Navigation

12 Eylül’ün Tüm Sorumluları Sanık Sandalyesine!

12 Eylül 1980 askeri faşist darbesi Türkiye işçi sınıfına büyük kayıplar verdirdi. Arkasındaki sermayenin desteğiyle birlikte Kenan Evren önderliğindeki faşist cuntanın gerçekleştirdiği bu kanlı darbe, günümüze kadar yaşamın her alanında etkisini sürdürdü. Kenan Evren ve onun gibiler, işkence tezgâhlarının başında “sizden sonra öyle bir nesil yetiştireceğiz ki ne sizi, ne de sizin mücadele geleneğinizi hatırlayacaklar” demişlerdi. Darbenin ardından gelen nesil ise mücadele tarihi ve deneyimi unutturulmuş, apolitik bir nesil oldu.

Darbeci generaller gerek toplumsal yaşamda gerek siyasal ve yasal çerçevede sermaye için dikensiz gül bahçesi yaratmışlardı. Kendilerinin yargılanmasının önüne yasal engeller koyarak, koruma duvarı örmüşlerdi. Darbeden tam otuz yıl sonra, 12 Eylül 2010’da anayasa referandumunda geçici 15. maddenin kaldırılmasıyla birlikte darbecilerin koruyucu zırhında gedikler açıldı ve yargılanmaları gündeme geldi. Elbette ki onların sanık sandalyelerine oturtulmaları, toplumda yaratılan 12 Eylül karabasanının hesabının sorulması açısından küçük de olsa olumlu bir adımdır. Ancak onlara ve 12 Eylül faşizminin diğer sorumlularına, yaptıklarının hesabını layıkıyla soracak tek güç devrimci işçi sınıfıdır.

Geçici 15. maddenin kaldırılmasının ardından demokratik kitle örgütleri, 12 Eylül döneminde işkence tezgâhlarından geçmiş devrimciler, işçiler, sendikacılar ve katledilen kişilerin aileleri savcılıklara suç duyurusunda bulundular. 3 binden fazla dilekçe savcılıklara ulaştırıldı. Bunun sonucunda savcılık tarafından 82 sayfalık bir iddianame hazırlandı. İddianamede suç, “Türkiye Cumhuriyeti anayasasının tamamını veya bir kısmını değiştirmeye veya ortadan kaldırmaya ve anayasa ile teşekkül etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasına engel olmaya cebren teşebbüs etmek” olarak tanımlanıyor. Suç tarihi ise 2 Ocak 1980 ile 12 Eylül 1980 ve 6 Aralık 1983 dönemlerini kapsıyor. Şikâyetçilerin beyanlarının yanı sıra, röportajlar, kaset ve DVD’ler, çeşitli kitap, gazete ve dergi yazıları gibi birçok belge delil olarak gösteriliyor.

On bölüm halinde hazırlanan iddianamede 1980 öncesi ve sonrasının, yani darbenin planlandığı ve hayata geçirildiği dönemin siyasal ve toplumsal olaylarına yer veriliyor. Elbette ki burjuva devletin savcısından, faşist darbenin arkasındaki gerçek dinamikleri sergilemesini beklemek saflık olurdu. Nitekim iddianame birtakım olayları ifşa etse de, yalnızca cunta üyelerini suçlamaktadır.

1980 öncesi dönem, işçi hareketinin yükselişi nedeniyle burjuvazinin dilediği gibi at koşturamadığı bir süreçti. Burjuvazi parlamenter yöntemlerle bu yükselişin önüne geçemeyeceğini ve istediği yapısal dönüşümleri gerçekleştiremeyeceğini gördüğünde, faşist bir darbenin hazırlıklarına girişmişti. Bu doğrultuda devlet güçleri ve sivil faşist güçler tarafından nice katliamlar, provokasyonlar ve suikastler gerçekleştirilmişti. Savcı bu süreci şöyle anlatıyor: “Halkı kışkırtmak ve karşı karşıya getirmek için çoğunlukla aynı argümanların kullanılması, olaylarda herkes tarafından görülen asıl faillerin olaylardan sonra bir türlü yakalanamaması, yakalanarak yargılananların ise birbirlerine karşı kışkırtılarak çatışmaya sürüklenen kişiler olması, bazı olaylarda bizzat güvenlik güçlerinin kullanılması hususları gözetildiğinde, olayların, ülke yönetiminin askeri otoritenin eline geçmesini isteyen güçler tarafından çıkarıldığı, şüphelilerin denetiminde bulunan askeri yönetiminse, ülkenin kaosa sürüklenerek darbe şartlarının oluşmasını bekledikleri sonucuna varılmaktadır.” Ancak bu anlatımda “ülke yönetiminin askeri otoritenin eline geçmesini isteyen güçler” ya belirsiz bırakılıyor ya da sadece generallerden ibaretmiş gibi gösteriliyor. Oysa bu güçler generallerin de dahil olduğu egemen burjuva sınıftı.

