Navigation

Sosyal Medya ve Troller

İnternetin gelişmesi ve yaygınlaşmasıyla birlikte sosyal medyanın ne denli öne çıktığını biliyoruz. Özellikle akıllı telefonların kullanımının artması, kitlelere ulaşmakta sosyal medyayı son derece yaygın kullanılan bir araç haline getirdi. Bu da kitlelere seslenmek, iletişim kurmak ve kamuoyu oluşturmak isteyen her kesim, grup ya da kurumun sosyal medyaya eğilmesi, bu platforma özel yöntemler ve araçlar geliştirmesi sonucunu doğurdu. Geleneksel medya araçlarına nazaran daha az kontrol edilebiliyor olması nedeniyle de en başından beri sosyal medya her türden muhalif kesimin ve hareketin yaygın kullandığı bir medya platformu olarak var olageldi.

Bu olgunun kaçınılmaz bir sonucu olarak devletler de sosyal medya alanını kontrol edebilmek ve gerektiğinde sansürleyebilmek, kendi çıkarları için kullanabilmek, belki de en önemlisi kamuoyu algısını oluşturabilmek ve manipüle edebilmek için çok çeşitli yollar geliştirdiler. Bunlardan biri de trol ordularıdır.

Başta Rusya, ABD, İngiltere ve Çin olmak üzere pek çok devlet yıllardır bu trol orduları aracılığıyla çeşitli sosyal medya platformlarında yalan haber ve içerik yayarak, gerçekliği tahrif ederek, tek yönlü aktararak, muhalif gördükleri sosyal medya kaynakları üzerinde baskı kurarak, kullanıcıları manipüle ve provoke ederek kendi çıkarları doğrultusunda kamuoyu algısı oluşturuyor, muhalif seslerin duyulmasını engelliyor ve sosyal medyayı kontrol altında tutmaya çalışıyorlar. Devletlerin bu uğurda hatırı sayılır miktarda insan gücünü ve parayı sarf ettiklerini söyleyebiliriz.

Tüm dünyayı etkisi altına almış olan korona günlerinde de, bu trol orduları ve sosyal medya aracılığıyla devletlerin ve egemen sınıflara ait odakların, dünya kamuoyunun algısını şekillendirmeye devam ettikleri açıktır. Küresel düzeyde insanların %63’ünün haberleri sosyal medyadan aldığı[1] ve bugünlerde sosyal medyaya konulan günlük içeriğin önemli bir kısmının koronavirüs meselesiyle bağlantılı olduğu düşünüldüğünde, koronavirüs salgını üzerinden bir küresel-toplumsal paranoya yaratmada sosyal medyanın ve trol ordularının ne denli etkili bir araç olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

Trol orduları iş başında

Adını İskandinav mitolojisinde insanları rahatsız eden yaratıklar anlamına gelen trol sözcüğünden alan internet trolleri, çeşitli internet ortamlarında, çoğunlukla da sahte (fake) hesaplar üzerinden kullanıcıları rahatsız eden mesajlar veya içerikler üreten “internet kişileri”ni anlatan bir kavram olarak kullanılmaktadır. İnternetin ve sosyal medyanın gelişimine bağlı olarak, başlangıçta internet kullanıcılarını rahatsız etmekten öte işlevi olmayan internet trollüğü, sosyal medyanın önem kazanması ve bizzat devletlerin işe el atmasıyla birlikte farklı bir düzeye evrilmiş ve boyut kazanmıştır.

Bu işe ilk el atan ve kendi trol ordularını oluşturan ülkeler olarak Rusya’yı, ABD’yi ve İngiltere’yi sayabiliriz. Bu ülkeler, genellikle istihbarat birimleriyle de bağlantılı biçimde, propaganda ve dezenformasyon faaliyetlerini sosyal medyaya taşımak amacıyla çeşitli büyüklüklere ve görevlere sahip “sosyal medya tugayları”, “trol merkezleri” oluşturmuş ve binlerce kişiyi istihdam etmişlerdir. Gelinen noktada en az 65 ülkenin bu tür özel birimlere sahip olduğu bilinmektedir. Yalnızca Rusya, Çin, İran veya Türkiye gibi otoriter rejimlerin değil, demokrasi şampiyonu geçinen ülkelerin de hemen hepsinin bu alanda ciddi faaliyetleri mevcuttur. İş o kadar ilerlemiştir ki, devletlerin yanı sıra çeşitli üst düzey bürokratların, burjuva politikacıların, şirketlerin, lobi gruplarının vb. dahi trol grupları bulunmaktadır. Üstelik bu trol grupları, sadece devletlerin veya hükümetlerin muhaliflere karşı değil, çeşitli burjuva odakların birbirlerine karşı da kullandıkları araçlar niteliğindedir.

