Navigation

MESS Sözleşmelerinden Asgari Ücrete İşçi Sınıfı Sınanıyor!

Burjuvazi uzun bir süredir köpeksiz köyde değneksiz dolaşıyor. Türkiye’de siyasal rejimin sermayenin çıkarlarını korumak üzere hayata geçirdiği baskı ve yasaklamaların yarattığı ortam onların kendilerine daha fazla güvenmelerine ve sınıfsal kibirlerinin daha da kabarmasına yol açtı. Bunun yansıdığı alanlardan biri metal işkolundaki toplu sözleşme görüşmeleri iken, diğeri de asgari ücret tespit görüşmeleri oldu. Metaldeki toplu sözleşme görüşmeleri metal patronlarının örgütü MESS’in dayatmalarıyla tıkandı. Uzlaşmazlık tutanağı tutularak arabulucuya gönderildi. Önceki sözleşmede Türk Metal çetesi MESS patronları ile anlaşmış, diğer işçi sendikaları da anlaşmaya zorlanmıştı. Anlaşmayı kabul etmeyenler içinse rejimin sopası hazırdı ve çok beklenmeden uygulandı. Grevler yasaklandı.

Geçmişte metal işçileri DİSK/Maden-İş sendikasındaki örgütlü güçleriyle verdikleri mücadelelerde burjuvaziye kök söktürmüşlerdi. İşçi sınıfının militan mücadelesi ancak 12 Eylül 1980’deki faşist darbeyle durdurulabilmişti. İşçi sınıfının örgütlülüğü darbeyle dağıtıldı ve ağır baskı koşulları yıllarca sürdü. Buna rağmen, 2008 krizinin ağır faturası, AKP eliyle tırmandırılan neoliberal saldırılar ve Türk Metal’in gangster sendikacılığı yüzünden sabırları tükenen metal işçileri 2015’de büyük bir patlamayla sahneye çıktılar. Bu hareket örgütsüzlük ve bilinçsizlik yüzünden sönümlendi ve hemen ardından Türkiye totaliter bir rejimle yüz yüze geldi. Böylece metal patronları, “metal fırtına” sürecinde “kırılan” gururlarını onarıp, iktidar sopasının gücüyle işçi sınıfına dilediklerini dayatma cüretini kendilerinde yeniden görmeye başladılar. MESS’in toplu sözleşme masasında 186 işyerindeki 130 bin işçiyi doğrudan etkileyecek teklifinin içeriğine bakınca bu pervasızlık açıkça görülüyor. 7 Ekimden bu yana süren görüşmelerde uzlaşmaz bir tutum sergileyen metal patronlarının toplantılara katılımı bile dostlar alışverişte görsün kabilindendi. Ülkedeki gerçek enflasyonun %30’lara tırmandığı koşullarda işçilere %6 zam teklif etmeleri ve bu sözleşmeyi 3 yıllık yapmak istemelerindeki rahatlığın yanı sıra, bazı maddelerle kazanılmış hakları tırpanlamak için incelikli hesap yaptıkları da ortadadır.

Metal işçileri bu dayatmalara hayır demiş ve süreç arabulucu aşamasına giderken eylemlerine devam etmiştir. Pek çok fabrikada yürüyen çeşitli eylemlerle MESS’in teklifine “metal patronları bize açlık ve sefaleti reva görüyor. Bunu kabul etmeyeceğiz” demektedirler. Mücadele bayrakları çekilmiştir çekilmesine ancak geçmişin deneyimlerinden de biliyoruz ki bu mücadele çetin bir mücadeledir. Buna hazırlıklı olmak, tabanda güçlü bir örgütlülüğü, mücadeleci bir sendikal anlayışın yol göstericiliğini gerektirir. Yeni sözleşmede işçilerin önüne sürülen şu maddeler MESS’de örgütlü patronların işçilerin bu mücadeleyi başaramayacağına olan inancını yansıtmaktadır. 2 ay olan deneme süresini 4 aya çıkarmak, ikramiyeleri fiili çalışmaya bağlı hale getirerek yıl sonunda ödemek, denkleştirme süresini uzatmak, telafi çalışmasını dayatmak, fazla mesai ücretlerine, rapor alan işçilere yapılan ödemelere, tamamlayıcı sağlık sigortasına el uzatmak, çalışma koşullarından kaynaklı sakatlanmış, sağlığını kaybettiği için hafif işlerde çalışabilir raporu alan işçilerin bu haklarına ve kazanımlarına göz dikmek…

Metal işçilerinin toplu sözleşmelerinin nasıl sonuçlanacağı işçi sınıfının genelini ilgilendiren bir sorundur. Bu sözleşmede elde edilecek bir kazanımın ya da geri adım anlamına gelecek her kaybın sonuçları tüm işçi sınıfını etkilemektedir. Metal işçilerinin kazanımı sınıfın genelinin taleplerine bir referans oluşturmakta ve mücadeleyi ileri iten bir etki yaratmaktadır. Sanayi proletaryasının sendikalarıyla oturduğu masadan geri adım atarak kalktığı durumda ise sınıfın geri kalanı için kayıplar normal sayılmaktadır.

