Navigation

Türkiye Burjuvazisinin Afrika Seferi

Türkiye kapitalizmi son yirmi yıl içerisinde önemli bir gelişme kaydetti. Özellikle AKP hükümeti döneminde bu gelişme daha da ivmelendi. Buna bağlı olarak Türkiye burjuvazisinin emperyalist bir güç olma, bölgede ve yakın çevresinde etkinliğini arttırma hevesleri de körüklendi. Bu emperyalistleşme arzusuna denk düşen politikalarıyla, ona uygun vizyonuyla, bu ufukla yetişmiş kadrolarıyla AKP, tekelci sermayenin atılım ihtiyacına cevap verme yeteneğine sahip bir siyasi hareket olarak ortaya çıkmış ve pratiğiyle de bunu göstermiştir.

Türkiye iktisadi alanda, kırılgan bir zeminde bile olsa, dünyaya kıyasla önemli bir büyüme oranını yakalayarak en büyük 17. ekonomi haline gelirken, tekelci sermayenin (finans kapitalin) egemenliği daha da pekişmiş, sermaye ihracı olgusu giderek kendisini daha belirgin bir şekilde ortaya koymuştur. Bu emperyalistleşme süreci, kaçınılmaz olarak, beraberinde buna uygun bir dış politikayı da getirmiştir. Yıllar boyunca statükoculuğun kalesi durumundaki Dışişleri Bakanlığı, AKP iktidarı döneminde, Türkiye burjuvazisinin yayılmacı heveslerine paralel olarak yeniden yapılandırılmış, bir zihniyet değişimi yaşanmıştır. TC’nin dış politikası, bölgede ve yakın çevrede nüfuz alanları kazanma, bu çerçevede ve giderek dünya ölçeğinde siyasi bir aktör olarak öne çıkma gayretine uygun olarak yeniden şekillendirilmektedir. Tüm bunlara ek olarak, ordunun siyasi alandaki rol ve etkisi AKP’nin kabul edebileceği sınırlara geriletildikçe, orduyu modernleştirmeye, vurucu gücünü arttırmaya ve deniz aşırı operasyon kabiliyeti kazandırmaya dönük girişimlerin de giderek daha fazla ciddiyet kazandığına şahit oluyoruz.

Tüm bunlar, Türkiye kapitalizminin artık alt-emperyalist bir güç olarak emperyalist hiyerarşide daha da üst basamaklara tırmanma çabasında olduğunu gösteriyor. Geçtiğimiz ay içerisinde devasa bir işadamları heyetiyle yaklaşık bir haftalık bir Afrika turuna çıkan Erdoğan’ın bu gezisini tam da bu pencereden görmek gerekiyor. Beraberindeki 300 kişilik işadamı heyetiyle üç Afrika ülkesini (Gabon, Nijer, Senegal) gezen Erdoğan, Türk finans-kapitalinin girişken bir pazarlamacısı olarak üzerine düşen görevi layıkıyla yerine getirmeye çalışıyor.

“Hayırsever emperyalizm”

Erdoğan, gerek ziyaret ettiği ülkelerin parlamento ve iş forumlarında yaptığı konuşmalarda, gerekse de ziyaretinden dönüşte katıldığı kimi toplantılarda, gezinin amacının kardeşlik ve dostluğu pekiştirmek olduğunu vurguluyor. Gabon parlamentosunda yaptığı konuşmada şunları söylüyor: “Tarih boyunca olduğu gibi bugün de Afrika'ya baktığımızda diğerlerinin tersine elmasları, altınları, madenleri, yeraltı zenginliklerini görenlerden değiliz. Biz Afrika'ya baktığımızda ortak tarihimizi görüyoruz, sadece ve sadece dost ve kardeşlerimizi görüyoruz. Artık kardeşler arasındaki hasreti, ilgisizliği, uzaklığı ebediyen dindirmeye niyetlendik ve bunun için mücadele veriyoruz.” Bu ve benzer ifadeler diğer ülkelerde yapılan parlamento konuşmalarında da dile getirilmiş ve o parlamentolardaki vekiller tarafından da alkışlarla karşılanmıştır. Gerçek şu ki, hatibin kendisi de dinleyiciler grubu da, bu sahte sözlere zerre kadar inanmamaktadırlar. Ama burjuva diplomasisi, bu sahte vaazlar, ona karşı gösterilen kibar alkışlar ve yapay coşkunluk gösterileri olmaksızın düşünülemez bile. Bir burjuvanın bir başka burjuvayı kandırması açısından hiçbir işe yaramayacak bu ifadeler, olsa olsa egemenlerin emekçilerin gözünü boyamak ve onları uyutmak için kullandıkları bir söylemden ibarettir.