Sosyal medyayı kontrol ve manipüle etme amacıyla başlangıçta ağırlıklı olarak sansürleme, site kapatma, yasaklama vb. yöntemleri kullanan devletler, artık bu yöntemlere ek olarak otomatik içerik üreten çeşitli akıllı yazılımlar, ücretli veya “gönüllü” trol kadroları aracılığıyla, yasak ve baskıdan çok daha etkili sonuçlar elde edebilmektedirler. Günümüz dünyasında, 5 milyara yakın internet kullanıcısı, günde 500 milyar GB’lık data üretmektedir.[2] Bazı araştırma kuruluşlarının tahminlerine göre, mevcut internet trafiğinin %60’ı troller veya akıllı yazılımlar aracılığıyla üretilmektedir. Sadece facebook’ta 80 milyonun, twitter’da ise 20 milyonun üzerinde bu tür “fake” hesap bulunduğu düşünülmektedir.[3] Bizzat devletler veya güç odakları tarafından organize edildikleri için, bu hesapların ve ürettikleri içeriklerin denetlenmesi yahut engellenmesi de pek mümkün değildir.

Bu trol yani manipülasyon orduları ve akıllı yazılımlar sayesinde, bahsi geçen güç odakları, üstelik hiçbir ulusal sınıra takılmadan ve görece düşük maliyetlerle, milyarlarca internet kullanıcısını manipüle edebilmekte, algı oluşturabilmekte veya algıları değiştirebilmektedirler. Devletlerin veya güç odaklarının emrindeki bu trol orduları, internet ortamındaki çeşitli sosyal grupların içindeki fikir tartışmalarını küfürlerle, hakaretlerle provoke ederek, sahiplerinin görüşlerini destekleyen yalan içerikler üreterek, karşı tarafın görüşlerini çürütmeye dönük sahte veya tahrif edilmiş bilgiler üreterek ve yayarak; ırkçı ve ayrımcı fikirler yayarak, insanlar arasındaki siyasi, cinsel, etnik veya dinsel ayrılıkları kışkırtarak; karşıt görüşteki tanınan kişiler hakkında yalan veya karalayıcı haberler yayarak ve daha türlü metotlarla sosyal medyayı dezenforme ve manipüle edebiliyorlar.

Freedom House adlı kuruluşun “Demokrasiyi Kötüye Kullanan Sosyal Medyanın Düzenlenmesi” adlı raporuna göre; dünya çapında en az 65 ülke elinin altında bu trol gruplarını bulunduruyor ve toplam internet kullanıcılarının çoğunluğu “hükümetlerin görüşlerini yaygınlaştırmak ve sosyal medyadaki karşıtlarını cezalandırmak için bir fikir biçiciler ordusu kullandığı” bu ülkelerde yaşıyor. Yine internet kullanıcılarının %63’ü, kullanıcıların “siyasi, sosyal ve dini konularda yayınladığı içeriklerden kaynaklı tutuklandığı ya da hapsedildiği” ülkelerde yaşıyor. Raporda, son yıllarda internet özgürlüğü alanında en keskin düşüşlerin Ukrayna, Mısır ve Türkiye’de yaşandığı belirtilirken ve Çin bu açıdan en kötü ülke olarak kayıtlara geçerken, ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya’da da internet özgürlüğünde kritik düşüşlerin yaşandığı vurgulanıyor.

Raporda ABD, Türkiye, Venezuela, Filipinler başta olmak üzere en az 17 ülkede bu trol ordularının ve diğer yöntemlerle hayata geçirilen sosyal medya manipülasyonlarının seçim sonuçlarında belirleyici rol oynadığı ifade ediliyor. Örneğin ABD’de, bu amaçla en çok Facebook, Twitter, Google, Youtube ve Instagram ortamları ve “aldatıcı haber”ler, robot yazılımların ürettiği otomatik içerikler, troller kullanılmış. Raporda “son birkaç senedir, çevrimiçi görüşmeleri denetleme çabaları, robot yazılımlar, propaganda odakları ve sahte haber yayın organlarıyla beraber, çevrimiçi medyadaki tartışmaları ve güvenilir içeriklerle kesintisiz bir bağlantıyı kontrol altına alma çabaları, sosyal medya ve arama yazılımlarını istismar ederek yaygın görünürlük sağlamak gibi girişimler, çok daha yaygın hale geldi” deniliyor. Raporun sonuç kısmında da, dijital otoriterleşme kavramı üzerinden, sosyal medyanın giderek otoriter rejimlere ve/veya liderlere hizmet eder bir hale geldiğinin altı çiziliyor.