Türkiye’de işçi sınıfının büyük bir bölümü asgari ücretle yaşamaya mahkûm edilmiş durumdadır. AKP iktidarıyla birlikte ortalama işçi ücreti haline gelmiş olan asgari ücretle ve ona yakın ücretlerle çalışan işçi sayısı 10 milyonun üzerine çıkmıştır. Halen mevcut asgari ücret 4 kişilik bir ailenin açlık sınırının bile altındadır ve egemenlerin 2020 için teklif ettiği asgari ücret zammı da tıpkı MESS patronlarının pervasızlığının bir benzeridir. Yani burjuvazi kendi çıkarları söz konusu olduğunda MESS’den TÜSİAD’a, MÜSİAD’dan AKP’sine domuz topu gibi birlik olup saldırmaktadır işçi ve emekçilere.

Sıra işçi ve emekçilerin ihtiyaçlarına geldiğinde ülkenin ekonomik şartlarından söz eden, işten çıkarmaları, iflas ve konkordatoları gündeme getirip işçi sınıfına “Aman daha fazlasını istemeyin, isterseniz işten çıkarılırsınız. Maazallah bu koşullarda işsiz kalmak çok tehlikeli” diyenler, daha düne kadar ekonomik krizden söz edeni terörist olmakla suçlamakta, her şeyin iyiye gittiğinden dem vurmakta, en kötüsü geride kaldı masalıyla kitleleri uyutmaya çalışmaktaydılar.

İşçi ve emekçilere neden “kaynak” bulunamamaktadır? Çünkü AKP rejimi işçi ve emekçilerin mağduriyetleriyle değil sermayenin, özellikle de yandaş sermayenin kurtarılmasıyla ilgilenmektedir. Son günlerde arka arkaya patlak veren ve AKP’nin tabanında da büyük bir rahatsızlık yarattığı görülünce Erdoğan’ın sanki kendisinden habersiz yapılan işlermiş gibi davrandığı kurtarma operasyonları ortadadır. Simit Sarayı ve Dünya Göz Hastanesi için yüz milyonlarca liralık kaynak yaratılmıştır. Bunun da ötesinde, Varlık Fonu eliyle 1 milyar 670 milyon liralık bir operasyonla Ali Ağaoğlu’nun kurtarılmasını “stratejik öneme sahip yatırım” kılıfına nasıl uydurdukları ortaya çıkmıştır. Sermayeyi ihya etmek için fazla mesai yapan hükümet, sıra emekçilere geldiğinde vergileri nereden ne kadar arttıracağına kafa yormakla meşguldür. AKP-MHP ittifakının meclis müsameresinin ardından kabul edilen 2020 bütçesinde işçi ve emekçilerden kesilecek vergilere güvenerek vergi gelirlerinde %20 artış öngörülmektedir. Yeni bütçe kalemlerinde silahlanmaya ve savaşa ayrılan miktarın büyüklüğünü bir kenara bırakırsak sadece sarayın giderleri için 3 milyar lira ayrılmıştır. Üstelik halihazırda Sayıştay raporlarına yansıyan rakamları bile dudak uçuklatmaktadır. EYT’lilere “türedi” diyen ve onları yetim hakkı yemekle suçlayanların saray davetleri harcamasının 30 milyon liranın üzerinde olduğu, kendi bütçesinin dışında örtülü ödenekten de 150 milyon lira harcandığı yazıyor Sayıştay raporunda.