Uzun nutuklarla Afrika’nın sömürge geçmişine atıfta bulunarak, kıta insanlarının tarihte yaşadıkları ağır acılara, katliamlara, yağma, talan ve sömürüye işaret ederek, kendilerinin beyaz adam gibi açgözlü olmadığını anlatan Erdoğan’ın bu sahte sözleri, Osmanlı İmparatorluğu’na yaptığı atıflarla inandırıcılığını hepten kaybediyor. Osmanlı’nın Afrika’da da yüzyıllar boyunca dostça ve kardeşçe yaşamın sembolü olduğu yalanını ileri süren birini oranın burjuva siyasetçileri alaycı bir tebessümle ama yine de alkışlarla karşılıyorlarsa, bu, onların da Türk sermayesinden önemli beklentileri olduğu anlamına gelir. İkiyüzlü burjuva siyaseti, kazanç ve çıkar varsa her türlü yalanı pervasızca söylemeyi olduğu kadar safça inanmış görünmeyi de maharet saymaktadır.

Son yıllarda, özellikle Afrika ve benzer durumdaki geri ülkelere yönelik olarak, hayırsever görünümlü, insani yardım kılıfına bürünmüş bir emperyalist politikanın hızla yaygınlaştığı görülmektedir. Bu doğrultuda ileri kapitalist ülkelerde türlü dayanışma kampanyaları yapılmakta, sanat etkinlikleri vb. düzenlenmekte, böylelikle toplanan fonlarla geri ve çok zor durumdaki ülkelere sözde yardım edilmektedir. Burada amaç, zor durumdakilere çıkarsız bir yardım eli uzatmak değil, bu tür gösterişli yardım kampanyalarıyla hem iç hem de dış kamuoyunda itibar kazanmak, sözkonusu ülkeye sorunsuz bir girişin kapılarını açmak, o ülke halkları nezdinde hayırsever ve güvenilir bir imaj oluşturmaktır. Toplanan paraların önemlice bir bölümü (bazen de tamamı) hem yardım eden hem de yardım edilen konumundaki ülkelerin bürokrasisi tarafından iç edilmekle birlikte, bu vesileyle o ülkelerde hayırsever görünümlü emperyalistlerin etkin bir faaliyetinin önünün açıldığını söylemek mümkündür.

Bu açıdan Türkiyeli kapitalistlerin bazı avantajları olduğunu da teslim etmek gerekir. Özellikle Müslüman nüfusu yoğun olan ülkelere göz diken, İslami referansları kullanmakta zorlanmayan, farklı kültürleri idare etme konusunda uzmanlaşmış Osmanlı’nın emperyal geleneklerinin yanı sıra vakıf ve hayır kuruluşları adetlerini de özümsemiş, cemaatler aracılığıyla dayanışma ağları örgütlemekte deneyimli AKP burjuvazisi ve onun rehberliğindeki diğer burjuva kesimler bu ülkelerde rakiplerin bir adım önüne geçme avantajına sahip görünüyorlar. Kuraklık ve açlıktan kırılan Somali’de binlerce su kuyusu açmakla övünen Erdoğan, böylelikle Somali’de önemli bir etkinlik sağladıklarını, bu ülkeyi Afrika açılımında önemli bir üs haline getirdiklerini, yani bu yardımları çıkar ve kazanca tahvil ettiklerini pek dillendirmiyor. Ama bir başka burjuva, bu “hayırseverlik” ve sosyal yardım faaliyetlerinin güven kazanma açısından taşıdığı kilit önemi ve bunun da kazanca giden yolu açtığını itiraf ediyor. Şöyle diyor, Türk-Gana İş Konseyi Başkanı olan Pelin Güneşoğlu: “Afrika’da herhangi bir ülkede iş yapabilmek için öncelikle o ülkede yerleşik olmak gerekiyor. … Buralarda her sektörde fırsat var. Ancak hemen hemen tüm önemli sektörlerde köşeler tutulmuş. O yüzden başarıyı ancak sizin buradaki performansınız getiriyor. Buralarda insanlar yıllarca sömürüldüğü için güvenlerini kazanmak çok önemli. … İnsanlar aynı zamanda duygusal. Meselâ sadece para için burada olmadığınızı bilmeleri çok şeyi değiştiriyor. Ben sosyal yardım projelerine katılarak ülkeye de faydalı olmaya çalışıyorum.

