Navigation

Avustralya’yı Yakan, Sermaye Düzeninin Açgözlülüğü!

Eylül ayından bu yana Avustralya kıtası yanıyor. Geçtiğimiz aylarda dünyanın akciğerleri konumundaki Amazon ormanlarının alevler arasında kalmasının ardından şimdi de bu ülke kavruluyor. Şimdiye kadar otuza yakın insan ve 1 milyardan fazla hayvan yanarak öldü. Hâlâ tam olarak kontrol altına alınamayan yangınlar zaman zaman yağan yağmurlarla durulsa da, ülkede yaz mevsimine geçildiği için artan sıcaklıklar nedeniyle tehlike devam ediyor. Şimdilerde bu büyük yangının yarattığı iklim koşullarının sonuçları yaşanıyor. Avustralya’nın bir bölgesinde avuç içi büyüklüğünde dolu yağıyorken, bir bölgesinde fırtına kopuyor ve diğer yandan yangınlar devam ediyor. Avustralya’daki yangınların sonuçlarını değerlendiren NASA raporlarına göre, son alevler alışılmadık derecede büyük ve yangın kaynaklı fırtınalar üretiyorlar. Yine bu yangınlara atıfta bulunan Dünya Meteoroloji Örgütü Genel Direktörü de “2020, yoğun hava şartlarının etkisi ve iklim bağlantılı olaylarla 2019’un bıraktığı yerden başladı. Ne yazık ki 2020’de ve gelecek onyıllarda atmosferde sera gazı salımı da dâhil rekor seviyede sıcaklıklara şahitlik edeceğiz” diyor.[1]

Avustralya başbakanı Scott Morrison, içinden geçtiğimiz dönemin ürünü bir siyasetçi olarak savunduğu politikalar ve uygulamalarıyla bu felâketin hazırlayıcılarından biri. Morrison, artan sıcaklıklar, kuraklık riski ve yangınlarla ilgili olarak tehlikenin çok büyük olduğu konusunda uzmanların uyarılarını umursamamıştı. Zaman zaman rekor düzeylere ulaşan hava sıcaklığının iklim kriziyle ilişkisini reddetmiş ve hatta yangın sırasında yaptığı açıklamalarla tam bir pişkinlik örneği sergilemişti. Başbakanın bu tutumları emekçilerin öfkesini büyüttü. Tepkilerin kitlesel eylemlere dönüşmeye başlamasıyla eski söylediklerinden çark edip sahtekârca duyarlılık pozları kesmesi de bu öfkeyi dindirmeye yetmedi. Halk yangınla mücadele ederken ailesiyle Havai Adalarındaki tatilinden mutlu pozlar paylaşan başbakan, tepkiler nedeniyle tatiline ara verip ülkeye döndü ve emekçilerin öfkesini yatıştırmak için birtakım adımlar atmak zorunda kaldı. Artan tepkiler karşısında samimiyetsizce “kriz yönetiminde hataları olduğunu, krizle ilgili bir kamu soruşturmasının açılmasını destekleyeceğini” söylüyordu. Oysa bu vaatler yeni değildi, çünkü ülkede bugüne kadar benzer komisyonlar defalarca kurulmuş elliden fazla soruşturma açılmıştı.

Halen devam eden yangınlar nedeniyle yaşanan felâket ikiyüzlü siyasetçilerin günah çıkarmasıyla hafifletilecek gibi değil. Zaten aylardır yüz binlerce insan evlerini tahliye etmek zorunda kalmıştı. İnsanlar yangınlarla mücadele ederken öldü. Ordu güçleri devreye sokuldu, donanma gemileriyle başta turistler olmak üzere kıyı kentlerinden insanlar tahliye edilmeye başlandı. Milyonlarca hektarlık yeşil alan yanarak kül oldu. Gökyüzünü kaplayan siyah dumanlar komşu Yeni Zelanda’nın üstüne ve atmosfere doğru dalga dalga yayılmakta. Üstelik Avustralya daha önce de büyük yangınlar yaşamıştı ve dünyanın en gelişkin yangın söndürme olanaklarına sahip olmakla övünüyordu. Ama gelin görün ki 2009’da yaşanan büyük yangında resmi rakamlarına göre 180 kişinin hayatını kaybettiği bu ülkede yine tüm canlı hayat alevlere teslim olmuş durumda. İtfaiye çalışanlarının günde en az 12 saat çalıştığı bir ortamda yangınlar gönüllülerin de desteği ile söndürülmeye çalışılıyor. İş bu noktaya gelinceye kadar burnundan kıl aldırmayan başbakan aylar sonra ABD ve Kanada’dan su tankerli hava araçları konusunda destek almayı kabul etti.

