Navigation

Türk Burjuvazisinin İkinci Irak Seferberliği

Geçtiğimiz haftalarda, 4 Temmuz’da yaşanan “Süleymaniye krizi” ve bugünlerde tekrar hükümetin gündemine gelen Irak’a asker gönderme sorunuyla birlikte burjuva medyada yoğun bir tartışma başladı. Bu tartışma, özünde TC burjuvazisi ve devletiyle ABD emperyalizmi arasındaki ilişkilerin geleceği üzerinedir ve görünen odur ki, TC ile ABD emperyalizmi arasındaki “stratejik ortaklık” eski haliyle sona ermiştir. Aslında ortaklığın eski haliyle devam edemeyeceği uzun zamandan beri belliydi, fakat kendini vazgeçilmez sanan Türk burjuvazisinin (en azından belli bir kesiminin) kafasına bunun dank etmesi için bir ağabey tokadı gerekmiştir.

Sürecin arka planını uzun uzun deşmeye gerek yoktur, kısa bir hatırlatma yapmak yeterli olacaktır. Emperyalistlerin uzun bir süredir dünya çapında yürüttükleri hegemonya mücadelesi bağlamında, dünyadaki tüm dengelerin değişeceğini ve önümüzde yeni altüst oluşlarla dolu bir sürecin bizi beklediğini açıkça söylemiştik. Balkanlar’da, Afganistan’da, Irak’ta ve dünyanın pek çok farklı bölgesinde devam eden emperyalist paylaşım savaşları bunun sonucudur.

Bu çerçevede Türkiye’nin emperyalist dünya sisteminin hiyerarşisi içindeki durumunun da eskisi gibi kalamayacağı biliniyordu. Kuşkusuz bu değişim sadece Türkiye ile sınırlı değildir. Çok daha önceleri ABD emperyalizminin sözcülerinin “Yeni Dünya Düzeni” adı altında ifade ettikleri süreç, emperyalistler arasındaki hegemonya mücadelesinin daha da kızışmasıyla, çeşitli kamplaşmalarla ve bunlarla at başı giden ekonomik kriz ve emperyalist savaşlarla ilerlemiştir.

Türkiye burjuvazisi de bu süreçte kendisine bir yer aramaktadır. Dış politikası öteden beri uluslararası dengelere dayanan bir ülke olarak Türkiye, bu nedenle bir süreden beri emperyalistlerle olan ilişkilerinde zorlanmaktadır. AB ile girdiği yakınlaşma süreci istediği noktaya bir türlü gelmezken, şimdi de en yakın müttefiki ve hamisi olan ABD emperyalizmi ile ilişkileri zora girmiştir. ABD emperyalizminin Irak’a savaş ilan etmesiyle başlayan bu durum, savaşın işgale dönüşmesiyle birlikte daha da karmaşık bir hal almıştır.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, Ortadoğu’da girişilen paylaşım savaşında TC devleti ile ABD emperyalizminin istekleri tam olarak örtüşmemektedir. TC’nin asıl sorunu Kuzey Irak’taki Kürt varlığıdır. Kuzey Irak’taki Kürtlerin güçlenmesini kendisi için büyük bir tehdit saymakta, dahası bunun kendi içindeki Kürtlerin ulusal kurtuluş mücadelesine de yeni bir itilim vereceğinden korkmaktadır. Ayrıca bölgede bir alt-emperyalist güç olmaya çalıştığından, Kuzey Irak’taki Kürtlerin öne çıkması bu açıdan da TC’nin çıkarlarına ters düşmektedir.

Fakat TC bu emperyal niyetlerini gerçekleştirmek için bir emperyalist gücün kanatları altına sığınmak, kendi çıkarlarını onun çıkarlarıyla örtüştürmek ve bölgede onun adına ve kuşkusuz onun çıkarlarını kollayacak şekilde bir otorite oluşturmak zorundadır. Tarihsel partneri diyebileceğimiz ABD emperyalizminin de bu konuda benzer projeleri vardır ve Irak savaşı öncesinde kendisine bu yönde pek çok teklif yapılmıştır.