Bu noktada, Türkiye burjuvazisinin emperyalistleşme ataklarının lojistik zeminini sağlayanların başında Gülen cemaatinin ve ona bağlı okulların geldiğini de hatırlatmakta fayda var. 120’den fazla ülkede anaokuldan üniversiteye kadar binden fazla okul açan ve buralarda Türkiye kapitalizminin misyoneri olarak faaliyet gösteren bu cemaat, bu araçla hem yerli burjuvalarla ve devlet bürokrasisiyle sıcak ilişkiler geliştirip bir lobi oluşturuyor, hem de parlak gördüğü gençleri burs vererek eğitip bir Türkiye sempatizanı olarak yetiştiriyor. Ardından da bunlardan Türkiye kapitalizminin ve kuşkusuz cemaatin çıkarları doğrultusunda yararlanmayı hedefliyor. İslami bir kökten gelen yeni yetme burjuvazinin üzerinde Müslümanlık artık bir süs eşyası gibi dursa da, yıllarca çeşitli zorluklara katlanarak uzun vadeli ve sabırlı bir çalışma yürütme anlayışı, bu yeni yetme İslamcı burjuvalar arasında önemli bir kültürel öğe olarak dikkat çekiyor. Acele etmiyorlar, talan edip çekip gitmekten ziyade, yolunacak kazı ürkütmeden daha kalıcı bir sömürü zemini yaratmanın peşindeler. Cemaate bağlı Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonunun (TUSKON) bölgede giderek artan ilişkileri ve faaliyetleri bu yöntemin işe yaradığını gösteriyor. TUSKON başkanı Rızanur Meral’in şu açıklamaları, esas dertlerinin “gönülleri fethetmekten” birazcık farklı olduğunu ikrar niteliğinde: “Afrika’ya olan ilgi daha da artacak. Dünyada gıda temini, enerji ve madenler başta olmak üzere emtia 3 önemli konu. Bunların hepsi Afrika’da var. Ayrıca günümüzde gelişmekte olan ülkeler de birer üretici haline geldiği için Afrika pazar olarak da çok cazip.

Yeni pazar ve yatırım alanları arayışı

Erdoğan, gerçek niyetini hiç dile getirmedi dersek yalan olur. Tersine, parlamentolardaki o gösterişli sahte nutukların ardından, sıra iş konseylerinin toplantılarına geldiğinde, yeni pazar ve yatırım alanları arayışı kendisini çırılçıplak ortaya koyuverdi. Öyle ya, 300 kişilik devasa bir işadamları heyeti süs olsun diye gelmemişti bu ülkelere! İslami sermaye denen kesimlerin yanı sıra TÜSİAD burjuvazisinin mensuplarını da barındıran bu heyet, akla gelebilecek neredeyse her sektörü içeriyor.