Bu pervasız gidişat ilânihaye sürdürülemez. Nitekim son günlerde AKP-MHP ittifakına rağmen Erdoğan’ın tek adam rejiminin iskeletinde ağrılar artmaktadır. Ekonomik krizin emekçi kitlelerde yarattığı öfke büyümektedir. Bunun yanı sıra AKP’den kopmuş kadroların kurduğu ve kurmakta olduğu muhalefet partilerinin varlığı, “Reis”in sarsılmaz sandığı otoritesini sallamakta, yıllardır kitlelerden gizlenenlerin medyadaki iktidar tekeline rağmen ifşa olmasına yol açmaktadır. Henüz açıklananların çapı gerçekte olanın yanında devede kulak bile değildir ama Erdoğan’ın çok güvendiği kitle desteği çoktan erimeye başlamıştır. Şimdilerde azalan desteği yeniden tesis etmek, kitleleri “Reis”in arkasında yeniden konsolide etmek için “başkan baba” kostümünü gardıroptan çıkarmıştır. Asgari ücret görüşmelerine dair şöyle demektedir: “İnşallah jestimizi yaparız da burada yapmayalım daha. Şu anda Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanımız yaptıkları çalışmaları döner dönmez bize bir getirsinler. Bakalım son geldikleri nokta nedir, onu da bir kendilerinden görelim. İnşallah tarafları memnun edecek bir adımı atarız.”

Bu koşullar altında Erdoğan’ın asıl karar mercii olarak bu yılkı asgari ücret zammını belirlerken işçi sınıfının tepkisini körüklemeden yine bir kahraman edasıyla sıyrılmak için hesaplar yaptığı ortadadır. TÜİK’in düşürmek için debelenip %10 gibi belirlediği enflasyon oranına eklenen 100 lira, Erdoğan’ın işçinin karşısına “jest yaptım” diye çıkması için yeterlidir. Bu bir yana, Türk-İş’in istediği asgari ücret zammı gerçekleştirilse bile verilen zammın işçi ve emekçilerin derdine derman olmayacağı da bir gerçektir. Aldığı ücret artışı daha cebine girmeden ondan bir çırpıda alınabilecek düzenek zaten tıkır tıkır işlemektedir.

TÜİK’in Asgari Ücret Tespit Komisyonuyla paylaştığı rakamlar, bir işçinin aylık gıda maliyetini, ağır statüdeki işçiler için 2331, orta statü için 2086 ve hafif statü için 1940 lira olarak göstermektedir. İşçi sendikaları 2020 yılı için asgari ücretin 2578 lira olmasını talep ettiler. Bu rakam dört kişilik bir işçi ailesini asgari düzeyde geçindiremeyecek kadar düşük olmakla birlikte, Türk-İş’in bu rakamın arkasında durup duramayacağı da şüphelidir. En fazla üyesi olması sebebiyle Asgari Ücret Tespit Komisyonunda işçileri temsilen bulunan Türk-İş başkanı Ergün Atalay’ın, kamu işçileri adına oturduğu sözleşme masasından nasıl bir anlaşmayla kalktığı henüz hafızalarda tazedir.

Yaşam maliyetinin bile altında kalan bir asgari ücretle aile geçindirmek zorunda bırakılan işçi sınıfı uzun bir süredir kredi kartları sayesinde hayatta kalabilmektedir. Bugün gelinen noktada, hayatları ipotek altındaki milyonların çıkmaz bir sokağa girdiği apaçık ortadadır. Ağır çalışma koşullarına boyun eğme zorunluluğu iş cinayetlerinde rekorları zorlarken, emekçi ailelerinde trajik hikâyelerin ardı arkası kesilmemektedir. Geçinememe, gelecekten umutsuzluk ve bin bir türlü derdin biriktirdiği öfke hep başka kanallara doğru kabararak akıyor. Ekonomik çıkışsızlık işçi ailelerini darmaduman etmektedir. Yaşadıkları çaresizliği anlatan mektuplarını, boyunlarında ağır bir zincir haline gelmiş borç listelerini ölü bedenlerinin, evlatlarının yaşanmamış yıllarının yanına koyarak intihar ediyor insanlar. Bu ölümler aslında bu düzenin cinayetleridir. Sebebi ve faili bellidir. Örgütsüzlük koşullarında yaşadıkları çaresizliği anlatan emekçiler, bu düzen içinde bir çıkışın olmadığını gösteren hayatlarını “mucize hayatlar” olarak tarif ediyorlar. Emekçi kadınların bu sömürü düzeninin yükünü omuzlarken içine düştükleri boşluk da dipsiz bir kuyuya dönüşmüş durumdadır. İşçi sınıfının üzerindeki ölü toprağını atıp onu gün ışığına çıkaracak olan, örgütlenmek ve mücadeleye atılmaktır. Bu kokuşmuş düzene, yolsuzluğa, hırsızlığa ve rüşvete boğazına kadar batıp baskı ve şiddetin her türünü kullanan otoriter rejimlere karşı büyüyen isyan dalgaları elbet bu kıyılara da vuracaktır.