Ancak TC devleti ve burjuvazisi bu konuda net ve homojen bir tutum takınamamış, önüne çıkan “fırsatı” (tezkereyi meclisten geçiremeyerek) tepmiştir. İşin aslı kendine göre pek çok haklı nedenden ötürü, TC devleti ABD emperyalizminin Irak macerasına dahil olmaktan çekinmiştir. Bunun sebebi, emperyal niyetlerinden vazgeçmesi değil –bu konuda sicili yeterince kirlidir– Irak’ın siyasal birliğinin ve üniter devlet yapısının bozulmasını kendi çıkarlarına uygun bulmamasıdır.

Bu açıdan temel kaygısı yukarıda da belirttiğimiz gibi Kürt sorunudur ve bu uğurda kendi içinde ciddi tartışmalar, bölünmeler yaşadığı gibi ABD emperyalizmi ile ters düşmekten bile çekinmeyecek ölçüde Kürt hareketinin gelişmesinden korktuğunu göstermiştir. Bu korkunun temeli geçmişe dayanmaktadır. Daha TC devletinin kuruluş yıllarında İngiltere ile yaşadığı Musul-Kerkük meselesi (1925) ve beraberindeki Kürt isyanları burjuvazi için önemli bir deneyim olmuştur. TC burjuvazisi ve devleti Musul ve Kerkük’ü ellerinden kaçırmanın acısını hâlâ unutamamışlardır. Üstelik burjuvaziye göre bu sorunun baş sorumlusu Kürt halkıdır. TC burjuvazisi gelişmeleri Kürt halkının ihaneti olarak lanse etmiştir. Oysa İngiliz emperyalizmiyle anlaşarak ve ikiye bölünen Kürdistan’ın kuzey kısmını alarak, aslında Kürt halkına ulusal mücadelesinde en büyük darbeyi kendisi vuran ve ihanet eden TC burjuvazisi, bunun karşılığında da İngiliz emperyalizminden 500 bin sterlin almıştır. Bu anlamda TC burjuvazisi her zaman emperyalizmin ve gericiliğin yanında yer almıştır.

Burjuvazi kendi sınırları içinde de yaklaşık 15 yıl süren kanlı bir iç savaş verdikten ve geriye 30 binden fazla ceset, bir o kadar da sakatlanmış, işkence görmüş, hapishanelerde çürüyen insan bıraktıktan sonra bugün hâlâ Kürtçenin serbest bırakılıp bırakılmayacağını tartışmakta, bunu AB’ye giriş sürecinde bir koz olarak kullanmaya çalışmaktadır. Kısacası herkesin çok iyi bildiği gibi burjuvazinin ve devletinin Kürt sorununa bakışı son derece gerici ve baskıcıdır.

Tüm bu baskıcı inkâr ve imha politikalarına rağmen bugüne kadar Kuzey Kürdistan’daki ulusal kurtuluş hareketini ezmek mümkün olmadığı gibi Güney Kürdistan’daki Kürt önderlikleri de denetim altına alınamamıştır. ABD emperyalizminin Irak’ı işgal etmesi ise bu yaranın üzerine adeta tuz-biber ekmiştir. ABD emperyalizmi çıkarları gereği bölgeyi kendi nüfuz alanlarına göre şekillendirmek niyetindedir ve bu planının bir parçası da Kuzey Irak’ta kurulacak bir federe Kürt devletidir.

Ancak Irak halkını oluşturan Şii Araplar, Sünni Araplar, Kürtler ve diğer etnik grupların işgal karşısında takındıkları tutumlar birbirinden farklı yöndedir ve Kürtleri bir tarafa ayırırsak hiç de ABD emperyalizminin istediği doğrultuda değildir. Mevcut ABD yönetiminin başını çeken ekibin beklentilerinin aksine Irak halkının işgale cevaben verdikleri mesaj çok açıktır; “ABD askerlerinin bir an önce bölgeden çıkmasını istiyoruz!”. Her gün 3-5 ABD askerinin öldürülmesi bu cevabın en iyi kanıtıdır. Dikkat edilirse Kürtlerin ABD’yi desteklemelerinin tek sebebi kendi kaderlerini tayin hakkını kazanmak arzusudur ve bu anlamda Irak halkını oluşturan diğer kesimlerden bir farkları yoktur.