Türkiye, özellikle 2008 krizinden sonra, daralan Avrupa pazarı nedeniyle düşen ihracatını telafi etmek için, dünyanın birçok köşesinin yanı sıra özellikle Ortadoğu ve Afrika’da yeni pazarlar ve yatırım alanları peşinde koşmaya yoğunlaştı. AKP sözcüsü Hüseyin Çelik şunları söylüyor: “Buralarda çok şey var. … Eğer biz Ortadoğu'ya açılmasaydık, eğer biz Uzakdoğu'ya açılmasaydık, eğer biz Pasifiklere, Karayiplere açılmasaydık, eğer biz Afrika'ya açılmasaydık, yeni ekonomik destinasyonlar, ihracat hedefleri koymasaydık ve bu ülkelerden bu açığı kapatmasaydık biz 2012'nin sonunda 152 milyar dolarlık gibi bir ihracata ulaşamazdık.” Krizden önce ihracatın çoğu, yüzde 60’a yakın bir oranla Avrupa Birliği ülkelerine yapılıyordu. Bugünse Ortadoğu ve Afrika’ya yapılan ihracat toplamı (tüm ihracatın yüzde 35’i), AB ülkelerine yapılan ihracat toplamına (tüm ihracatın yüzde 38’i) neredeyse eşitlenmiş durumda. Bu aynı zamanda Ortadoğu ve Afrika’ya yapılan ihracatın son on yıl içerisinde 8 kattan fazlasına çıktığı anlamına geliyor. Burada ağırlık Ortadoğu gibi gözükse de, Afrika’nın payı da giderek artmış; 2012 yılında yüzde 27 artarak 13 milyar doları aşan ihracatta başı kimya, çelik, otomotiv, hububat ve enerji sektörleri çekiyor. Bu veriler, Türkiye’nin bölgesi ve yakın çevresiyle giderek artan bir iktisadi ilişki geliştirdiğine, bu bölgelerde iktisadi faaliyet olarak giderek artan bir yer tuttuğuna işaret etmekle kalmıyor, aynı zamanda son yıllarda Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesindeki emperyalist kapışmaya siyasi ve askeri olarak dahil olmaya neden bu kadar hevesli olduğunu anlamayı da mümkün kılıyor.

Diğer yandan belirtmek gerekir ki, yukarıda aktardığımız veriler esas olarak Kuzey Afrika ülkelerini kapsamaktadır. Orta ve güney Afrika’nın gündeme girişi ise daha yenidir. Son gezinin temel iktisadi hedefi de burasıdır. Son birkaç yıl içerisinde bu bölgelere dönük artan ilgiyi ve ilişkilerin zeminini geliştirecek adımları şöyle sıralamak mümkün: 2005’te Türkiye’de “Afrika Yılı”nın ilan edilmesi ve ardından tekrarlanan Afrika-Türkiye zirveleri, TC’nin Afrika Birliği’ne gözlemci sıfatıyla katılması ve ardından stratejik ortak olarak ilan edilmesi, Afrika Kalkınma Bankası ve Afrika Fonu’na üye olunması, İslam konferansları, THY’nin 30’a yakın belli başlı Afrika kentine düzenli uçak seferleri başlatması, son üç yıl içerisinde 19 yeni elçilik açılması, son yedi yılda cumhurbaşkanı veya başbakanı içeren 10 gezi vb…

Bu girişimler sonucunda orta ve güney Afrika ülkeleriyle ticaret hacmi 2000 yılına göre on katına çıkarak 7,5 milyar dolara yükselmiştir. Bugün gelinen noktada ise AKP hükümeti, Afrika’nın geneliyle 17 milyar dolar olan ticaret hacmini üç katına çıkararak, iki yıl içerisinde 50 milyar dolara ulaştırmayı hedefliyor. Bu iddialı hedef, Erdoğan’ı, beraberinde taşıdığı heyetin reklâmını yapmakta değme pazarlamacılara taş çıkartmaya zorluyor: “Müteahhitlerimiz üstlendikleri iş hacmi noktasında dünyada Çin’den sonra ikinci sırada yer almaktadır. Müteahhitlerimiz 2011 yılında Afrika genelinde yaklaşık 2 milyar dolarlık proje üstlendiler. 2012 yılında sadece Etiyopya’da imzalanan bir demiryolu projesinin maliyeti 1,7 milyar dolardır. … Bizler özellikle baraj inşaatlarında kendini ispatlamış bir ülkeyiz. Gabon’un suyunu iyi değerlendirmesi bakımından, gerek enerji, gerek içme suyu kullanımı bakımından şirketlerimizin önemli işlev göreceğini düşünüyorum.

