Navigation

12 Eylül Davası Sonuçlandı, 12 Eylül’ün Hesabı Sorulmayı Bekliyor!

12 Eylül askeri faşist darbesinin 34. yıldönümü yaklaşırken darbenin “sorumlularının” yargılandığı dava sonuçlandı. Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi, dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ile Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya’ya müebbet hapis cezası verdi. 12 Eylül darbesinin ardından 1982 yılında hayata geçirilen darbe anayasasına geçici bir madde konulmuş ve bu maddeyle 12 Eylül’ün sorumlularının yargılanmasının önüne geçilmişti. Ancak 2010 yılında gerçekleştirilen anayasa referandumunda bu madde anayasadan çıkarıldı. Böylelikle 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasının önü açıldı. Referandumun ardından mağdurların başvuruları üzerine soruşturmalar yapıldı, iki generalin ifadeleri alındı, 2012’de de 12 Eylül davası açıldı. Ancak hem soruşturmalar hem dava süresince yaşananlar hem de davanın sonucu, işçi sınıfı ayağa dikilip bu hesabı sormadıkça 12 Eylül’ün hesabının gerçek anlamda sorulamayacağını bir kez daha ortaya koydu.

12 Eylül askeri faşist darbesi Türkiye’de 1960’lı yıllardan itibaren yükselişte olan işçi sınıfı hareketini durdurmak, kapitalist sömürü sisteminin ve burjuva devletin bekasını korumak için hayata geçirildi. Darbenin zeminini hazırlamak için devlet eliyle pek çok kanlı provokasyon gerçekleştirildi. Darbenin ardından 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı, 7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi, 50 kişinin cezası infaz edildi. 98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı, 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı. 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı, 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti. 171 kişinin gözaltında işkenceden öldüğü belgelendi. 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı. 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu. 3 bin 854 öğretmen, 120 üniversite öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi. 31 gazeteci cezaevine girdi, 300 gazeteci saldırıya uğradı. Üç gazeteci silahlı saldırıda öldürüldü. 13 büyük gazete için 303 dava açıldı, 39 ton gazete ve dergi imha edildi. Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi, 14 kişi açlık grevinde öldü. Buna rağmen her biri tek başına insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak yargılama konusu olması gereken bu başlıklar, söz konusu davada ele alınmadı, soruşturmalar ilerletilmedi, dava konusu olmadı. Mahkeme cuntanın hayatta kalan iki sanığını “devlet kuvvetleri aleyhine cürüm işlemek, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni iskata veya vazifesini yapmaktan mene cebren teşebbüs” suçundan yargıladı.

12 Eylül’ün ortaya çıkardığı tablo darbenin sorumluları olarak sadece eli kanlı iki katilin yargılanmasının yeterli olmadığını fazlasıyla ortaya koyuyor. Dava da, dava sonucunda Evren ve Şahinkaya’nın aldığı müebbet hapis cezası da önemsiz değildir. Ancak darbenin sembolü haline gelmiş bu iki isim buz dağının yalnızca görünen kısmıdır. 12 Eylül’ün sorumluları; başta TÜSİAD olmak üzere büyük sermaye, darbe döneminde karar alma ve uygulama mekanizmalarında yer almış, bu kararların uygulanmasını kolaylaştıran ve mümkün kılan sivil-asker tüm darbecilerdir. Toplumun ve işçi sınıfının darbeye mücadeleyle yanıt verememiş olması, bu dava süresince gerçek suçluların ortaya çıkarılamaması ve onlardan hesap sorulamamasına neden olmuştur.

12 Eylül davası, darbelerin yaşandığı diğer ülkelerde görülen darbe davalarından epey farklı bir seyir izlemiştir. Arjantin ve Şili gibi örneklerde mağdurlar hakikatlerin ortaya çıkarılmasını ve sorumluların tüm toplum nezdinde mahkûm edilmesini sağlamışlardır. Oysa Türkiye’de darbecilerden hesap sorma bilinci güdük kalmıştır. Dava süreci toplumun gündemine yeterince girmemiş, darbenin en büyük mağdurları olan sosyalistlerin bir kısmı 12 Eylül’le hesabını adeta kapatmıştır. Darbenin yıldönümünde yapılan protesto mitingleri cılız bir katılımla gerçekleşmiştir. Bu davadan anlamlı bir sonuç çıkmayacağı gerçeği, davanın ilerletilmesi ve toplumun gözünde gerçek bir yargılamaya dönüşmesi için mücadele etmemenin bahanesi haline gelmiştir. Bu durum davanın göstermelik kalmasında etkili olmuştur. Kenan Evren soruşturmalar sırasında ifadesini evinde vermiştir. “Sayın Evren” diye başlayan sorulara, hiçbir korku ve tereddüt duymadan, “şimdi olsa yine aynı şeyi yaparız” şeklinde cevap vermiştir. Dava boyunca bu tavrını sürdürmekte bir sakınca görmemiştir. 12 Eylül’de bu cellâdın iplerini ellerinde tutanlar, sıranın kendilerine gelmeyeceğinden emin biçimde demokratikleşme nutukları atmışlardır.

