sözleşmesi taleplerine bakacak olursak: Birleşik Metal-İş, en düşük saat ücretinin 170 liraya çıkartılmasının ardından bütün işçilerin saat ücretlerine yüzde 15 zam + 100 lira seyyanen ücret artışı talep etmiş durumdadır. Bu artışların yüzde 58,5 oranına denk düştüğü sendika tarafından açıklanmıştır. Türk Metal sendikası ise ilk 6 ay için yüzde 20 oranında artış ve 35 lira seyyanen zam talep ettiğini; ücret artışlarına sosyal yardımlardaki artış eklendiğinde talep edilen zam oranının yüzde 39’a denk geldiğini açıklamıştır. Bu zam oranlarını sadece metal sektörüyle sınırlı bir toplu sözleşme, ücret artışı veya sosyal haklar meselesi olmadığını hesaba katarak değerlendirmek, doğru bir mücadele hattı oluşturmak açısından önemlidir. Çünkü MESS sözleşmesi, MESS kapsamına girmeyen metal işletmelerinde çalışan işçilerin ücret artışlarının yanı sıra başta petrokimya olmak üzere diğer sektörlerde imzalanacak sözleşmeleri de doğrudan etkilemektedir. Ayrıca bu sözleşme, MESS’e bağlı işletmelerde çalışan ama “kapsam-dışı” denilerek sözleşmeden yararlandırılmayan “beyaz yaka” olarak adlandırılan işçilerin de zam oranlarını belirlemektedir. Yani MESS toplu iş sözleşmesi, 250 fabrika ve yaklaşık 150 bin işçiyi kapsasa da aslında çok daha büyük bir yansıması olan bir süreçtir.
Kitlelerin psikolojisi ve patronların ikna yöntemleri
2023-2025 dönemi MESS toplu iş sözleşmesinde ücretlere %98 oranında zam yapılmıştı. Yakacak yardımı dâhil edildiğinde bu oran yüzde 102,3’e çıkmıştı. Bugün gelinen noktada ise pazarlık masasına sendikalar tarafından maksimum yüzde 58,5’lik bir ücret artışı teklifi ile oturulmuş durumdadır. Peki, hayat pahalılığı dur durak bilmezken, işçilerin önceki dönemlerde aldıkları ücret zamları artan enflasyon karşısında eriyip gitmişken, ücretler en temel ihtiyaçları bile karşılamakta zorlanırken, metal işçisi neden yüksek bir zam oranı talebiyle toplu sözleşme masasına oturamamıştır?
Bunun nedeni sadece MESS’in düşük zam dayatması değildir. İktidarın düşük ücret politikasını dayatmaya devam etmesi, kriz, daralma, küçülme gibi bahanelerle artan işten çıkarmalar, sendikaların bu gerekçelerle işçilere “makul olmalarını”, “zam beklentisini düşük tutmalarını” telkin etmeleri işçilerin ruh halini doğrudan belirlemektedir.
Patronlara göre, çalışanların yarısından fazlasının asgari ücretle çalıştığı bu koşullarda metal işçileri çok yüksek ücretler almaktadır! Ayrıca asgari ücrete yapılacak zam da enflasyon oranıyla sınırlı olacaktır ve metal işçileri de o yüzden gerçekçi olup, enflasyon oranında bir artışa razı olmalıdırlar! Üstelik patronların “enflasyon oranı” dedikleri şey, gerçeklikle hiçbir ilgisi olmayan TÜİK yapımı uyduruk rakamdır. Sermayesiyle, iktidarıyla egemenlerin enflasyonun suçlusu olarak “yüksek ücretler”i göstermesi de cabasıdır. Onlara göre, iktidarın izlediği ekonomi politikalarının ve fahiş zamlardan geri durmayan patronların enflasyonun artmasında hiçbir etkileri yoktur. İşçilerin örgütlü mücadelesiyle terbiye edilmemiş patronlar ve siyasi iktidar dizginsizce saldırırken her türlü yalanı da desteksiz sallayabilmektedir.
Siyasi iktidara sırtlarını dayayan ve sendika bürokrasisini kendilerine yedekleyen patronlar, köpeksiz köyde değneksiz gezme rahatlığını doyasıya yaşamaktadırlar. Kriz bahanesiyle rahatça işçi kıyımına girişebilmeleri de bu sayede mümkün olabilmektedir. Toplu sözleşme öncesinde, görece yüksek ücretli kıdemli işçiler birer birer işten atılmaktadır. İşçiler fabrikalara her gün adeta “bugün kurbanlık koyun kim olacak” diye düşünerek gitmektedir. Bu korku, “ücret artışını bir tarafa bırak, işini koru” düşüncesini beslemektedir.