Türkiye gözünü emperyalist büyük güçlerin çoğunlukla pek el atmadığı büyük müteahhitlik işlerine (yollar, barajlar, sulama kanalları, enerji santralleri, dev konut projeleri vb.) dikmiş gözüküyor. Bu aynı zamanda AKP burjuvazisinin de epey deneyimli olduğu ve ciddi ölçüde palazlandığı bir alan. Bu alanda Çin’le önemli bir rekabet içerisinde olunsa bile, Dünya Bankası’nın verilerine göre Afrika’nın altyapı eksikliğini kapatmaya başlamak için her yıl 75 milyar dolar civarında bir yatırım yapmak gerektiği hesaba katıldığında, ortada önemlice bir pasta olduğu rahatlıkla görülebilir. Ne var ki Erdoğan çok daha fazlasını da talep ediyor. Gabon’da “doğalgaz çıkarımı ve çevrim santrallerinin kurulumunda önemli bir işlev yerine getirmekten bahsederken, Nijer’de petrol yataklarının işletilmesine talip oluyor: “Bir diğer konu da, tabii şimdi petrol rezervi noktasında Nijer gelişiyor ve 2014-2015'e kadar da ciddi manada bire dört, bire beş artacağını söylüyorlar. Bu konuda da yine burada atılacak adımların çok büyük önemi var.” Dünyadaki altın rezervlerinin yarısının, elmasın üçte birinin Afrika’da olduğu, ayrıca ciddi petrol rezervlerinin de bulunduğu düşünülecek olursa, atılım peşindeki burjuvazinin bu zenginliği görmezden gelmesinin mümkün olmayacağı kolaylıkla anlaşılır.

“Küresel oyuncu” olmak, yani emperyalist hiyerarşide birinci lige çıkmak, AKP şefinin ve tekelci sermayenin düşlerini süslüyor. Ama mesele, modern imalat sanayiinin ürünlerini pazarlamak, büyük altyapı projelerine imza atmak ve hatta şimdilik mütevazı düzeyde olsa bile doğrudan yatırımlarla sermaye ihraç etmek noktasının ötesine geçip, değerli madenlere ve hele de doğalgaz ve petrol gibi enerji kaynaklarına göz dikmeye geldi mi, işin rengi değişiyor. Zira bu alanda Türkiye’nin karşısına Çin, Brezilya ve Hindistan gibi yeni yükselen emperyalist güçler değil, büyük emperyalist güçler çıkmaktadır. Bu güçlerle mücadelede dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak da var. Bu noktada Erdoğan’ı çevresindeki yalaka takımı “yürü be aslanım” şeklinde gaza getirmeye çalışsa ve hatta bir ölçüde başarılı olsa da, işlerin kısa vadede buraya gelmeyeceği ve AKP’nin kısa ve orta vadede özellikle ABD ile karşı karşıya gelmek istemeyeceğini söylemek yanlış olmaz. Diğer taraftan bu yorum, ABD ile ilişkilerin pürüzsüz devam edeceği anlamına gelmiyor, ikincil hususlarda bal gibi de sürtüşmeler, anlaşmazlıklar vb. yaşanabilir, yaşanıyor da. Ama bugün esas dikkat çekilmesi gereken noktalardan biri, Türkiye’nin özellikle Ortadoğu ve Afrika üzerinden Fransa ile giderek artan bir emperyalist gerilim içerisine girmiş olmasıdır.

Siyasi boyutlar ve Fransa’yla artan gerilim

Bu gezi yalnızca yeni pazar ve yatırım alanları arayışından ibaret değildir. Bir süredir her vesileyle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin yapısının değişmesi gerektiğini savunan AKP hükümeti, BM Genel Kurulu’nda 50’den fazla üyesiyle önemli bir ağırlığa sahip olan Afrika ülkeleriyle daha yakın siyasi ilişkiler kurmak ve böylelikle BM içerisinde daha aktif olabilmenin de hesaplarını yapıyor. TUSKON başkanı bu noktaya da dikkat çekiyor: “Dünyadaki 200 civarı ülkenin dörtte biri Afrika’da. Birleşmiş Milletler nezdindeki oylamalarda da Afrika ülkelerinin parmak sayısı önemini hissettiriyor.” Keza böylesi bir destek geçtiğimiz yıllarda alınabilmiş ve bu sayede TC, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde geçici üye olarak bir dönem rol oynayabilmiştir.