Devletlerin veya güç odaklarının emrindeki bu sosyal medya birimleri kimi zaman twitter’da bir “hashtag” (başlık) açarak bunu milyonlarca kez çoğaltıp sahte bir popülerlik sağlarken, kimi zaman da robot yazılımlar gerçekten popüler muhalif kişi veya görüşleri “gömmek” için kullanılıyor. Bazen de klavye başındaki trol orduları, yaratılan sahte hesaplar üzerinden maaş aldıkları kişi veya kuruma sahte destek sağlayarak muhaliflere saldırıyorlar. Yahut mezhep tartışmalarını körüklemek, bazı etnik veya dini grupları hedef alarak bunlara karşı şiddeti kışkırtmak, çeşitli azınlıkları hedef göstermek için sahte haberler, içerikler üretiyorlar. Özellikle 2019 yılı içerisinde Bangladeş, Hindistan, Sri Lanka ve Myanmar’da sahte trol hesapları üzerinden yayılan yalan haberler ve nefret söylemleri sebebiyle etnik ve dini azınlıklara, eşcinsellere ve kadınlara karşı çok sayıda saldırı, linç girişimi yaşandı ve bu saldırılar sonucu çok sayıda insan hayatını kaybetti. Sosyal medya üzerinden yürütülen bu faaliyetlerin arkasında çeşitli faşist grupların ve otoriter rejimlerin yer aldığı da araştırmalarda ortaya çıktı. Bir diğer yöntem de bu trol orduları ve robot yazılımlar aracılığıyla, belli bir merkezden fonlanan ve kontrol edilen ve kendine kitlesel taban süsü veren kampanyalar örgütlenmesi oluyor. Bu güya “kitlesel” kampanyalarla bazen çeşitli kitle eylemleri provoke edilmeye, bazen iktidarların belli politikaları desteklenmeye çalışılıyor. Çeşitli facebook grupları, popüler hashtag’ler, “trending topic”ler bu kampanyaların sık görülen yüzlerindendir.

Trol ordularını kullanmak bakımından verilebilecek en çarpıcı örneklerden biri hiç kuşkusuz Rusya ve Putin’dir. Rusya’nın uzun zamandır emrinde bilişim korsanları çalıştırdığı, elindeki yetişmiş personeli kendi siyasi amaçları için etkin biçimde kullandığı biliniyor. Brexit’ten ABD ve çeşitli ülkelerdeki seçimlere kadar pek çok örnekte Rusya’nın elindeki bu araçlarla kendi lehine faaliyet yürüttüğü epeyce yazılıp çizilmiş durumdadır. Rusya, sosyal medyada oluşturduğu sayısı on binlerle ifade edilen sahte hesaplar ve trol orduları üzerinden ırkçı/faşist eğilimleri destekliyor veya bu tür görüşleri yayıyor, kışkırtıcı propagandalar yapıyor, çeşitli sosyal grupları manipüle etmeye uğraşıyor, anti-demokratik görüşleri yaymaya çalışıyor. Rakip olarak gördüğü ülkelerin iç kamuoyuna yönelik manipülasyonlar ve provokasyonlar organize ediyor. Örneğin AB’ye yönelik oluşturduğu sahte/trol hesaplar aracılığıyla faşizan grupları destekleyerek onları Müslüman kesime karşı kışkırtmaya çalışıyor. Böylelikle AB’yi zayıflatan politik güçleri destekliyor ve kendi aleyhinde söylenenleri de etkisizleştirmeye çalışıyor.