Karanlığıyla Türkiye’nin 34 yılına damga vuran darbe ile ilgili belge ve bilgiler devlet sırrı oldukları gerekçesiyle mahkemeye iletilmemiş ve imha edilmiştir. Darbeye zemin hazırlayan provokasyonların devlet eliyle gerçekleştirildiğini kanıtlayan belgeler avukatların tüm çabasına rağmen mahkemeye sunulmamıştır. Belgelerde yer alan planların darbeye gelinen süreçte yaşanan Maraş, Çorum, Bahçelievler katliamları gibi olaylarla örtüştüğü bizzat muvazzaf askerler tarafından ihbar edilmiş ancak belgeleri talep eden mahkeme belgelerin devlet sırrı olduğu ya da imha edildiği cevabını almıştır.

Duruşma devam ederken hastanede yattığı gerekçesiyle duruşmalara katılmayan Şahinkaya’nın hastanede yatmadığı ve ayakta tedavi gördüğü ortaya çıktı. Tüm itirazlara rağmen sanıkların duruşma salonuna getirilmesi sağlanamadı. Şahinkaya’nın duruşmaya gidemeyeceğine ilişkin rapor veren doktorlar yargılanmadı. Türk Tabipler Birliği’nden doktorların raporları veren heyette yer almasına izin verilmedi. Üstelik Şubat 2013’te sanıklar haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne şikâyette bulundular ve 12 Eylül davası iddianamesinin hukuken yok hükmünde olduğunun tespiti için talepte bulundular.

Türkiye’de devlete karşı işlenen en ufak suçlarda bile tutukluluk sürelerinin ne kadar uzun olduğu biliniyor. Ancak ellerine sömürülen emekçilerin ve ezilen halkların kanı bulaşmış darbeci katiller, yargılanma sürecinde günlük hayatlarına devam ettiler. Zevküsefa içinde yaşayan, isimleri okullara, caddelere, kışlalara verilen bu katiller sanki ehemmiyetsiz bir konuda yargılanıyormuşçasına tutuklanmadılar. Sanıklar dava boyunca mağdurlarla karşı karşıya gelmediler. Oğlu Cemil Kırbayır’ın kemiklerini bulabilmek için mücadele eden Berfo Ana 105 yaşında ölünceye kadar her duruşmaya katıldı. Ancak Evren ve Şahinkaya hastanedeki yataklarından, ellerinde kahve fincanlarıyla telekonferans yöntemi ile ifade verdiler, duruşma salonuna adım atmadılar, mağdurların sorularına cevap vermediler.

Dava boyunca Evren ve Şahinkaya, burjuva iktidarı korumuş olmanın, iktidarın sahiplerinden olmanın verdiği küstahlıkla davrandılar. Yattığı yerde duruşma salonuna bağlanan Evren, pişkinlikte ve küstahlıkta sınır tanımayan bir ifade verdi: “12 Eylül Harekâtı Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından «Emir ve Komuta» zinciri içinde yapılmış ihtilaldir. İhtilal, «tarihi» bir olaydır. Tarihi olaylar yargılanamaz. 12 Eylül Harekâtı, kurucu iktidar olma hareketidir. (…) Ben kurucu iktidar olan Milli Güvenlik Konseyi’nin başkanı ve Devlet Başkanıyım. (…) Kurucu iktidar olmayı yani ihtilal yapmayı suç sayan bir kanun yoktur. Hukuken olması da mümkün değildir. Biz ihtilal yaptık. İhtilale teşebbüs etmedik. Herkesin ihtilal ile ihtilale teşebbüs etmeyi ayırması, aynı şey olmadığını bilmesi gerekir. (…) Bu beyanımın dışında başkaca bir beyanda bulunmayacağım. Mahkeme sorularına da cevap vermeyeceğim. Kusura bakmayın.”

