Navigation

Buzdolabı Efsanesi ve Çöken Ekonomi

Türkiye ekonomisi çökerken Erdoğan rejimi durumu inkâr ediyor ve dikkatleri ekonomik durumdan uzaklaştırmak için gündemi boş bırakmıyor. Örneğin Ayasofya’nın ve ardından Kariye Müzesinin camiye çevrilmesinin nedenlerinden biri de budur. Emekçileri din, mezhep ve milliyetçilik temelinde birbirine düşmanlaştıracak politik provokasyonlar, manipülatif salvolar birbirini takip ediyor. Bütün bunlara rağmen gerçek ekonomik durum, rejimin algı operasyonlarını ve istatistiksel yalanlarını giderek daha da etkisizleştiriyor. Geçtiğimiz günlerde arka fona Ayasofya’yı alarak basın açıklaması yapan Erdoğan döviz kurlarındaki yükseliş ve liranın değer kaybedişine ilişkin sorulara cevaben yaptığı konuşmada ekonominin iyiye gittiğini ve hatta Türkiye’nin tırmanışta olduğunu söylemişti. Ülke ekonomisinin gelişme kaydettiğinin göstergesi olarak da yine buzdolabı satış rakamlarını kullandı. Erdoğan,“buzdolabı satışlarına bakıyoruz 2002’de 1 milyon 88 bindi. 2017 itibariyle 3 milyon 107 bin, 2019’da ise 2 milyon 486 bin adede çıktı” diyordu. Aslında benzer konuşmalarından birini yapıyordu. Hatta buzdolabı satışlarına dayanarak ekonominin iyi gittiğini söylediği 24 Haziran 2018 seçimlerinden önce de yine dolar hızlı bir yükselişe geçmiş ve emekçinin elindeki lira eriyip gitmişti. O zaman da “siz bakmayın kur üzerinden oynanan oyunlara. 24 Hazirandan sonra bunlarla hesaplaşacağız, Türkiye ekonomisi tüm başlıklarda gelişmiş ülkelerden dahi çok ileri seviyededir. Dünyada bir numara” demişti. O zamandan bu zamana Erdoğan rejimi ülkeyi yokuş aşağı sürmeye devam etti. Şimdi asgari ücretle çalışan bir işçinin ücretinin 68 doları daha cebinden buhar oldu.

Erdoğan, tuhaf bir akıl yürütmeyle ama kuşkusuz bilinçli olarak, kendi dönemi dışındaki tüm ekonomik gelişmeleri dondurmakta ve sanki AKP iktidarı olmasa her şey eskisi gibi kalmaya devam edecekmiş gibi bir algı yaratmaya çalışmaktadır. Teknolojik gelişmelerin artık hayatın normal standartları haline geldiğinin görülmesini pek arzu etmeyen iktidardakiler neredeyse “AKP sayesinde artık çarık giymiyorsunuz ayakkabı giyiyorsunuz, işte bu büyük gelişme bizim sayemizde oldu, AKP olmasaydı medeniyet Türkiye’ye girmeyecekti” bile diyecek durumdadırlar. Ancak tarih ne Erdoğan’la başlamıştır ne de Erdoğan rejimi ortadan kalktığında sona erecektir. Durum Erdoğan’ın sevdiği buzdolabı, çamaşır makinesi gibi örnekler için de böyledir.

Dünyada ilk ev tipi buzdolabı üretildiğinden bu yana yüzyıldan fazla zaman geçti. Türkiye’de de yaklaşık 60 yıldır buzdolabı başta olmak üzere pek çok dayanıklı tüketim malı üretiliyor. Hatta ihraç ediliyor. Ayrıca bugünden 18 yıl geriye gittiğinizde buzdolabı, çamaşır makinesi, otomobil vb. satışlarında belirgin bir artış olması işin doğası gereğidir. En kaba mantıkla bile 2002’den bu yana ülke nüfusu 20 milyondan fazla artmıştır. Üstelik hâlihazırda bu nüfus artışından önce, hanelerin buzdolabı sahiplik oranı %90’ın üzerindedir. Diğer yandan buzdolabı, çamaşır makinesi gibi ihtiyaçlar yıllardır lüks tüketim ürünü olmaktan çıkmış, her ev için olmazsa olmaz ihtiyaçlar haline gelmiştir. Bu da sanayideki gelişmeyle doğru orantılıdır. Özellikle 1960’lı yıllardan bu yana sınai üretim sıçramalı bir şekilde gelişmiştir. Montaj sanayiinin 1970’lerde hızla geliştiğinin göstergesi, otomotiv ve dayanıklı tüketim malları üreten sektörlerdeki tırmanıştı. Sanayi 1980’den sonra ciddi bir yapısal değişim sürecine girmiş ve Türkiye emperyalist dünya güçleri ile çok yönlü bir entegrasyonun parçası olmuştur. Gelişen ve ülke içindeki mevcut pazarla yetinmek istemeyen sanayi burjuvazisi, dış pazarlara açılmak için önündeki engelleri kaldırmak üzere faşist askeri darbe dâhil ihtiyaç duyduğu siyasal adımları acımasızca atmak üzere harekete geçmişti. Yani bir zamanların az gelişmiş kapitalist ülkesi geride kalmış, Erdoğan iktidara gelmeden önce o köşe çoktan dönülmüştü. Her alanda üretici güçler gelişti, emek verimliliği arttı ve ürünler ucuzladı. Bunun da Erdoğan iktidarıyla bir alâkası yoktur. Bu noktada Erdoğan iktidarının “katkı”sı, yoğun emek sömürüsü, sosyal hakları tırpanlanan, örgütlülükleri dağıtılan işçi sınıfının emeğinin ucuzlaması ve palazlanan burjuvazinin kâr hırsının artması olmuştur.