Çok geniş orman alanlarında kendine özgü doğa koşullarıyla koalasından kangurusuna yüzlerce çeşit canlı türüne ev sahipliği yapan muhteşem güzellikteki bu kıta tüm dünyanın ortak değeri. Ama ne acı ki insanların yanı sıra nesli korunması gereken koalaların üçte birinden fazlası yangında ölmüş durumda. Yangın tüm doğal hayatı altüst etti; canlıların yiyecek ve su ihtiyaçlarını karşılayamadığı, binlerce insanın her şeyini kaybettiği büyük bir travma yaşanıyor. Egemenlerin insanların içme suyu ihtiyacını karşılamak için bulduğu çözümse helikopterlerden keskin nişancılarla develerin katledilmesi oluyor! Üstelik bütün bu yaşananlar dünyanın gözünün önünde cereyan etmesine rağmen dünya burjuvazine ne gam! Bakmasına bakıyorlar ama sorunu çözmeye gelince ne hikmetse doğanın canına okuma becerisine sahip burjuvazi bir anda beceriksizleşiveriyor. Fildişi kulelerinden seyrediyorlar yangını. Bugün teknolojik gelişmenin geldiği düzeye, insanlı insansız hava ve kara araçları ile yeryüzünü cehenneme çeviren savaş teknolojisine ve masraflarının büyüklüğüne bakıldığında, burjuvazinin bu yangınların üstesinden gelinememesini eldeki olanakların yetersiz olmasıyla açıklamasının hiçbir inandırıcılığının olmadığı kolayca görülmekte.

Dünyanın neresinde olursa olsun, iktidar gücünü elinde bulunduran ayrıcalıklı egemenlerin ve onların uşağı hükümetlerin de, burjuva medyanın işlevi de aynı. Avustralya’da yangınlar başladığında başbakan Scott Morrison’un uyarıları hiçe sayan açıklamaları, ülkedeki kömür burjuvazisinin çıkarlarını kollayan politikaları ortada iken, burjuva medya da kitlelerin algısını manipüle etmek üzere harekete geçti. Görsel ve yazılı basının yanı sıra sosyal medya da yangınların sorumluluğunu hükümet dışındaki birilerine yıkmak için seferber oldu. İnsanları aptal yerine koymakta ipin ucunu öylesine kaçırdılar ki, bu yangınları Müslüman göçmenlerin çıkardığını iddia edenden, IŞİD eylemi diyene, hatta solcuların ve çevrecilerin suçlu olduğunu söylemeye kadar vardırdılar işi. Komplo teorileri üretme becerilerine ve kitlelerin aklıyla dalga geçme cüretlerine bakınca, niye bu kadar zorlama bir suçlu arayışı var diye sormak elzem hale geliyor. İşte o zaman da ülkenin güçlü kömür lobileri ile işi pişiren başbakan Scott Morrison başta olmak üzere burjuva hükümetin bu orman alanlarında uzun zamandır yeni kömür havzaları açmak için nasıl cansiperane çalıştıkları akla geliveriyor. Dünyanın en büyük kömür üreticisi ve ihracatçısı olan Avustralya’da kömür lobisi çok güçlü bir konumda. 1990’lara göre kömür üretimi iki kat artarken, elektriğin %60’ı halen kömürlü termik santrallerde üretiliyor. Bu durum Avustralya’yı kişi başına düşen karbon salımında dünya birincisi yapıyor. Buna rağmen Morrison hükümeti karbon salımını düşürmek için hiçbir çaba harcamadığı gibi, termik santrallere teşvik üstüne teşvik yağdırmaya devam ediyor. Öte yandan doğalgaz, petrol ve maden tekelleri de benzeri teşviklerle ihya ediliyor.