Evren’in bu ifadesi, elbette işçi sınıfının yumruğunun basıncını hissetmeyen iktidar sahiplerine özgü bir küstahlıktır. İşçi sınıfının örgütsüzlüğü koşullarında kendini yargının, anayasanın, hükümetin, demokrasinin, toplumun üzerinde gören bu anlayış, ne yazık ki hak ettiği şekilde yanıtlanamamaktadır. 1 milyon 683 bin kişinin fişlenmesinden, 600 bin kişinin işkence görmesinden, aralarında 18 yaşından küçüklerin de bulunduğu 50 kişinin idam edilmesinden sorumlu olan katiller hesap vermeyi reddetmektedir. Bu durum darbenin hesabının sorulması için mücadele eden kesimlerin acısını ve öfkesini katlamaktadır.

Sanıkların yaşları ve ceza indirimi nedeniyle aslında cezasız kalacakları ortadadır. Davanın görülmesinin yolunu açan AKP hükümetinin asıl amacı darbecilerden hesap sormak ve onları cezalandırmak değildir. AKP, kendisini iktidardan devirmek isteyen diğer burjuva odaklara karşı toplumun desteğini arkasına almak istemiş ve “demokratlık” gömleğini bir süreliğine üzerine geçirmiştir. Ancak sıra darbecilerin işçi sınıfına, sosyalistlere, Kürt halkına ve toplumsal muhalefete karşı işlediği suçları ortaya çıkarmaya ve cezalandırmaya gelince bu gömleği üzerinden atıvermiştir.

Darbenin tüm gerçek sorumlularından hesap sormak için, işçi sınıfını bu konuda bilinçlendirmek ve harekete geçirmek için, akıtılan terin ve mücadelenin büyütülmesinin zamanıdır.

“12 Eylül faşizminin hesabı kimlerden sorulacak? Bir kere, sanık sandalyesine öncelikle oturtulması gerekenlerin, 12 Eylül faşizminin simgesi haline gelmiş ve onca insanın katledilip, sakat bırakılmasından doğrudan sorumlu olan generaller olduğundan hiç şüphe yok. Fakat suçlular bu kadardan mı ibarettir? Kuşkusuz ki değildir ve kabarık bir suçlular listesinin ardında esas suç odağı, faşizmi yaratan sermaye düzeni yer almaktadır. O nedenle, faşizmi yalnızca vitrinin önünde duran ‘cellâtlar’la özdeşleyip, bunlara görev veren ve öne itekleyen gerçek suçludan hesap sormaya yeltenmemek, bir anlamda onun oyununa gelmek ve onu bağışlamak demek olurdu. İşçi sınıfı, 12 Eylül faşizmine isim babalığı yapan generalleri istirahata çekildikleri rahat köşelerinden çıkartıp boyunlarına suçlu yaftasını mutlaka asmalıdır. Ama asla bununla yetinilemez. Bu haklı sorgulamanın son tahlilde burjuvazinin işine yarayacak bir deşarj aracı olmasına izin verilemez. Hesabını gerçek anlamda sormaya ant içen bir işçi sınıfı, öncelikle sanık sandalyesine oturttuğu suçlulardan hareketle, mücadelesini sermaye düzenini sorgulamaya yöneltmeksizin hesap defterini kapatamaz.” (Elif Çağlı, 12 Eylül Faşizminin Hesabı Sorulmalı, MT, Eylül 2005)

Marksist Tutum sayfalarında 12 Eylül’ün hesabının kapanmadığı defalarca yazıldı. Bu gerçek değişmiş değildir. Aradan geçen 34 yıl, işçi sınıfının içinde bulunduğu örgütsüzlük ve dağınıklık, kapitalist sömürü düzeninin 1980’den bu yana bu topraklardaki görece istikrarı, burjuvaziye rahat bir soluk aldırdı. Ancak bu soluğun kesileceği, kapitalist sınıfın yaptıklarının sonsuza kadar yanına kâr kalmayacağı açıktır. İşçi sınıfı, büyük önderi Marx’ın “tarih sınıf savaşımları tarihidir” diyerek ortaya koyduğu gerçeğin dipdiri bir tarafı olmaya devam ediyor. İşçi sınıfı bu savaşta öne çıkmak için güç biriktirmeye devam ediyor. İşçi sınıfının tarihsel görevlerine odaklananlar 12 Eylül’ün hesabının gerçek anlamda sorulacağına dair inançlarını ve mücadelelerini büyütmeye devam ediyorlar.

Kaynak: 
Marksist Tutum, Temmuz 2014, no:112