Putin’in trol ordularıyla ilgili The Guardian gazetesinde çıkan bir yazıda[4], Rusya’nın St. Petersburg kentindeki bir “iş merkezi”nde, yüzlerce “devlet memurunun” trol faaliyeti yürüttüğünden bahsediliyor. Buradan ayrılmış iki eski çalışanın gazeteye aktardıklarına göre bu memur-troller sahte bloglar, gazete/haber sitesi süsü verilmiş web sayfaları oluşturuyor, oluşturdukları sahte hesaplarla “chat forum”larında yazıyorlar. Son derece sıkı bir disiplin altında, vardiyalar halinde çalışan troller, ürettikleri içeriklerin doğrudan Rusya/Putin yanlısı olmaktan ziyade, Putin’in düşmanlarının/rakiplerinin muarızlarını destekleyecek şekilde ve kimi zaman “güzel bir müzik parçası”, kimi zaman “Avrupa’nın en güzel 20 kalesi” veya “yanlış kişiyle çıktığınızı gösteren işaretler” gibi başlıkların içine gömülmüş olarak servis edildiğini anlatıyorlar. İstenen sayıda içerik üretemeyen çalışanlara para cezası da veriliyor.

Pek çok devletin veya liderin emrinde bu tür trol orduları olduğunu söylemiştik. Ancak trolleri etkin kullanmak bakımından Rusya’ya en çok benzetilen ülkelerden biri Türkiye’dir. AKP iktidarının özellikle Gezi protestolarının ardından sosyal medyanın önemini fark ettiğini ve trolleri de siyasi bir silah olarak kullanmaya başladığını söylemek mümkündür. 2015’e doğru geleneksel medyayı zaten büyük ölçüde kontrolü altına almış olan AKP iktidarı, bu süreçte sosyal medyada muhalif kesimlerin etkinliğini kırmak amacıyla, internet hızını düşürme, engelleme ve kapatma uygulamalarının yanı sıra trol silahını da kullanmaya başladı.

Sosyal medyanın kamuoyu algısı oluşturmadaki işlevi ve trol ordularının da bu bağlamdaki rolü, belki de kendini en çok içinden geçtiğimiz korona günlerinde göstermektedir. Finans kapitalin tepesindeki devasa sermaye gruplarının, koronavirüs salgınını kullanarak dünya çapında bir korku fırtınası yaratmaları ve bunun sonucunda da milyarlarca insanı adeta toplumsal bir paranoya içine sokmalarında, bunu kapitalizmin içinde bulunduğu krizi ve çöküşü örtmede, bu çöküşün ağır ve yıkıcı toplumsal sonuçlarına karşı gelişebilecek kitlesel tepkileri engellemede kullanmalarında sosyal medyanın ve trol ordularının işlevi çok büyüktür. Şimdi biraz da bunun üzerinde duralım.

Korona paniğinin yaratılmasında sosyal medya ve trol faaliyetleri

Hatırlanacak olursa koronavirüs meselesi ilk olarak Aralık 2019 sonlarında, Çin’in vaka ve ölüm sayılarını açıklamasıyla dünya gündemine girmişti. Kısa süre sonra da virüsün büyük bir hızla dünyaya yayıldığı söylendi ve Mart ayında da DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) pandemi (küresel salgın) ilan etti. Tüm bu süreç boyunca, toplumda estirilen korku fırtınasının ve yaratılan paranoyanın asıl aracı ise sosyal medya oldu.

İyi düşünülecek ve incelenecek olursa, açıklanan verilerin doğru olup olmadığından bağımsız olarak, DSÖ’nün veya benzeri devlet otoritelerinin söylemlerinde insanları açıkça paniğe sevk edecek ifadeler bulmak zor olacaktır. Hatta başlarda Trump, Johnson, Erdoğan gibiler umursamaz tavırlar içinde konuşurken DSÖ dâhil yetkililer de mutedil açıklamalarda bulunmuşlardır. Ancak ne olduysa (!) kısa bir süre sonra sanki bir yerlerden düğmeye basılmış gibi dünya kamuoyunun algısını değiştirmek üzere bir operasyon başlatıldı. İşin sırrı hem geleneksel medya hem de sosyal medya kullanılarak, ki sosyal medyanın çok daha etkili olduğu izahtan varestedir, bu verilerin her gün her saat her dakika, her yerde (işte, evde, yemekte, yatakta, banyoda) insanların gözüne sokulmasında ve kitlelerin algısının her an çok çeşitli kanallardan uyarılarak, adeta bombardımana tutularak esir alınmasında yatmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, koronavirüs sürecinde sosyal medyanın egemenler tarafından kullanılma biçimi ve yoğunluğu, şimdiye kadar görülmemiş bir düzeyde ve en ilginci de hiç olmadığı kadar tek merkezden içerik üretimiyle gerçekleşmiştir.

