Navigation

Korku Atmosferi Kimin İşine Yarıyor?

Başta metropol ülkeler olmak üzere dünyanın her yerinde emekçilerin bilincini dumura uğratan büyük bir psikolojik operasyon yürüyor. Koronavirüs ve yol açtığı hastalık kullanılarak inanılmaz bir korku yaratılmış ve insanlığın çok büyük bir çoğunluğunun bilinci esir alınmıştır. Tarih bilincinden yoksun ve örgütsüz kitleler sanki insanlık ilk kez “bu kadar büyük” bir salgınla karşı karşıya kalmış gibi korkmaktadırlar. Oysa bu koca küre vebadan kızamığa, çiçekten sarıhummaya, sıtmaya kadar nice salgınlar yaşamıştır ve hemen her gün dünya üzerinde açlıktan, yetersiz beslenmekten, şiddete maruz kalmaktan, iş kazalarından ölen insan sayısı Covid-19 hastalığından ölenlerden kat be kat daha yüksektir. Ama Covid-19 nedeniyle yaratılan korku ve paniğin büyüklüğü hepsinden fazladır.

Sovyetler Birliği çöktükten sonra burjuva dünyanın efendileri emekçi kitleleri kendi politikalarına daha kolay ikna edebilmek için yeni düşmanlar üretmek zorunda kaldılar. 11 Eylül 2001’de ABD’de İkiz Kulelere yapılan saldırıların ardından devreye sokulan bir “küresel terör” öcüsüne karşı “küresel savaş” adı altında savaş makineleri hiç durmadan çalıştı. Bu nereden geleceği belli olmayan saldırı ve dış düşman algısı, ideolojik araçlar devreye sokularak daima güçlü tutuldu. Amerikan emperyalizminin ideolojik aygıtlarından Hollywood burada merkezi bir rol oynadı. Teröristler, zombiler, vampirler, çeşitli türden mistik düşmanlar ve bunlarla savaşan kahramanlar, sayısız filmin konusu edildi. Uzaylıların istilası neredeyse artık sıradanlaşmıştı. Hatta yakın tarihlerde yapılan ve çeşitli dini tarikatlarla ilişkili vakıflarca finanse edilen film ve belgesellerde, virüslerin yarattığı salgınların dünyayı yok edeceğine ilişkin abartılı iddialar ortalığa saçılmaktaydı. Özellikle Amerika’da insanların bunlardan nasıl etkilendiği, koronavirüsle ilgili abartılı hikâyeler yayıldıkça daha fazla görünür oldu. Dünyanın her yerinde olduğu gibi ABD’de de insanlar gıda ve su bulamayacakları korkusuyla her yerde marketleri boşalttı. Amerikalıların bir kısmı sadece marketleri boşaltmakla kalmadı bir de silah satış rekorları kırıldı. Gelir düzeyi orta ve yüksek kesimlerden insanların, açların zombiler gibi evine saldıracağı korkusuyla silahlanmaya çalışmaları, durumun nasıl ürkütücü boyutlara tırmandırıldığının da göstergesiydi.

Gerçeklerin üzerini örten bu sis perdesinin arkasında ise işçi sınıfına yönelik korkunç ve bütünsel bir saldırı dalgası yayıldı. Çin’den başlayarak tüm dünyada ardı ardına fabrikalar kapatılmaya ve işçiler kapının önüne konulmaya başladı. Hastalığı “salgın vaar!” diye bağıra bağıra kullanarak ilan edilen esnek çalıştırma kararları, devletin en yetkili ağızlarından duyuruldu ve hiçbir tepkiyle karşılanmadı. İşçileri ücretsiz izne çıkaranlar, onlara “ne yapalım sizin sağlığınız daha önemli” diyecek kadar düzenbazca şov yapabiliyorlar. Kapitalizmin bu “salgın” korkusunu sürdürmeye daha ne kadar süre ihtiyacı var belli değil ama bu günler geçip gittiğinde kuş gribi, domuz gribi benzeri hastalıklarda olduğu gibi ortalık durulacak ve geriye emekçilerin büyük kayıplarının sonuçları kalacaktır. Geçmiş günlerde de insanlara domuz veya kuş gribi teşhisi konulduğunda hastaların etrafında korkunç bir panik yaşanmaktaydı. Oysa daha sonraki yıllarda hastaneye giden pek çok insana kolaylıkla bu tanıları koydular, tedavilerini yaptılar ve kimseyi korkutmaya ihtiyaç duymadılar. Ancak şimdilerde koronovirüs etrafında büyük bir algı operasyonu yürütülüyor. Daha profesyonel psikolojik operasyon deneyimlerine sahip emperyalist tekellerin tepe unsurlarının boğazına kadar bu işin içinde olduğu bir gün elbet ortaya çıkacaktır. Ancak maharet işte bugün bu cehennem çemberini kırabilme becerisini gösterebilmektir.