İddianamenin devamında 1977 1 Mayıs katlimanına ilişkin tanık ifadelerine yer verilerek bu katliamın nasıl tezgâhlandığına, kimlerin bu katliamda rol aldığına değinilmektedir. Örneğin İstanbul Mali Polis Müdürü Recep Ordulu’nun “Bizim kendini bilmez ekipler. O beyaz Renault dediğimiz, Renault(tan) elini çıkarmış, şeyden havaya ateş ediyor. O arkadaşımız şimdi bir büyük ilde Emniyet Müdürüdür yani. Rütbeli, 1. Şubenin o zamanki Ekipler Amiri şahıstı” sözleri, aslında bunun kendini bilmezlerin işi değil, önceden planlanan bir saldırı olduğunu ortaya koyuyor. Olayın değerlendirilmesi kısmında, ateş edenlerin birçok kişi tarafından görülmüş olmasına rağmen gerçek suçluların hiçbirinin yakalanamadığı belirtilerek, saldırıyı gerçekleştirenlerin koruma altına alındığı teşhir ediliyor. Hani bir söz vardır “it iti ısırmaz” diye. Saldırıyı gerçekleştirenlerin amacı korku ve baskı politikasını topluma yaymak, işçilerin örgütlü gücünü parçalamaktı. Devlet adına bu katliamları gerçekleştiren katillerin bıraktık yakalanmasını, devlet tarafından kahraman ilan edilerek yıllarca beslendikleri ortadadır.

1978 16 Martında İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt Meydanı’na açılan kapısından çıkan öğrencilerin üzerine kurşunlar ve bombalar yağdırılmıştı. 7 öğrencinin hayatını kaybettiği bu saldırıyı gerçekleştiren ülkücü Zülküf İsot, itirafının ardından kendisi gibi ülkücü olan Latif Aktı tarafından öldürüldü. Öğrencilerin üzerine atılan bomba bizzat Abdullah Çatlı tarafından subaylardan alınmıştı. İddianamenin değerlendirme bölümünde bu katliam da açık bir biçimde anlatılmış, ancak sonucu yine “devletin bölünmez bütünlüğüne kasteden kişilere” bağlanmıştır. Malatya, Maraş ve Çorum olayları da benzer çerçevede iddianamede yer alıyor. Polisin ve Ülkücülerin bu saldırılarda nasıl görev aldığına değinilirken, değerlendirme kısmında bunların “ülkeyi kaosa sürüklemek isteyen güçler” tarafından yapıldığı söyleniyor.

Bu bağlamda Fatsa’ya da yer veriliyor ve ağır katliamların yaşandığı Maraş, Çorum gibi yerlere zamanında müdahale edilmezken neden sadece Fatsa’ya müdahale edildiği soruluyor. Bilindiği gibi, Fatsa o dönemde ilerici-devrimci güçlerin hâkim olduğu ve belediye başkanlığı seçimini devrimci-demokrat bir emekçinin kazandığı bir ilçeydi. Burjuva devletin müdahalesinin nedeni de buydu. “Çorum’u bırak Fatsa’ya bak” diyen Demirel konuşmalarıyla halkı tahrik ediyor ve Fatsa’yı hedef gösteriyordu. Gerici güçlerin ve burjuva medyanın günlerce yürüttüğü demagojik propagandalardan sonra, 12 Temmuz 1980’de ordu tanklarıyla Fatsa’ya girmiş ve bu “kutsal vatan toprağını komünistlerin işgalinden kurtardığını” ilan etmişti! Bu saldırıda polis ve askerin yanında Ülkücü faşist paramiliter çeteler de yer almıştı.