Yıllardır baskı ve zulüm yoluyla insanların üzerinde bir diktatörlük kurarak halkın demokratik taleplerini engelleyen Saddam rejiminin yıkılmasıyla birlikte, uzun süredir engellenmiş olan bu talepler şimdi gerçekleşme fırsatı bulmuştur. Ancak bu kez de bir başka diktatör, üstelik Saddam’ın yanında küçük bir çocuk kalacağı bir diktatör işin başına geçmiştir: ABD emperyalizmi. Bölgede yaşayan ezilen halklar, demokratik haklarını ve özgürlüklerini ancak ABD emperyalizminin çıkarları elverdiği ölçüde kullanabilmektedir.

ABD emperyalizminin planının özü, nüfuz alanlarının kendi çıkarları doğrultusunda yeniden belirlenmesidir. Öyle görünüyor ki, bunun sağlanması için ABD Ortadoğu haritasında da kimi revizyonları hayata geçirmek niyetindedir. Dolayısıyla bölgede on yıllardır kangren haline gelmiş olan İsrail-Filistin çatışması, Kürt sorunu vb. gibi çoğu temelde ulusal olan sorunları da yine kendi çıkarları doğrultusunda manipüle etmek ve sözde bir çözüme bağlamak zorundadır. Emperyalistler geçmişte de defalarca kendi niyetlerini hayata geçirmek için bu türden meseleleri kaşımışlar ve ellerini Ortadoğu üzerinden hiç çekmemişlerdi. ABD emperyalizminin bugün yaptığı da budur. Ancak eğer bu sorunlar yumağını çözemeyecek olursa ne menem bir bataklığa saplanacağı da herkes tarafından bilinmektedir. Başlangıçta işe kimseyi karıştırmak istemeyen ABD emperyalizmi, artık bölgede kendi hegemonyasını da tehlikeye atmayacak şekilde farklı ulusların silahlı güçlerinin de yer almasını tartışmaktadır.

ABD emperyalizmi açıkça kendisinin yerine bataklığa girecek bir suç ortağı aramaktadır. Üstelik bu suç ortağının, bölgedeki hegemonyasını sarsmayacak bir ortak olmasını istemektedir. Bu açıdan bakıldığında bu işe en uygun partner TC gibi görünse de, son yaşanan “kriz” dolayısıyla görüyoruz ki, hem TC burjuvazisinin bu görev karşılığı istediği “imtiyaz” ABD emperyalizmine biraz fazla gelmiştir, hem de TC devleti işin zorluğunu iyi bildiğinden biraz çekingen davranmaktadır.

Başından beri bölgeye dönük emperyal niyetlerini barış elçiliği gibi rollere soyunarak örtmeye çalışan ve hatta tezkerenin Meclisten geçmemesiyle bu konumu pekişen TC burjuvazisi ise aslında kendi çıkarlarına en uygun zemini yaratmak doğrultusunda politikalar izlemekte ve uluslararası güç dengelerine dayanan bir diplomasi yürütmektedir. TC burjuvazisi, Irak’a asker göndermesinin karşılığında kendisine bir nüfuz alanı açılmasını, hem buradan ekonomik olarak nemalanmayı hem de Kürtler üzerindeki baskı ve hegemonyasını devam ettirebilmeyi ummaktadır.

Oysa geçtiğimiz haftalarda patlak veren “Süleymaniye krizi” ve Irak’a asker yollama meselesi de göstermiştir ki, ABD emperyalizmi hem mali açıdan hem de moral açıdan zorlanmasına rağmen bölgede tesis etmeye çalıştığı mutlak hegemonyanın delinmesine razı değildir. ABD işbirliğine açık bir tablo sergiliyor, yeter ki, işbirliğine girişeceği güçler kendisinin mutlak belirleyiciliğini kabul etsinler!

