Navigation

Hayırseverlerin İnayetini Değil, Hakkımız Olanı İstiyoruz

Öyle bir sistemde yaşıyoruz ki, yüz binlerce insan, sosyal güvenceleri olmadığı ya da sosyal güvenlik sistemi hayati ilaçlarını karşılamadığı için umudu sosyal medya kampanyalarında arıyor. Bu tür kampanyalar sadece Türkiye’de değil, başta ABD olmak üzere pek çok ülkede yaygınlaşmış durumda. İnternette, bağış ve yardım organize eden çok sayıda yerli ve yabancı site var. Bunların bazıları ABD gibi ülkelerde kapitalizmin ruhuna uygun şekilde milyon dolarlık büyük kampanya şirketlerine dönüşmüş durumdalar. Bu kampanyalara ABD’de “GoFoundMe” ve benzeri adlar veriliyor. GoFoundMe 2008 yılında kurulmuş, 2 milyondan fazla kampanya organize etmiş ve son bir yılda yüzde 300 büyümüş. Kampanya başına komisyon alan bu organizasyonun böylesine büyümesi, onu yatırımcılar için de artık kârlı bir iş haline getirmiş. Sinekten yağ çıkaran kapitalizmin, yoksullaştırdığı yığınların yaşadığı yoksunluğu bile istismar etmesi şaşırtıcı değil elbette.

Özellikle Koronavirüs salgını ile birlikte her yerde bağış organizasyonlarının sayısı da arttı. Bu kampanyalara “Sosyal medyanın nimetleri” diye güzellemeler yapılıyor. Emekçilerin içine itildikleri bu muhtaçlık durumunu sorgulayıp, bu sorunları yaratan sömürücü sistemle hesaplaşmasını engelleyen bir genel kabul durumu oluşturuluyor. Bir avuç asalağın zengin, diğerlerinin yoksul olması doğanın kanunu imiş gibi bir algı yaygınlaşıyor, normalleşiyor. Kampanya sayıları bir yana aslında yardıma muhtaç emekçilerle gerçekten dayanışanlar da yine biraz daha az yoksul emekçilerdir. Mesele kuşkusuz dayanışma değildir çünkü dayanışmanın kendisi işçi sınıfının en önemli silahlarından biridir. Lakin işçi ve emekçilerin mücadele örgütlerinde, derneklerinde, sendikalarında omuz omuza vererek inşa edeceği örgütlülük ve dayanışma alabildiğine zayıfladığı için sosyal medya gibi mecralar bugün öne çıkmaktadır.

Bu mecralarda yardım arayışları neden giderek artıyor?

Emekçiler kiralarını, faturalarını, temel ihtiyaçları yüzünden şişen kredi kartı borçlarını ödeyebilmek için “hayırseverlerin bağışlarına” muhtaç ediliyorlar. İşçi sınıfının yüzlerce yıllık mücadelesiyle kazanılmış olan sosyal güvenlik sistemleri tasfiye edilirken neoliberaller, komşuların, dostların, dinsel cemaatlerin yardım ve bağışlarını öne çıkarıyorlar. “Sosyal devlet” yerine hayırseverlerin inayeti parlatılırken, “bir hayırsever bakkal borçlarını kapattı”, “eczanenin veresiye defterini sıfırladı” gibi haberler giderek öne çıkarılıyor. Zor durumdaki emekçilere, modern Robin Hood masallarına inanıp, bir gün kendisini de birilerinin kurtaracağına güvenerek beklemesi telkin ediliyor alttan alta.

Hayatını devam ettirebilmek ve geçimini sürdürebilmek için yardım talebinde bulunmaya mecbur kalan insan sayısı her geçen gün artıyor. Sadece sosyal medyada değil her yerde yoksulların yardım isteyen çığlıkları yükseliyor. Zalim egemenler açlığı onlar çekmeyince açlığa adıyla da seslenmiyorlar. Emekçileri öfkelendirmemeye azami özen gösteriyorlar. O yüzden açlığa “aşırı yoksulluk” demeyi tercih ediyorlar. Ama temel ihtiyaçları olan yiyecek veya suya ulaşamayan insan sayısı artıyor. Mesela Guatemala’da korona bahanesiyle evlerine hapsedilen çaresiz emekçiler yiyeceğe, ilaca vb. olan ihtiyaçlarını karşılayamadıkları için farklı renkte bayraklarla sokağa çıkıp komşularından yardım istiyorlar. Burada beyaz bayrak ateşkesin değil açlığın rengi. Şehirde on yıldan fazladır ayakkabıcılık yaparak geçinen 77 yaşındaki bir adam “artık hiçbir iş yok. Çok üzgünüm ve acı içindeyim. Fakat eve gitmek istemiyorum çünkü aileme yemek sağlamak için bir çözümüm yok” diyor. Pek çok insan ellerinde beyaz bayrakları ve çocuklarıyla kiliseye sığınıyor.[1]