Erdoğan’ın son gezisinin arkasındaki temel motivasyonlardan biri de Fransa’nın bölgedeki nüfuzunda gedikler açma çabasıdır. Bizzat gezinin kapsadığı ülkeler bunun bir göstergesidir. Gabon, Nijer ve Senegal’in denebilir ki tek ortak tarafı hepsinin de geçmişte Fransız sömürgesi konumunda olması ve halen de Fransa’nın nüfuz alanları içerisinde bulunmasıdır. 1,5 milyonluk küçücük nüfusuyla Hıristiyan bir ülke olan Gabon, eğer zengin petrol yataklarını ve Fransız nüfuzunu saymazsak, aslında AKP’nin hedef ülke profiline pek uymuyor. Senegal ile Nijer ise Müslüman ve oldukça yoksul 15 milyon civarında bir nüfusa sahipler. Her iki ülkede de Fransa’nın denetiminde altın ve petrol yatakları var. Bunlardan Nijer dünyanın en büyük uranyum rezervlerine sahip ve alıcısı da yine Fransa! Senegal ve Nijer’in bir başka özelliği de Mali’nin komşusu olmaları!

Bilindiği gibi, Afrika gezisi sırasında, Mali’de yaşanan sorunlar da gündeme gelmiş ve Erdoğan bu hususta diplomatik yolların zorlanması gerektiğine vurgu yaparak askeri müdahaleye pek sıcak bakmadıklarını ima etmişti. Yine sözkonusu açıklamalar içerisinde üstü kapalı olarak Fransa’yı, Mali’de “bir bölme operasyonu yapmakla ve böylelikle kardeşleri birbirine düşürmekle” suçlamıştı. Gezinin hemen ardından Fransa’nın Mali bombardımanının başlaması, Erdoğan’ın böbürlenmelerinin emperyalist piramidin tepesinde pek bir kıymeti harbiyesinin olmadığını ortaya koyuyor. Öyle gözüküyor ki, Erdoğan liderliğindeki Türkiye burjuvazisi bu hususta boyundan büyük işlere kalkışmaktadır!

Mali’de neler oluyor?

Mali’nin kuzeyinde bir süredir denetimi elinde tutan ve El Kaide ile irtibatlı olduğu söylenen İslamcı grupların ülkenin güneyine doğru ilerlemesi ve başkent Bamako’yu da ele geçirme ihtimalinin ortaya çıkmasıyla birlikte Fransa, başta İngiltere ve ABD olmak üzere diğer Batılı emperyalist güçlerin de desteğiyle, İslamcı güçlerin üslerini bombardımana girişti, ardından da kara birliklerini Mali’de konuşlandırdı. Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu’na dahil kimi ülkelerin askerleri de Fransız birliklerine destek olmak amacıyla Mali’ye geldi.

İslamcı grupların varlığı ve etkinliği, Batılı emperyalist güçler açısından Mali’ye askeri müdahaleyi meşrulaştıran bir argüman olarak kullanılıyor. 11 Eylül’den bu yana Afganistan’a müdahaleyle birlikte popülerleşen bu “İslamcı terörizm” öcüsü, emperyalistler tarafından çeşitli durumlarda kullanıldı, ne var ki, artık bunun abartılı bir ideolojik propaganda olduğu giderek daha açık hale geliyor. İslamcı grupların varlığı ve artan etkinliği emperyalistler açısından kuşkusuz önemsiz bir faktör değildir, ancak onların temel kaygısının ne pahasına olursa olsun her koşulda İslamcı grupların önünü kesmek olduğunu söylemek mümkün değildir. Libya, Suriye ve Afganistan örnekleri, emperyalistlerin İslamcı gruplara ilişkin tavrının nasıl çeşitlenebildiğini göstermektedir.

Mali’de altın, uranyum ve petrol yatakları bulunuyor ve bunların önemlice bölümü, ülkenin kuzeyinde, Tuareglerin yaşadığı bölgede yer alıyor. Geçtiğimiz yıl Tuareglerin yaşadığı bölgede çıkan bağımsızlık taraftarı isyan daha sonra çeşitli İslamcı grupların da katılımıyla daha da karmaşık bir hale geldi. İslamcı gruplar ile ayrılıkçı gruplar arasında da gerginlik ve yer yer çatışmalar yaşandı. Diğer taraftan Mali’nin komşusu Nijer’de de Tuaregler yaşıyor ve uranyum zengini bölgede isyancı gruplar mevcut. Fransızların bu isyancılara verdiği destekten ötürü Nijer hükümetiyle Fransa arasında yaşanan gerginliğin ardından hükümet bir askeri darbeyle yıkılıverdi.