Yapılanı şöyle örnekleyebiliriz. Genelde DSÖ ve/veya ulusal otoriteler Covid-19’a yakalanan hasta/vaka sayısını ve bunların içinden ölenlerin sayısını ve oranını açıklıyorlar. Vaka sayısındaki artış hızının ve ölüm oranının da mesela normal gribe göre çok daha yüksek düzeyde olduğunu belirtiyorlar. Bu bilgiler her an ve her yerde öylesine çok gözümüze sokuluyor ki bir süre sonra insanlar algıda seçicilik gereği ve bizzat yetkili mercilerin, bilim insanlarının ve uzmanların an be an bu verileri paylaşmaları sonucu her an ölebilecekleri bir durum içinde oldukları kanaatine varıyor, adeta alarm durumuna geçiyorlar. Böylece diğer her şey, mesela krizden kaynaklı artan ekonomik sorunlar, devam eden emperyalist savaş, iç politik sorunlar vb. ikinci plana itiliyor. Bu durumu şuna benzetebiliriz; eğer her gün televizyonlarda ve sosyal medyada, tıpkı koronavirüs meselesinde olduğu gibi trafik kazalarına ilişkin rakamlar ve ölüm oranları açıklansaydı, buna da trafik kazalarının ciddi bir tehdit oluşturduğu yönünde bilimsel (!) açıklamalar eşlik etseydi, acaba kaçımız bıraktık arabaya binmeye sokağa çıkmaya dahi cesaret edebilirdik?

Açıklanan verilerin doğru olduğunu kabul etsek bile, ki DSÖ gibi emperyalist kurumların kötü sicili had safhada güvensizlik duymamızı gerektirir, gerçekliğin sadece belirli yönlerini bu denli öne çıkarmak burjuva devletlerin uyguladığı manipülasyon tekniklerinin en bilinenlerinden biridir. Örneğin medyada veriler sadece vaka ve ölü sayısındaki artış üzerinden verildiği için doğal olarak insanlarda abartılı bir tehlike algısı oluşmaktadır. Bunun yerine koronavirüs salgınıyla ilgili veriler grip ve diğer salgın hastalıkların yayılma hızı ve ölüm oranıyla karşılaştırmalı olarak verilseydi, çok açık ki insanlarda şimdikinden epeyce farklı bir kanaat oluşurdu. Burada asıl sorun egemen sınıfların toplumda hangi yönde bir algı oluşturmak istedikleridir. Eğer toplumu pek korkutmamak isteselerdi, tıpkı geçmişte İspanyol gribi salgını örneğinde olduğu gibi, bu verileri gizler yahut üstünü örtmeye çalışırlardı.

İşin bir diğer boyutu da, sosyal medya için üretilen içeriklerin çok azının gerçekten konuya vakıf kişi veya kurumlardan gelmesidir. Aralık ayından itibaren sosyal medyada koronavirüsle ilgili üretilen içeriklerin ezici çoğunluğu ne idüğü belirsiz, çoğunlukla kendini uzman veya araştırmacı olarak tanıtan ama aslında öyle olmayan kaynaklardan servis edilmektedir. Sosyal medyadaki bu bilgi kirliliğinin önemli bir kısmının kasıtlı olarak üretildiğini ve yayıldığını varsaymak zorundayız. En azından bu tür içeriklerin önü açılırken farklı veya karşıt görüş içeren içeriklerin topluma ulaşacak mecra bulamaması sağlanmaktadır. Trol orduları yalan yanlış veya taraflı içerik yaydıkları gibi, egemen görüşe aykırı bilim insanlarının veya uzmanların söylediklerinin yayılmasını da engellemekte, onları karalamakta, gerektiğinde tehdit etmektedirler.