Martın sonundan bu yana ABD’de de yaklaşık 40 milyon insan işsizlik maaşı için başvuru yaptı. Orada da Türkiye’dekine benzer bir şekilde çok az işçi bundan faydalanabiliyor. Ülkede 1929 krizinden bu yana görülmemiş bir işsizlik oranına ulaşılmış durumda. Dünyanın genelinde emekçiler için ağır bir süreç işliyor. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), salgın gerekçesiyle, dünya çapında kayıt dışı çalışan 1,6 milyar insanın gelirini kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğunu söylüyor. İstatistiklere yansıyanlar buzdağının görünen kısmıdır. Çünkü emekçiler korku tüneline itilmeden önce de dünya çapında açlık çeken en az 2 milyar yoksul vardı. Yozlaşmış burjuva kurumların üstünü örtmesi gerçekleri ortadan kaldırmıyor.

Bir yanda yoksulluk, diğer yanda zenginlik, şatafat, vurdumduymazlık… Milyarlarca emekçi sefalet içindeyken, koronavirüs günlerinde kazananlar listeleri yayınlanıyor, servetine servet katan milyarderlerin sırıtan siluetleri yükseliyor, ABD başkanı yeşil sahalarda golf oynuyor, Erdoğan ölümüne çalışan işçilere uzaktan el sallayarak şantiye açıyor…

İnayet ya da ihsana değil, örgütlü mücadeleyle hakkımız olanları almaya ihtiyacımız var

Türkiye’de ölüm korkusu pazarlayarak meşrulaştırılan sokağa çıkma yasakları ve toplumsal izolasyon sayesinde egemenler işçileri sosyal güvenlikten ve haklarından yoksun bırakarak kapının önüne koymaya devam ediyor. Hâlihazırda var olan işsizlerin sayısına bu süreçte işini ve aşını kaybeden milyonlar eklendi. Korona öncesi DİSK-AR’ın açıkladığı işsizlik 8 milyondu. Bu rakamlara 3,2 milyonun daha eklendiği tahmin ediliyor. Bunun yanı sıra, “kısa çalışma ödeneği” mahkûmiyetiyle veya ücretsiz izinlerle gelirini kaybedenler ya da küçük dükkânına kilit vurmak zorunda kalanların önemli bir kısmının işlerine geri dönemeyeceği dikkate alındığında bu sayının daha da artacağı açıktır.

Sendikal ve siyasal örgütlülüklerinin etkili olamadığı koşullarda işçileri atomize etmek ve bireysel çözümlere inandırmak kolaylaşıyor. Sosyal medya aracılığıyla, burjuva devletin çeşitli yardım organizasyonlarıyla emekçiler sistem içinde tutulmaya çalışılıyor. Bugün onları güvende tutacak kurumlar pek çok ülkede hiç olmadığı için ya da var olanların da işlevsizleşmesi ile doğan boşluk dini cemaat ve kurumlarca doldurulmuştur. Fitre, sadaka ve zekât verilerek evine aş götüren, çocuklarına sıcak bir yatak bulabilen yoksul emekçiler için bütün bunların ne kadar değerli ve hayat kurtarıcı olduğu ortadadır. Oysa emekçilerin muhtaçlık durumuna düşmeden yaşayabileceği, geleceğe güven duyarak, çocuklarının sağlık ve eğitiminden endişelenmeden umutla bakabileceği bir dünya çok uzun zamandır mümkündür.

Neoliberal uygulamalarla tarumar edilmeden evvel, sosyal güvenlik sistemleri toplumsal dayanışmanın yansıdığı alanlardan biriydi. Ne var ki uzun bir süredir bu dayanışma olanağı da büyük oranda ortadan kaldırıldı. Hasta, yaşlı, işsiz kalmış emekçiler her açıdan korkunç bir yoksulluk girdabına sokulmuştur. Sermaye şimdi daha korkusuzca işçilerin fonlarına da saldırmaktadır. Türkiye’deki İşsizlik Fonundan 2002-2018’de işçiye ödenen miktar 20 milyar 661 milyondur. Bugün fonda biriken para 130 milyarın üzerindedir ve 2020 yılı sonunda 158 milyarın üzerine çıkması bekleniyor. Bu paranın kaynağı işçi sınıfı olmasına rağmen ondan asıl faydalanan sermayedir. İşçiye vermemek için ipe un seren iktidar patronları kısa çalışma ödeneğiyle –ki o da bu fondan ödenmiştir– güvenceye alırken 2,6 milyon işçi açlığa mahkûm edilmiştir. Ne var ki İşsizlik Fonundan faydalanan işçi sayısı Nisan ayı itibariyle sadece 82 bin 490 kişidir. Ayrıca iktidarın yapmakla övündüğü sosyal yardımların kaynaklarından biri de İşsizlik Fonudur. Yani yavuz hırsız ev sahibini bastırmaktadır.