Batılı güçlerin gerçek kaygısı, bölgedeki değerli madenler ve enerji kaynakları üzerindeki denetimlerini kaybetmektir. Bu hem kendilerinin zayıflaması, hem de rakip gördükleri eski ya da yeni yükselen emperyalist odakların güçlenmesi anlamına gelmektedir. Afrika sözkonusu olduğunda en etkin büyük emperyalist güçlerden biri Fransa’dır. Batı ve orta Afrika ülkelerinin önemlice bir bölümü Fransa’nın eski sömürgeleri. 1960’ların başında bu ülkeler Fransa’dan bağımsızlıklarını kazandılar fakat hem siyasi hem de ekonomik bakımdan onun nüfuz alanında kalmaya devam ettiler. Bugün de bu ülkelerin özellikle yeraltı zenginlikleri çoğunlukla Fransa’nın denetimi altında. Ne var ki, yeni yükselen emperyalist güçlerin (başta Çin olmak üzere, Brezilya, Hindistan ve Türkiye) Afrika’da giderek artan etkinlikleri, kıta üzerinde etkisi olan büyük güçleri (Fransa, İngiltere, ABD) artan ölçüde rahatsız ediyor. Bu güçler ve en başta da bölgeyle güçlü bağlara sahip olan Fransa, özellikle Çin’in artan etkisine karşı önleyici bir strateji izliyor. Çin’in sağlam ilişkiler kurarak önemli petrol anlaşmaları yaptığı Sudan’ın 2011 yılında bölünmesi, Libya’da Fransızların başını çektiği bombardımanla Kaddafi rejiminin devrilmesinin ardından Çin’in Libya’dan çekilmek zorunda kalması, yine Çin’in giderek etkinlik kazandığı Nijer’de 2010 yılındaki askeri darbe ve nihayet Mali’ye askeri müdahale.

Son yıllarda Afrika kıtasının bütününde gerçekleşen karışıklıkları, askeri darbeleri, çatışmaları vb. bu pencereden değerlendirmek gerekiyor. Kıtanın sefaletle boğuşan emekçi halkları, bölgesel, etnik, dinsel çatışmaların kıskacından emperyalist güçlerin çıkar çatışmasından ötürü çıkamadıkları gibi, bu büyük güçlerin tepişmesinin altında ezilmekten de kurtulamıyorlar.

Toparlayalım. Türkiye kapitalizmi, son yıllarda yaptığı atılımla alt-emperyalist bir güç konuma ulaştı ve mümkün olan en kısa sürede, bu konumunu daha da geliştirerek emperyalist hiyerarşide daha üst basamaklara tırmanmanın derdinde. Bunun için bir taraftan içeride sermayenin emeği daha da azgın bir şekilde sömürmesi için dikensiz bir gül bahçesi yaratılırken, diğer taraftan da dışarıda hem ekonomik hem de siyasi ataklarını yoğunlaştırıyor, militarist maceralara hazırlanıyor. Henüz boyundan büyük işler gibi gözükse de, geç kalmanın verdiği sabırsızlıkla her türlü çılgınlığı yapmaya hazır görünüyor. Bölgesinde ve yakın çevresinde artan emperyalist çatışma ve gerilim ortamı TC’yi de giderek daha fazla köşeye sıkıştırıyor. Öte yandan azgın bir sömürü altında kıvranan işçi sınıfı saflarında biriken hoşnutsuzluğun yanı sıra başta Kürt sorunu olmak üzere birçok etnik, mezhepsel gerilime zemin oluşturan sorunların varlığı, egemen sınıfı ve en çok da onun siyasal temsilcisi olan AKP’yi giderek daha otoriter bir çizgiye sürüklüyor. Bu koşullarda, kara bulutların giderek toplandığını, fırtınanın yaklaştığını söylemek kehanet olmayacaktır. Türkiye işçi sınıfının devrimci bir yükselişiyle engellenmediği takdirde, ufukta savaş ve artan faşizan baskılardan başka bir şey görünmüyor.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 95, Şubat 2013