Sosyal medya ve trol kullanımının tipik bir örneği de koronavirüs meselesiyle ilgili olarak üretilen ve kafa karıştırmada önemli rol oynayan komplo teorileridir. Bugün ortada bu virüsün çıkışı ve yayılmasıyla ilgili onlarca hatta yüzlerce farklı komplo teorisi dolaşmaktadır. Bu sayede de ilgi ve merak sorunun asıl odaklanılması gereken özünden farklı yerlere yönlendirilmekte, bir anlamda hedef saptırılmaktadır. Ortada dolaşan yüzlerce farklı komplo teorisinin ve bunlara yapılan sayısız yorumun temel işlevi, ilginin salgınla hangi gerçeklerin üzerinin örtülmeye çalışıldığı noktasına değil de, virüsü kimin ortaya çıkardığına ve hangi yollarla yayıldığına odaklanmasını sağlamasıdır. Mesela, bu trol orduları ve robot yazılımlar sayesinde, virüsün kaynağının yarasa yiyen Çinliler olduğuna dair uydurma bir içerik, tabii ki yarasa çorbası içen Çinlilerin görüntüleri eşliğinde, sosyal medya ortamında milyonlarca kez paylaşılmış ve bir süre sonra insanların sorgulamadan inandığı bir “gerçek” haline gelmiştir. Bunun gerçek olmadığı bir süre sonra ortaya çıksa dahi, artık insanlarda “olur olmaz her şeyi yiyen Çinliler”e karşı bir önyargı oluşturulmuş, algı operasyonu hedefine ulaşmıştır. Bu tür sahte içeriklerin bizzat ABD ve İngiltere kökenli kaynaklarca oluşturulduğu ve trol orduları eliyle sosyal medyada yayıldığı, ardından da hegemonya mücadelesinde Çin’e karşı kullanıldığı ortadadır. Benzer şekilde çeşitli komplo teorileri de özellikle ABD ve İngiltere tarafından bu amaçla kasıtlı olarak sosyal medyada yayılmakta (bu tezlerin gerçek olup olmama ihtimali ayrı bir konudur) ve Çin’den tazminat istenmesinin haklılığına yönelik kamuoyunda meşruiyet üretmenin zemini döşenmektedir.

Son bir örnek de, yine sosyal medya üzerinde ve troller eliyle, yürütülen burjuva propagandayı sorgulayan ya da buna fazla prim vermeyen kişi veya kurumların cahillikle, bilime inanmamakla suçlanması olarak verilebilir. Bu arada çeşitli ulusal veya yabancı hesaplardan sözde uzmanlar hükümetleri “bu çok tehlikeli salgına karşı ekonomiyi korumak adına yeterli tedbirleri almamak”la eleştirmekte, böylece iktidarların en sert ve işçi-emekçiler için ağır sonucu olacak saldırı politikalarını güya istemeye istemeye hayata geçirmiş oldukları havası yaratılmaktadır. Öte yandan, Türkiye’de tanık olduğumuz üzere bu trol hesaplar, sadece iki saat kala açıklanan sokağa çıkma yasağı nedeniyle panik halinde marketlere koşan insanları “cahil ve suçlu” ilan etmiş, evde kalma lüksü veya seçeneği olmayan çünkü çalışmak zorunda olan milyonları küçümseyen içerikler üretip pompalamış ve böylece asıl failleri gizlemeye çalışmışlardır. Hindistan’da da aynı trol orduları, sosyal medya üzerinden koronavirüsü Müslümanların yaydıkları haberlerini servis etmekte ve bu yüzden Müslümanların hastanelere alınmamasına varıncaya dek ciddi ayrımcı ve ırkçı eğilimler halk içinde körüklenmektedir. Kısacası koronavirüs, kısa sürede ve hemen her yerde bir sağlık meselesi olmaktan öteye geçerek iktidarların saldırı politikalarını acımasızca hayata geçirmesine, belli kesimleri ötekileştiren ırkçı politikaları yaymasına meşruiyet kazandıran; farklı sermaye kesimlerinin birbirleriyle olan kapışmasına, hegemonya kavgasına, ticaret savaşına ve emperyalist savaşa aracılık eden bir nesneye dönüştürülmüştür.

Örnekler çoğaltılabilir ama gerek yoktur. Çok açıktır ki, örgütsüz ve dolayısıyla bilinçsiz kitlelerin, egemenlerin yürüttüğü bu algı operasyonlarına karşı uyanık ve sorgulayıcı olması çok zordur. Ancak örgütlü, sağlam bir ideolojik ve politik hatta sahip, Marksist analiz ve diyalektik yöntemi hayata geçirebilen, egemen sınıfın her türlü söylemini bağımsız şekilde sorgulayabilen ve eleştiriye tabi tutabilenler gerçeği görebilir ve gösterebilirler. Sabır ve azimle yürütülen kararlı bir çalışmanın aşamayacağı engel yoktur.


[1] Bkz. Micro Focus Blog, How Much Data Created on the Internet Each Day?, Jeff Schultz

[2] Bkz. Micro Focus Blog, How Much Data Created on the Internet Each Day?, Jeff Schultz

... önceki yazı
Tuhaf Zamanlar
sonraki yazı ...
Yaşasın 1 Mayıs!