Ardından, Evren’in de ifade ettiği gibi uygun zemin yaratılmış ve darbe gerçekleşmişti. 1980 darbesi döneminde 650 bin kişi gözaltına alındı. Bu insanlar 90 günü geçen gözaltı süreleri boyunca, bir daha hafızalardan silinmeyecek, insanlık dışı işkencelere tâbi tutuldular. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. 7 bin kişi için idam cezası istendi, 517 kişiye idam cezası verildi, 50’si idam edildi. 12 Eylül döneminde hapishanelerde gerçekleştirilen işkence yöntemleri kimliksizleştirme, baskı altına alma ve yok etmeye dayanıyordu. Toplumun örgütlülüğünü parçalamayı amaçlayan devlet dışarıda korku dalgası yaratıyor, içeride ise devrimcilere ve mücadeleci işçilere sistematik işkence uyguluyor, kan kusturuyordu. Yüzlerce insan bu işkenceler sonucunda yaşamını yitirdi. İddianamede, Diyarbakır ve Mamak Cezaevleri, Ankara Emniyet Müdürlüğündeki DAL (Derin Araştırma Laboratuarı), Adıyaman’da Pirin Palas Hapishanesi ve İstanbul’da Gayrettepe öne çıkan işkence merkezleri olarak söz ediliyor. Ülkedeki tüm gözaltı merkezlerinin ve cezaevlerinin o dönemde insanlık dışı uygulamalara tanık oldukları da belirtiliyor.

Evren ve Şahinkaya yaptıklarının suç olmadığı, ülkenin bölünmez bütünlüğünü korudukları safsatasını ileri sürmekteler. İç Hizmetler Kanunu’nun 35. maddesini kendilerine dayanak yaparak, yaptıkları darbeyi yasal kılıf içine tıkıştırmaya çalışıyorlar. Yine hiç utanmadan, darbe yapmanın değil, darbeye teşebbüs etmenin suç olduğunu iddia ediyorlar! Evren suçlamaların ardından yaptığı açıklamada utanmaz bir biçimde, “Ben kurucu iradeyim, beni yargılayamazsınız” demişti. Bu faşistler 32 yıl boyunca Anayasa’ya yerleştirdikleri geçici 15. madde ile dokunulmazlıklarını korudular. Bir taraftan da davanın yaklaştığı şu günlerde zamanaşımından söz edilmektedir. Ancak iddianamede zamanaşımı konusunda şöyle bir açıklama yer almaktadır: “Gerek Anayasada gerekse Türk Ceza Kanunlarında soruşturma ve yargılama engelinin bulunduğu hallerde zamanaşımının işlemeyeceği kuralı öngörülmüştür. Anayasanın 12 Eylül 2010 referandumuyla kaldırılan geçici 15. maddesi de burada olduğu gibi bir soruşturma engelidir. Zamanaşımı süresi geçici 15. maddenin kaldırıldığı referandum sonucunun resmi gazetede yayınlandığı 23 Eylül 2010 tarihinden itibaren yeniden işlemeye başlamıştır.”

Fakat savcı, Evren ve Şahinkaya için “anayasayı zorla değiştirmek” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istese de, “şüphelilerin ilerlemiş yaşları ve sağlık durumları dikkate alınarak” bu cezanın “adli kontrol tedbirleri” yoluyla uygulanmasını talep etmektedir. Bunun anlamı, bu faşist generallerin “ev hapsi” adı altında istirahat etmeleridir!

4 Nisanda başlayacak olan dava, 12 Eylül darbesinin işçilerin gündemine taşınması ve hatırlanması açısından önemlidir. 12 Eylül faşist darbesi işçi sınıfının kazanılmış haklarına el koymuş, siyasal ve sendikal haklarını gasp etmiştir. Binlerce insanı katleden, toplumun yüreğine acıyı musallat eden darbecilerin yargılanması ve geçmişin hesabının sorulması önemlidir. Bunun için sendikaların, işçi örgütlerinin bu davanın peşini bırakmaması, ciddi bir kamuoyu basıncı yaratmaları gerekmektedir. Elbette ki suçlu listesinin yalnızca Evren ve Şahinkaya ile sınırlandırılması yetmez. 12 Eylül faşizminin simgesi haline gelen Evren ve Şahinkaya ile birlikte tüm darbecilerin yargılanması, listenin daha da uzatılması gerekir. 12 Eylül’ün başbakanı Bülent Ulusu ve hükümet üyeleri, Danışma Meclisi üyeleri, Sıkıyönetim komutanları, valiler, cezaevi müdürleri, emniyet müdürleri, polisler, işkenceci gardiyanlar, MİT, kontrgerilla örgütleri ve darbenin yanında taraf olanlar… Ve yalnızca darbecilerin, siyasetçilerin yargılanması da yetmez. Sahnenin arkasında yer alan ve “şimdiye kadar işçiler güldü, şimdi gülme sırası bizde” diyen TİSK başkanı Halit Narin ve TÜSİAD üyelerinden, yani darbecileri harekete geçiren patronlar sınıfından da hesap sorulmadığı müddetçe 12 Eylül’ün defteri kapanmış olmayacaktır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 85, Nisan 2012