Benzer şekilde, Kuzey Irak’ta Türk askeri birliklerinin varlığının devam etmesi de, Kürt yönetimi için bir tehdit oluşturması dolayısıyla ABD’nin Kürtlerden aldığı desteğin riske girmesi demektir. Kürtlerin desteği olmaksızın bugünkü koşullarda Irak’a dönük planlarını uygulamasının zor olacağını iyi bilen ABD emperyalizminin Kürtleri gözden çıkarmayı en azından şu aşamada düşünmesi pek mümkün görünmemektedir. Zaten son durumda ABD, TC burjuvazisine Kuzey Irak’taki PKK-KADEK meselesiyle bizzat kendisinin uğraşacağını, bunun karşılığında da TC devletinin bu bölgeden çekilmesini ve eğer istiyorsa Irak’ın iç kesimlerine yani ABD açısından asıl sorunlu bölgelere asker yollamasını önermiştir.

Sonuç itibariyle, bugün bölgede ABD’nin işi hiç de kolay değildir. ABD emperyalizmi başından beri Irak halkının özgürlüğünün ve demokrasinin savunucusu kimliğini öne çıkarmaya çalışmasına rağmen, henüz bu yönde en ufak bir ilerleme sağlayamadığı gibi, her geçen gün yeni düşmanlar kazanmaktadır. İster Sünni ister Şii olsun Arap halklarının desteğini kazanması çok zor görünüyor. Aksine, attığı her adım daha fazla öfkeye ve nefrete dönüşmekte, bu da Arap halklarının Amerikan karşıtı duygularını körüklemektedir.

Geçtiğimiz haftalarda kurulan Irak Ulusal Konseyinin geleceği bu anlamda belirsizdir. İlk bakışta Irak toplumunun her kesiminden temsilciler içeriyormuş gibi görünmesine rağmen –konseyde bir de IKİP (Irak Komünist İşçi Partisi) temsilcisi yer almaktadır– dikkatli gözler bu temsilcilerin aynı zamanda ABD emperyalizminin çıkarlarının da temsilcisi olduklarını (veya en azından ABD yönetimi ile ters düşmeyecek kişilerden oluştuğunu) fark edecektir. Bu konseyi bir tür kurucu meclis gibi düşünebiliriz. Ancak temsilcileri halk tarafından seçilmemiş olduğundan –tamamı ABD’nin atadığı J.Brehmer tarafından belirlenmiştir– Irak toplumunu oluşturan siyasi grupların da bu konseyi bir güç ve iktidar organı olarak kabul etmesi ABD emperyalizminin askeri gücünün hatırına (!) olmaktadır. Bu da demektir ki ya ABD emperyalizmi çok uzun bir süre bölgede askeri varlığını devam ettirecek ya da bölgede yaşayan bu gruplar ilk fırsatta iktidarı ele geçirmek için birbirlerine girecektir.

Irak’ta ve Ortadoğu’da ABD emperyalizminin istediği türden bir demokrasinin tesis edilemeyeceği açıktır. ABD emperyalizmi bunun yerine kendisine en az sorun yaratacak çözümü bulmaya uğraşıyor ve bu amaçla da çeşitli yöntemler deniyor. Fakat böyle bir çözüm yoktur. Bölge halklarının ABD patentli bir demokrasiye kendiliklerinden ve güzellikle bel bağlamalarını beklemek ise ancak hayalperestlik olarak nitelendirilebilir.

Bu açıdan ABD emperyalizminin en iyi anlaştığı taraf olan Kürtlerle yaptığı ittifak ise pamuk ipliğine bağlıdır. Kürtler şimdilik ABD’yi bir kurtarıcı olarak görüyorlar. Çünkü kendi ulusal mücadelelerine ciddi anlamda tek destek ABD’den gelmiştir. Ama bu destek birtakım şartlara bağlıdır ve bedeli oldukça yüksektir. Özgürlük vaadi karşılığında Kürtlerden kendisinin pis işlerini görmesini ve bölgedeki çıkarlarının bekçiliğini yapmasını isteyen ABD emperyalizmine Kürt hareketinin gerici önderleri yaltaklık yaparak cevap vermişlerdir, ama bu önderlerin Kürt halkının iradesini (taleplerini) ne ölçüde yansıttığı bir tarafa, işler bu minvalde devam etiği sürece Kürt halkının bu “özgürlüğün” tadını çıkarması pek mümkün olamayacaktır. Başka halkların özgürlüklerinin ortadan kaldırılmasının karşılığında alınmış bir özgürlük, sahibine hiçbir fayda sağlamaz.