Scott Morrison ne türden bir aklın kişileşmiş hali derseniz çok uzağa gitmeden birkaç hatırlatma yapalım. Aşırı sağcı Liberal Partinin başına geçtikten 8 ay sonra başbakan seçiliyor. Başbakan olmadan önce Göç Bakanlığı yaptığı dönem boyunca da özellikle kamplarda yaşayan sığınmacılara yönelik acımasız politikalarıyla, demokratik hakları içine sindiremeyen faşizan yanlarıyla tanınan bir politikacı. Irkçı, göçmen karşıtı politikaların yılmaz savunucularından ve seçim kampanyası boyunca da artan işsizliğin sebebi olarak emekçi kitlelerin karşına düşman olarak göçmenleri koymuş. Seçim kampanyasının en büyük bağışçıları kömür tekelleri olan ve onların çıkarlarını kollamak üzere o koltuğa oturtulan bir başbakandan insan ve çevre dostu adımlar beklenemezdi doğal olarak. Nitekim Morrison hükümeti kendisini oraya getiren tekelleri fonlarken, kamu harcamalarında ve itfaiye bütçesinde kesintilere gitti. Bunun benzer örneklerini Yunanistan’da, geçtiğimiz yaz Türkiye’de ve hemen arkasından Bolsonaro’nun Amazon ormanlarını yok eden politikalarında da gördük.

Avustralya dünyanın en büyük 13. ekonomisi olarak G20 üyesi. Küresel sera gazı salımının yaklaşık %80’inden sorumlu olan G20 ülkeleri, fosil yakıt üretiminde de tüketiminde de anlamlı bir azalmaya gitmedikleri gibi, Avustralya da yapılan iklim zirvelerinde sera gazı salımının düşürülmesine yönelik girişimlere karşı çıkmış ve ABD ve Suudi Arabistan’ı desteklemiştir. “Tek nedeni olmasa bile iklim krizinin başlıca nedenini fosil yakıtlar (kömür, petrol, doğalgaz gibi) oluşturuyor. Küresel sıcaklık ortalamasındaki artışın 1,5 dereceyi geçmemesi için karbondioksit salımında her yıl milyarlarca ton azalış sağlanması gerekiyor. Ama burjuva hükümetlerin ikiyüzlü açıklamaları ve temennileri eşliğinde, fosil yakıtlara dayalı enerji santralleri kurup işletmekle iştigal eden dev şirketler, faaliyetlerini sınırlamak şöyle dursun genişletmeye devam ediyorlar. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 60 ülke yeni kömür santralleri inşa etmeyi planlıyor.”[2]

İklim değişikliklerini ve sıcaklık artışlarını tetikleyen sorunları yaratan sermaye sınıfının açgözlülüğü olmasına rağmen, nedenlere değil sonuçlara odaklı tartışmalar bitmek bilmiyor. Seller, kuraklık, yangınlar gibi olayların artan sıklığı ve ağırlaşan sonuçları, doğal bir sürece değil, tabiatın kapitalist sistem tarafından artan tahribatına ve olgunlaşan kapitalist iklim krizine işaret ediyor.

İnsan ve doğanın uyumunun önündeki engel özel mülkiyete, rekabete ve kâr güdüsüne dayanan kapitalizmdir. Bugün insan topluluklarını yığınlar halinde ölüme sürükleyen, doğal güzellikleri acımasızca yok eden ve ateşlerle yakanların cehennem ateşlerinde kavrulmalarını dilemek bir işe yaramayacaktır! Yapılması gereken kapitalist sistemi yıkmak için mücadele etmektir.


[2] Oktay Baran, İklim Krizi ve Kapitalizm, Ekim 2019, marksist.com