Kent nüfusunun arttığı, emekçi kadınların işgücünün önemli bir parçası haline geldiği Türkiye’de, artık kimse evine buzdolabı, çamaşır makinesi girerken kırmızı kurdele kesmemektedir. Üretim araçlarındaki teknolojik ilerleme, emek verimliliğindeki artış sayesinde beyaz eşyalarda üretim maliyetleri düşmüş, kapitalist pazar bu ürünlerle dolup taşmış ve fiyatları eskiye kıyasla azalmıştır. Bu da iktidarın mantığında olduğu gibi emekçilerin gelirlerinde ve refahlarındaki artışın değil tarih nehrinin ileriye doğru akışının ürünüdür. İki lokma ekmeğini bu kadar zor kazanır hale gelen emekçilerin onu korumak için almak zorunda olduğu buzdolabını lüks tüketimden saymak aymazlıktır. Buzdolabının Erdoğan’lı yıllarda yaşanan ekonomik kriz ve döviz artışları nedeniyle yeniden bir işçinin asgari ücretinin üzerinde bir fiyatla satılıyor olması ve işçinin içini dolduracak asgari gelirden yoksun olması, bir ülkenin şahlanışının değil emekçi sınıfların içine sürüklendiği sefaletin boyutlarını gösterir.

Buzdolabından başarı hikâyesi çıkmaz

Elbette rejimin, gerçek ekonomik durumu, işsizlik ve yoksulluğun geldiği boyutları görünmez kılmak için kullandığı argümanların mantığındaki saçmalıklar sadece “buzdolabı” örneğinden ibaret değil. Bu tür argümanların geçmişe kıyasla bugün daha az etkili olsa da hâlâ işe yarıyor olması, sadece Erdoğan’ı değil en yakın çevresindeki rejim unsurlarını da aynı veya benzer argümanları tekrar tekrar kullanmaya motive ediyor. Erdoğan buzdolabı satışını, damat da “dolarla maaş almıyorsan, dolar borcun yoksa doların yükselmesi seni ilgilendirmez” gibi konuşmaları yeniden yapmaya başladılar. Meydan boş olduğu için atıp tutmak rejimin normalidir. Bu propaganda malzemelerinin seçimini, kitlelerin en geri bilinçli kesimi üzerindeki etkisi belirlemektedir. Bu nedenle AKP’den önceki yıllarda yapılmış yoldan stada, havaalanından hastaneye pek çok şeyi Erdoğan kendi hanesine yazmış ve miting meydanlarında tepe tepe kullanmıştır. Yalan ve çarpıtma yaparak ve bunu durmaksızın tekrarlayarak propaganda yapma konusunda Hitler’in propaganda bakanı Goebbels’i geride bırakmış durumdalar. Çünkü ondan fazla olanak ve etkileme aracına sahipler. Bu nedenle söyledikleri yalanları tekellerine aldıkları medyası aracılığıyla yaygın bir şekilde servis edip, devletin tüm kurumları, cemaatler, dini örgütler vb. eliyle de emekçi kitlelerin beynini yıkamakta kullanıyorlar.