Tüm bu olumsuz tablonun yanı sıra haksız yere işten çıkarılan işçilerin başvurdukları mahkemelerde uzayıp giden dava süreçleri ve sermaye lehine çıkarılan kararlar da işçileri mücadele etmekten geri tutmaktadır. Grev yasakları sopası ise her daim başlarında dolandırılmaktadır. Bizzat devletin başı, 2017’de katıldığı TÜSİAD toplantısında şöyle demişti: “Biz göreve geldiğimizde Türkiye’de OHAL vardı ama bütün fabrikalar grev tehdidi altındaydı. Hatırlayın o günleri. Ama şimdi grev tehdidi olan yere biz OHAL’den istifade ederek anında müdahale ediyoruz.” Gerçekten de o günlerden bugünlere birçok grev Cumhurbaşkanı kararnameleri ile yasaklanmış, işçilerin hak arama mücadeleleri “milli güvenlik” sorunu olarak nitelendirilmiştir. Hal böyle olunca ve sendikalar güçlü bir karşı duruşu örgütlemeyince, ücret taleplerinde bile son derece geriye düşülen bir noktaya gelinmiştir.
Yasaklara, baskılara, düşük ücret dayatmasına karşı mücadeleye
Yüz binlerce metal işçisinin gözü kulağı MESS sözleşmesine çevrilmişken, işbirlikçi ve uzlaşmacı sendika bürokratlarının rahat tutumlarının aksine alttan alta huzursuzluk ve hoşnutsuzluk birikmektedir. Sendika bürokratlarının bu tavırlarına karşı metal işçileri tarihte birçok örneği olduğu üzere satış sözleşmelerine ve ihanetlere karşı tepkisini dışa vurmuştur. Bu kimi zaman 1998 veya 2015 yıllarında olduğu gibi işbirlikçi sendikalardan toplu istifalara yol açmış, patronların uykularını kaçıran grevler ve direnişlerle sonuçlanmıştır. Metal işçilerinin tarihi, üretimden gelen güçlerini kullandıkları, hayatı durdurma noktasına geldikleri şanlı grevlerle doludur. Bu açıdan yollarına kimlerin kılavuzluk edeceği kritik önemde bir sorundur. Militan sınıf sendikacılığı yerine iktidar ve egemenlerin basıncıyla hareket eden, işçilikten ve işçiden kopmuş sendikacıların bugün metal işçisini razı etmeye çalıştıkları koşullar ortadadır.
Bu sorunlar tabii ki tek başına metal işçilerinin sorunları değildir. Tekstilden petrokimyaya, ulaşımdan sağlığa, madenden metale her sektörde çalışan işçileri ilgilendiren sorunlardır. Çünkü ortada “iki ayrı dünya, iki ayrı sınıf” vardır. Patronlar açgözlü bir şekilde sömürüyü doludizgin sürdürmeye kararlılar ve her alanda işçilerin kazanılmış haklarına saldırıyorlar. İşçileri kuralsız, sendikasız bir şekilde çalışmaya mahkûm etmek istiyorlar.[*] Bunu yaparken bilgi ve deneyimlerini birbirlerine aktarmaktan geri durmuyorlar. Kapitalist düzen her konuda sermayenin emrine amade bir şekilde işlemektedir. O zaman işçiler de sektör, sendika ayrımı yapmadan bir araya gelmeli ve hakları için mücadele etmelidir. Bu açıdan, işçileri toplu sözleşme süreçlerine ve grevlere aileleri ile birlikte hazırlayacak, sendikaların kaynaklarını uzun süren mücadele dönemleri için kullanacak, sendikaların kapılarını sınıf devrimcilerine açacak mücadeleci bir sendikal anlayışın güç kazanması işçi sınıfı için son derece yakıcı bir ihtiyaçtır.
[*] Petrol-İş sendikasının hazırladığı Yetki Başvuru ve Toplu İş Sözleşmesi Süreci İnceleme Raporu (Kasım 2012-Ağustos 2025) da bunu açıkça gösteriyor. Bu dönemler arasında 140 yetki başvurusu yapılmış, 135 tanesine bakanlıkça olumlu dönüş yapılmış ve 107 tanesine işverenlerce itiraz edilmiştir. Üstelik 33 işletmede patronlar yetkisiz mahkemeye itiraz etmişler ve süreci uzatıp sendikalı işçileri tasfiye etmeye girişmişlerdir. Bu örnekler bütün sektörlerde çalışan işçilerin başına gelmektedir. (https://www.petrol-is.org.tr/sites/default/files/tis_inceleme_raporu_23.09.2025_-_en_son_1.pdf)
link: Metin Güral, MESS Sözleşmesinde İşçiye “Makul Olma” Dayatması, 3 Kasım 2025, https://marksist.net/node/8633
İşçi Sınıfının Kurtuluşu İçin Nihai Çözüm
YÖK, Kayyum ve Çete Düzenine Karşı Mücadeleye!