Burjuvazinin salgın hastalıklarla ilgili olarak aldığı tutumlardaki farklılıkları görmek de önemlidir. Mesela Birinci Dünya Savaşı sırasında “İspanyol gribi” diye bilinen bir hastalık yaşanmıştır. Virüsün nereden kaynaklandığı konusunda çeşitli görüşler olsa da etkisi oldukça büyük olmuştur. 1918-19 boyunca dünyaya yayılan bu hastalık milyonlarca insanın ölümüne yol açmıştır. İlk olarak 1918 baharında Amerikalı askerlerde görüldüğü tespit edilen bu salgında ölüm sayısının dünya genelinde 50 milyonu bulduğu söyleniyor. Sadece ABD’de yaklaşık 675.000 kişi ölmüştür. Yaşandığı dönemde dünya nüfusunun %15’inin ölümüne yol açtığı iddia edilen bu büyük salgın, başta ABD olmak üzere emekçi çocuklarını emperyalist savaşta birbirine kırdıran bütün burjuva devletler tarafından hasıraltı edilmiştir. Savaş döneminde basın üzerinde koyu bir baskı kuran emperyalist devletler, bu salgını halka duyurmamak için azami çaba göstermişlerdir. Nitekim bu salgının ilk kez, savaşa girmeyen ülkelerden biri olan İspanya’da basına yansıyabildiği söylenmektedir. Bu nedenle bu salgın “İspanyol Gribi” olarak adlandırılmıştır. Ama durum gündeme taşınıncaya kadar milyonlarca insan ölmüştür. Salgının savaşın bitiminde duyurulmasının nedenlerinden birinin de emperyalist savaştaki devasa zayiatın boyutunu gizlemek olduğu bilinmektedir.

Burjuvazinin o salgında izlediği tutumla bugün Covid-19 karşısında izlediği tutum birbirine tamamen zıt gibi görünse de aslında amaç aynıdır: Sermayenin çıkarlarını korumak! Bunun için o gün salgını gizlemesi gerekiyordu, bugünse abartıp insanları paniğe sürüklemeye ihtiyaç duyuyor ve bunun için medyayı seferber ediyor. 21. yüzyılda dünyanın bir asır öncekinden pek çok açıdan farklı olduğu, iletişim olanakları ve teknolojinin geldiği düzey açısından kıyaslanamaz bir ilerleme sağlandığı doğrudur. Ne var ki iletişim olanaklarının artması ve internet sayesinde pek çok bilgiye ulaşmak kolaylaşmış gibi görünse de, özellikle kitleleri etkileyen araçların yaygın kullanımı açısından teknoloji de kapitalizmin hizmetindedir. Bugün her yerde medya kuruluşları dünya burjuvazisinin çevirdiği dolapları ve tezgâhladığı oyunları kitlelere pazarlama aracı olarak çok büyük bir işlev görmektedir. Özellikle otoriter rejimlerin olduğu ülkelerde tüm medya bir baskı ve yasaklama çemberine hapsolmuştur. İktidar sahipleri neyin duyulup yayılmasını istiyorsa önünü açmakta, kışkırtmakta, sosyal medyayı da trol ordusu aracılığıyla manipüle etmektedir. Öte yandan neyin duyulmasından ve yayılmasından kaygı duyuyorsa yayın yasakları koymakta, internet erişimini engellemekte, gözaltı ve tutuklama terörü estirmektedir. Yaşadığımız ülke de bütün bunlardan fazlasıyla muzdariptir. Bu koşullar altında rejim medyası eliyle üzerimizde estirilen havaya karşı çok uyanık olunması gerekmektedir.

Kapitalizmin içine girdiği çöküş hiçbir ulusal burjuvazinin kaçıp kurtulabileceği bir durum değildir. Büyük emperyalist güçler ve finans kapital oyunun kurallarını belirlemektedirler. Kapitalizmi bir süre daha düze çıkarabileceğine inandıkları planlarını uygulamaktadırlar. Kitleleri korku ile yönetmek bu planın en önemli parçalarından biridir. Bu planın nasıl işleyeceğini belirleyecek olansa işçi ve emekçilerin bu korku salgınına karşı göstereceği tepkilerin düzeyidir.