Baştan beri mevcut olasılıklardan biri de, kavgaya İran’ın ve/veya Suriye’nin dahil edilmesidir. Fakat Irak defterini kapatmadan veya en azından asgari bir düzen sağlanmadan özellikle İran’a karşı girişilecek bir saldırı ABD emperyalizmini ziyadesiyle zora sokacaktır. Gerek ABD’nin kendi içindeki mali ve siyasi durumu gerekse de uluslararası dengeler böylesi bir harekâta pek uygun koşullar sunmamaktadır.

Ancak tam da böyle bir köşeye sıkışmışlık durumu söz konusu olduğu için ABD emperyalizminin yeni çılgınlıklar yapmayacağının hiçbir garantisi yoktur. Ekonomik krizin baskısıyla ve hegemonyasını sürdürmek amacıyla giriştiği bu paylaşım kavgasından en azından ağzında yağlı bir parçayla geri dönmeden finansörlerini tatmin etmesi mümkün değildir. Savaşı finanse etmek için milyarlarca dolar harcanmış, yıkılan Irak’ın yeniden inşası ve petrol yataklarının işletilmesi için açılan ihaleler çoktan verilmiştir. Yatırılan milyarlarca dolar geriye fazlasıyla dönmeden bu işin bitmeyeceği açıktır. Üstelik dünya ekonomisinin durgunluk halinden çıkışına dair ciddiye alınabilecek bir gösterge yoktur. Tersine birçok temel ekonomik gösterge durumun daha da kötüye gitme eğiliminde olduğuna işaret ediyor. Dolayısıyla ABD emperyalizmi bir biçimde bölgede kendi lehine bir düzen sağlamak zorundadır.

Almanya-Fransa ikilisi ile Rusya ve Çin gibi başından beri ABD’ye muhalif olan güçler ise, başlangıçta ABD’nin dışlaması nedeniyle metazori olarak sahnenin dışında bekleme halinde iken, şimdi ABD’nin zorlanmaya başlaması nedeniyle ellerini ovuşturmaktadırlar. Ancak ABD BM nezdinde bir meşruiyet arayışı içinde olmakla beraber, yine de şu anda onları devre dışı tutmaktadır.

Sonuçta tüm bu çelişkiler, gerilimler ve baskılar altında ABD emperyalizmi bir çıkış bulmak zorundadır. Oysa ister ABD olsun ister Fransa veya Almanya, emperyalistlerin bulacağı hiçbir çözümün ne bölge halklarına ne de özel olarak Kürt halkının özgürlük mücadelesine ve ne de insanlığa hiçbir faydası olamaz. Emperyalizmin bulacağı çözümler daha fazla kan ve gözyaşından ibaret olacaktır. Emperyalizminin bunu yapacağının garantisi geçmişte yaptıklarıdır.

Çözüm işçi sınıfının devrimci mücadelesindedir

Irak halkının işgale karşı gösterdiği direniş ise henüz ciddi ve örgütlü bir niteliğe ulaşmış değildir, üstelik siyasi bir önderlikten de yoksundur. Bu yüzden de zaman içerisinde ABD tarafından kolaylıkla absorbe edilebilir. Süreci asıl belirleyecek olan işçi sınıfının devrimci mücadelesidir. Hem Irak’ta hem de İran’da işçi hareketinin yükselmesine yönelik ilk sinyaller gelmeye başlamıştır.