Sosyal medya kampanyalarına, askıdaki ekmeğe, yemeğe, faturaya muhtaç hale getirilmiş emekçilerin, yine emekçilerin bireysel dayanışma duygularıyla kurtarılması işi de egemenlerin ekmeğine yağ sürmektedir. Çünkü örgütlü dayanışmanın geçmişte olduğu gibi yeniden can bulmaması için burjuvazi bu yardıma muhtaçlık ilişkisini sürekli kılmak, emekçileri kırıntıların kölesi haline getirmeye çalışmak için ciddi bir toplum mühendisliği çalışması yürütüyor. Aman işçi örgütleri, sendikalar devreye girmesinler de burjuvaziyi korkutacak bir dayanışma ortaya çıkmasın diye ellerinden geleni yapıyorlar. Bunda da zorlanmıyorlar ne yazık ki. Çünkü Türk-İş, Hak-İş gibi sendikal konfederasyonların tepesine çöreklenmiş sendika bürokratları da burjuvaziye hizmet görevini layıkıyla yerine getirmeye devam ediyorlar. DİSK ise çatısı altında yer alan birkaç mücadeleci sendikanın aldığı doğru tutumları dışında tutarsak kendi geçmişindeki Maden-İş gibi bir örneğe rağmen kendi yarasına merhem olamamaktadır. İşte bu koşullarda örgütsüz kitlelerin sosyal yardıma, sadakaya, zenginlerin inayetine bağımlılık ilişkisi iktidarıyla muhalefetiyle düzen partilerine seçimlerde oy desteği olarak geri dönecek kullanışlı bir araç olmaya devam ediyor.

İşçi sınıfı bugün de çaresiz değildir

Koşullar ne kadar olumsuz görünürse görünsün işçi sınıfının mücadelesi sürmektedir. Koronavirüsün yarattığı korku bulutları dağılıp ortalık aydınlandıkça daha da güçlenecektir. Bütün bu olumsuzluklara rağmen ABD başta olmak üzere pek çok ülkede emekçiler bu saldırıları sessizce sineye çekmiyor. Lübnan’da, Şili’de, İsrail’de, Yunanistan’da vb. fiziksel mesafe dayatmalarına inat emekçiler meydanlara inmeye başlamışlardır.

Tarihte de feyz alınması ve unutulmaması gereken, işçi sınıfının kriz koşullarına örgütlenerek karşı durduğu ve burjuvazinin saldırılarını püskürttüğü önemli örnekleri yeniden hatırlatmak anlamlı olacaktır. 1929 krizinde Amerika’da kitleselleşen işsizler hareketi ve ev sahipleri tarafından evlerinden atılmakla tehdit edilen emekçilerin dayanışmayla güçlenen ve mülk sahiplerine boyun eğdiren kira grevleri gibi tarihsel deneyimler bugün de yol gösteriyor. O zamanlar Amerikan egemenlerinin küçümsediği ve kulak tıkadığı bu isyan çığlıkları kısa bir süre sonra onların uykularını kaçıran bir kavgaya dönüşmüştü. Paçalarını tutuşturmuş ve uzun bir süre reddettikleri pek çok uygulamayı kabul etmeye zorlamıştı.

“… krizin patlak vermesinin ardından milyonlar halinde işten atılıp açlığa terk edilen işçiler ancak dayanışarak, örgütlenerek ve mücadele ederek ayakta kalabileceklerini yaşayarak gördüler. Burada Komünist Parti (KP) önemli bir rol oynadı. Komünist Parti sanayi işçileri içinde en güçlü örgütlülüğe sahip olan parti idi. İşsizliğin kitlesel bir boyut kazanacağını ve bunun kısa süreli bir süreç olmayacağını gören KP, krizin patlak vermesinin hemen ardından işsizleri örgütlemek üzere harekete geçmişti. «Mücadele Et, Açlıktan Ölme», «İş ya da İşsizlik Maaşı» sloganlarıyla başlatılan hareket kısa zamanda büyüyerek yayıldı. İş, işsizlik sigortası ve diğer yakıcı talepler etrafında şekillenen, fabrikaların ve devlet kurumlarının önünde yapılan gösterilerle kendini gösteren bu hareket, oluşturulan İşsiz Konseyleriyle mücadeleyi genişletti.”[2]