Emperyalist dünyanın efendileri, ezilen sınıfların aslında çıkarlarına olmayana gönüllüce boyun eğmelerinin, normal dönemlerde asla izin vermeyecekleri şeylere izin vermelerinin, asla istemeyecekleri uygulamaları ister hale gelmelerinin sağlanması işini, yani “rıza üretimi”ni bugün başarıyla uygulamaktadırlar. Bu bir kitle yönetim metodudur. Bugün yüz milyonlarca insanın aklını kendi eliyle burjuva devletlerin kontrolüne teslim etmesi ve sokağa çıkma yasağından olağanüstü hale kadar çeşitli faşizan uygulamaları neredeyse talep eder hale gelmesi, bu nedenle kaygı vericidir.

Dünyanın her yerinde emekçileri benzer bir korku tüneline sokmak için elbette inandırıcı, ikna edici araçlar kullanmanız gerekir. Bugün yaşananlar da bunu kanıtlamaktadır. Sinemadan futbola, siyasetten sağlığa hemen her alanda kitlelerce bilinen, tanınan kişilerin arka arkaya bu hastalığa yakalandığından anında haberdar olmamız kimseye normal ve masumane gelmemelidir. Yürütülen ideolojik propagandayla, Covid-19’un tüm sınıfsal ayrımları ortadan kaldırdığı ve hepimizin aynı gemide olduğu yalanı güçlendirilmeye çalışılmaktadır. Sabahın köründe aynı servislere doldurulup, aynı fabrikalarda çalışmak zorunda kalan ve birazcık sağlık bilgisi olan herkesin hiçbir işe yaramayacağını bal gibi bildiği göstermelik önlemlerle kandırılmaya çalışılan işçilerle prensler, bakanlar, multimilyoner artistler ya da “teknik direktör”ler nasıl aynı gemide olabilir? Toplumu hükümetlerin baskı ve yasaklarını ister hale getirmek üzere büyük bir algı operasyonu yürütülmektedir. Bu sayede pek çok ülkede sokağa çıkma yasaklarına askerlerin köşe başlarını tutması eklenmiştir ve Türkiye’de iktidarın neden sokağa çıkmayı yasaklamadığı bile muhalefet tarafından eleştirilir hale gelmiştir. Bu durum emekçilerin üstlerine doğru hızla gelmekte olan büyük saldırılar karşısında boyunlarını bıçağa gönüllüce uzatma tehlikesini büyütmektedir.

Burjuvazi krizin sonuçlarının yol açabileceği büyük isyan dalgalarının önünü kesmek üzere daha baştan su başlarını tutmaya çalışmaktadır. Toplumsal refleksler felçleştirilirken kapitalizmin neo-liberal politikalarıyla çökertilen sağlık hizmetinin faturası da emekçilere kesilmeye devam edilmektedir. Zaten ekonomik krizin doğrudan sonucu olarak batmakta olan küçük ve orta esnaf ve rekabet gücünü kaybetmiş kapitalistlerden “bizi kurtarın” sesleri gelmekteydi. Şimdi bu kaybedenler kulübünden dönemin ruhuna uygun süslemelerle yeni sesler de geliyor. Örneğin Özel Hastaneler ve Sağlık Kuruluşları Derneği Başkanı “Türkiye’deki 557 özel hastaneye devlet acil olarak el koysun” diyor. Bunun anlamı, emekçilere vermediğiniz ve onların alın terinden çaldığınız paralarla bizi kamulaştırarak kurtarın demektir. ABD’den Fransa’ya, Almanya’dan Türkiye’ye dünyanın her yerinde açıklanan “kurtarma paketlerinin” kimi kurtardığı ortadadır. Bütün bu saldırılar, işçi ve emekçilerin dikkati başka bir tarafa çekilmeden kolayından yapılacak işler değildir. Bugün Türkiye’deki en büyük sendikal konfederasyonların bile salgın korkusuyla paralize olduğu bu ortamda, atı alanın Üsküdar’ı geçmemesi için en büyük ihtiyacımız olan şey, bir an evvel bu aldatıcı karanlığı yırtmak üzere var gücümüzle mücadele etmektir.