Örneğin Irak’ta pamuk endüstrisinde çalışan işçiler, demiryolu işçileri ve petrol sanayisinde çalışan işçiler aylardır ücretlerini alamadıkları için kitlesel protesto mitingleri düzenlemektedirler. Bazı durumlarda işçiler silahlanarak fabrikayı kendi denetimlerine almışlardır. Kerkük’teki Kuzey Petrol Şirketi işçileri ise, bir işçi konseyi toplamak üzere Hazırlık Komitesi örgütlemişlerdir.

İran’da ise durum çok daha ciddi boyutlardadır. Yüzbinlerce işçi aylardır maaşlarını alamadıklarından dolayı grevler yapmaktadır ve birçok şehirde fabrikalar işçilerce işgal edilmiş durumdadır. Son gelişen öğrenci olaylarının arka planında yatan nesnellik budur. Burjuva medyanın işin bu kısmına hiç değinmemesinin nedeni son derece açıktır ve yükselen bir işçi hareketinden onlar da en az İran’daki molla rejimi kadar korkmaktadırlar.

Rejimin kendi istatistiklerine göre, İran’da 100 bin işçiye ücretleri geçen 3 ile 30 aydır ödenmiyor. Gerçekte ise rakamlar çok daha fazladır. Hükümet görevlilerinin hazırladığı son istatistik sayıyı yarım milyon olarak saptamıştır. ICFTU’ya göre 2002’de İran’da en az bir milyon işçi 2 ile 36 aydır ücretlerini alamıyordu. Ekonomik taleplerle sınırlı kalmayan bu protestolar büyük ölçüde siyasal bir içeriğe sahip olup, rejime karşı ciddi bir tepkiyi ifade etmektedir. Ayrıca bu protesto gösterileri toplum tarafından da büyük ölçüde desteklenmektedir.

Böylece işçi sınıfı sahneye çıkışının işaretlerini her gün biraz daha vermektedir. Ama bu örnekler yine de henüz sınırlıdır ve tekil örnekler düzeyindedir. Üstelik bölge açısından en belirleyici ülkenin işçi sınıfı olan Türkiye işçi sınıfında henüz ciddi bir kıpırtı yoktur.

Türkiye işçi sınıfına düşen görev; kendi içinde burjuvazinin sağdan ve soldan pompaladığı milliyetçi ideolojiye karşı koymak, aynı zamanda da bölgedeki ezilen halkların ve işçi sınıfının özgürlük mücadelesine sahip çıkmaktır. Burjuvazinin “ulusal onuru”nu kurtarmak işçi sınıfına düşmez. İşçiler, burjuva devletinin özel timlerinin başına geçirilen çuvallarda kendi onurlarının çiğnendiğini düşündüğü sürece, burjuvazi kendi ulusundan işçilerin başına da daha nice çoraplar örecektir. İşçi sınıfına düşen görev, milliyetçiliğiyle, ulus-devletiyle, ulusal onuru ya da onursuzluğuyla birlikte burjuvaziyi ve onunla birlikte kapitalizmi tarihin çöplüğüne yollamaktır.

ABD emperyalizminin Irak’ı işgaliyle gelişen süreç, işçi sınıfı açısından devrimci fırsatları hergün daha fazla doğuracaktır. Ortadoğu’nun ezilen halklarının ve tüm dünyada insanlığın gerçek kurtuluşuna giden tek yol işçi sınıfının devrimci mücadelesidir. Ortadoğu’da ve dünyada gerçek özgürlüğün kapısı ancak farklı ülkelerden işçilerin gönüllü birlikteliğiyle girişecekleri mücadeleyle mevcut burjuva siyasal iktidarları yerle bir edip yerine sovyetler olarak örgütlenmiş bir işçi devletini geçirmeleriyle açılacaktır!

Burjuvazinin “Ulusal Onur”una Değil, İşçi Sınıfının Devrimci Mücadelesine Sahip Çıkalım!

ABD Ortadoğu’dan, TC Kürdistan’dan Dışarı!

Kürt Halkına Kendi Kaderini Tayin Hakkı!

Irak’a, Ortadoğu’ya ve Dünyaya Özgürlük İşçi Sınıfıyla Gelecek!

Yaşasın Ortadoğu İşçi ve Emekçilerinin Sovyetler Federasyonu!