Burjuvazinin tüm baskı ve engellemelerine rağmen işsizliğe karşı yapılan yürüyüş ve mitingler kitlesel bir isyana dönüşmüştü. İşsizlik yardımına ilişkin bir yasa çıkarmak zorunda kalan ABD egemenleri daha fazlasını yapmak zorunda kalmışlardı. Hatta New Deal denen politikalar da bu mücadelenin toplumsal bir devrime dönüşmesini engellemek üzere verilen bir tavizdi. İşsizlik yürüyüşlerini, ulusal açlık yürüyüşleri ve evlerinden atılmakla tehdit edilen emekçilerin toplu direnişleri ve kira grevleri takip etti. Tüm Amerika’yı saran bu mücadele dalgasının korkusuyla Roosevelt 1933’te iktidara geldiğinde, işsizlerin, işçilerin ve çiftçilerin yükselmeye başlayan isyanını denetim altına almak üzere ekonominin yeniden örgütlenmesine dayanan bir reform programı başlattı. “Roosevelt’in «sefalete sürüklenen emekçilere yardım etme» insani güdüsüyle yaptığı reformlar olarak lanse edilen tüm yardım ve sosyal sigorta programları, gerçekte burjuvazinin sosyalistlerin öncülüğünde seferber olarak güçlü bir işsizler hareketi yaratan işçi sınıfının mücadelesinin basıncıyla atmak zorunda kaldığı adımlardı.”[3] İkinci Dünya Savaşından sonra ise burjuvazi yükselen devrimci dalgayı atlatabilmek için sosyal güvenlik sistemlerini yaygınlaştırmak zorunda kaldı.

Kapitalist dünyanın yarattığı yoksulluk bireysel bağış kampanyaları, emekçilerden vergi, ödeme şeklinde el konulandan kırıntı mahiyetindeki sosyal yardımlarla çözülebilecek bir sorun değildir. Sorunu yaratan ve sürekli hale getiren sistemin kendisidir. İşçi sınıfı, tarihi boyunca, bu sisteme karşı mücadele ederken kendi dayanışma araçlarını da yaratmasını bilmiştir.

Büyük bir kriz ve ağır saldırılar karşısında bulunan işçi sınıfı bugün de çaresiz değildir. Acil taleplerin sendikalar tarafından sahiplenilmesi ve mücadele konusu haline getirilmesi için fabrikalardan, işyerlerinden sendika şubelerine doğru tabandan mücadelenin yükseltilmesi gerekiyor. Bu temelde militan bir mücadeleyi örgütlemek için çalışan işçi örgütlerinin yükselttiği “işten atmaların yasaklanması, işsizlik sigortasının kayıtsız şartsız hiçbir koşul konmadan tüm işçilere açılması, sağlık hizmetlerinin kalitesinin ve kapsamının genişletilmesi, tüm sağlık hizmetlerinin parasız sağlanması, işçilerin elektrik, doğalgaz, fatura borçlarının silinmesi, işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin tüm işyerlerinde eksiksiz uygulanması, tüm izinlerin ücretli izinlere dönüştürülmesi ve yıllık izinlerin gasp edilmesinin engellenmesi” gibi somut taleplerin[4] sendikalarda örgütlü işçiler tarafından daha fazla dillendirilmesi ve işyerlerindeki temsilcilerden yukarıya doğru güçlü bir dalgaya dönüşerek sendikaları harekete geçmeye zorlaması bunu mümkün kılacaktır.

Emekçi sınıfların içine yuvarlandığı ekonomik zorluklar, yaratılan korku atmosferiyle ve izolasyon önlemleriyle derin bir buhranı, mutsuzluğu, çözümsüzlük duygusunu büyütmektedir. Bu durumu değiştirecek olan yine işçi sınıfının kendisidir. Silkinip ayağa kalkmadan, merkezine insanı değil kârı koyan bu düzene kafa tutmadan kendisine giydirilen bu deli gömleğini yırtıp atamaz. Tarihe bakınca görüyoruz ki işçi sınıfı düşmanından sadaka dilenerek değil onu derin korkulara salarak kazanmıştır. Zorlu mücadelelerle kazanılmış olanları kaybedip başa dönmek ve sermayenin vahşi gelecek tahayyüllerinin piyonu olmak değil bu geri gidişe dur demek zamanı çoktan gelmiştir. Toplumun tüm üyeleri için huzur, mutluluk ve güvenli bir gelecek, ancak üretenlerin yönettiği bir dünyada hayal olmaktan çıkacaktır.


[2] 1929 Krizinde Amerikan İşçi Sınıfı: “Mücadele Et, Açlıktan Ölme”, marksist.com

[3] İlkay Meriç, agm

[4] uidder.org