Bugün yoksulluk sınırı 8 bin liraya dayanmış ve asgari ücret hem açlık sınırının altında kalmış hem de doların yükselişi karşısında eriyip gitmiştir. Pandemi gerekçesiyle işinden aşından edilmiş, ücretsiz izin, kısa çalışma ödeneği gibi nedenlerle kendini henüz işsizden görmeyenleri de eklerseniz on milyonlarca insan için önümüzdeki kış ayları daha çetin geçecektir. Gelir dağılımındaki eşitsizlik büyümüş, AKP’nin zenginleri daha da yükünü tutarken iktidar emekçilerin hak arama mücadelesini baskı ve yasaklarla engellemiştir. Dünyada ortalama kişi başına gelir 2019 yılında 11.570 dolarken, Türkiye’de 9027 dolara gerilemiştir ve düşüş devam etmektedir. Üstelik Erdoğan henüz ortalıkta görünmezken 1990’da Türkiye ekonomisinin kişi başına milli gelir rakamlarıyla geride bıraktığı Polonya, Romanya, Macaristan gibi ülkelerde kişi başına gelir geçen yıllar boyunca 15 bin dolara çıkmış ve Çek Cumhuriyetinde 23 bin dolara yaklaşmıştır. İşte pek çok ülkedeki gelir düzeyleriyle kıyaslanınca tablo bu kadar açıkken bile iktidar emekçilere hâlâ “Türkiye’yi kıskanan, ekonomik siyasi darbe yapmak isteyen yedi düvele karşı milli beka savaşı veriyoruz” diyebilmektedir. Oysa ortada kıskanılacak bir ekonomik tırmanış falan yoktur.

İktidar bir yandan içeride ekonomik paketler çıkararak kendine yakın sermaye gruplarını pamuklara sararken, diğer taraftan döviz kurlarındaki yükselişi “dış mihraklar” umacısının üzerine yıkarak günü kurtarmaya çabalamaktadır. Gelecek kuşakları borç batağında boğulmaya terk etmiş, devlet hazinesini büyük bir açgözlülükle tüketmiş iktidarın anlatacak bir başarı hikâyesi olmayınca ona zaman kazandıracak yeni şok durumlarına ihtiyacı olduğu açıktır. Suriye’den Libya’ya, Doğu Akdeniz’e gerilim siyasetleri ve hamasi söylemler Erdoğan rejiminin milliyetçi muhafazakâr kitle desteğini arttırmak ve konsolide etmek için kullanılsa da, emekçi kitlelerin karın gurultusunun sesi daha fazla gelmeye başlamıştır ve zamanla bunları da bastıracaktır. Olağanüstü yol ve yöntemlerle kurulan “tek adam rejimi”yle iktidarını sürdüren Erdoğan’ın korkusu büyümekte ve daha tehlikeli adımlar atmaya doğru panik atak hali sürmektedir.

AKP’li yıllar buzdolabı satışlarının artışıyla değil ama işçi sınıfına, ezilen halklara, demokrasi ve özgürlük mücadelesi verenlere karşı uygulanan baskı ve yasaklarla çoktan tarih sayfalarında yerini almıştır. Uzun zamandır kutuplaştırılmış, birbirini dinleyemez hale getirilmiş emekçiler de giderek “tek adam rejimi”nin baskı koşullarının ne anlama geldiğinin, hayatlarına nasıl yansıdığının daha fazla farkına varmaktadır. Son zamanlarda yapılan pek çok ankette Erdoğan’a da diğer sözde muhalefet partilerine de oy vermeyi istemeyen insanların oranı %25’in üzerine çıkmıştır. Kitlelerin içine itildikleri yoksulluğa ve baskılara karşı biriktirdikleri öfke büyümekte fakat açık bir tepkiye dönüşememektedir. Bunun sebeplerinden biri de burjuva muhalefetin kitlesel eylemlerin ve toplumsal isyanın fitilini ateşlerim korkusuyla izlediği pasif tutumdur. Erdoğan ve hempaları da ülkedeki ekonomik yıkımın derinliğinin açığa çıkıp gündemi işgal etmesini ve bu temelde yürütülecek kapsamlı tartışmaların kitlelerin bilincini belirlemesini engellemeye çalışmaktadır. Bu motivasyonla iktidar dışarıda giriştiği emperyal hamleleri sonuna kadar kullanmakta, hatta gerilimleri körüklemektedir.

Türkiye işçi sınıfı 1980 öncesindeki yükseliş dönemlerinde, aklına hakaret eden burjuvalara gereken yanıtı vermeyi bilmiştir. Tek adam rejiminin desteğinin eridiği, AKP’nin kitle tabanın kemik kitlesine ve yiyici takımına doğru çekildiği, Türkiye’de fay hatlarındaki gerilim artmaktadır. Elbette ezilen emekçi kitlelerin ve işçi sınıfının bizimki gibi ülkelerde sabır taşı öyle kolay çatlamıyor. Lakin hem Türkiye’de hem dünyada kapitalist sistemin derin krizi işçi sınıfını silkinip doğrulmaya zorlamakta ve pek çok ülkede patlak veren irili ufaklı protestolar hızla kitlesel isyanlara dönüşmektedir. Böylesi koşullarda, sefalet endekslerinde üst sıralara tırmanan Türkiye’deki “tek adam rejimi” de alicengiz oyunlarıyla ilânihaye sürdürülemeyecektir.