Navigation

Birinci Emperyalist Savaş, İşçi Hareketindeki Tutumlar ve Sonuçları

Emperyalist savaşlar içinde bulunduğumuz çağın kaçınılmaz olgularıdır. Bu savaşlar, emperyalizmin barbar doğasının ve yıkıcı özelliklerinin açığa çıkmasını sağlarlar ve varolan çelişkilerini daha da keskinleştirirler. Ve bunu her seferinde, proletarya ile birlikte tüm insanlığın geleceğini tehlikeye atarak yaparlar. Böylesi dönemler, uluslararası proletaryaya tarihsel görevini bir kez daha hatırlatır: tüm dünyada burjuvazinin egemenliğini yıkmak ve yerine kendi iktidarını kurmak. Fakat iyi bildiğimiz bir gerçek de şudur ki, proletaryanın bu görevini yerine getirebilmesi ancak ve ancak uluslararası siyasal birliğini kurmasıyla mümkündür.

70’li yıllardan bu yana süregelen hegemonya kavgası ve son dönemde genelleşen ekonomik kriz, nihayet 11 Eylül’de başlayan süreçle birlikte göstermiştir ki, yakın bir gelecekte dünyanın çeşitli bölgelerini yeni emperyalist paylaşım savaşları bekliyor. Biliyoruz ki, emperyalist güçler arasındaki bu kanlı kavga, işçi sınıfına hiçbir zaman sefalet, acı ve yok oluştan başka bir şey getirmemiştir. Bu savaşı önleyebilecek tek güç işçi sınıfıdır. Tarih bunu bize, birinci emperyalist paylaşım savaşı sonunda yaşanan büyük Ekim Devrimi ile ispatlamıştır.

1914-1918 yılları arasında yaşanmış olan bu savaş hiç kuşkusuz, sömürgelerin ve finans-kapitalin nüfuz bölgelerinin yeniden paylaşılması uğruna bizzat emperyalist ülkeler tarafından yürütülmüştür. Görülmüştür ki, adına kapitalizm dediğimiz ve üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete dayalı ekonomik temel var olduğu sürece emperyalist savaşlar kaçınılmazdır.

Bugün de devam etmekte olan bu emperyalist-kapitalist sistemde, dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğu, tepeden tırnağa silahlı birkaç emperyalist ülke tarafından (ABD, İngiltere, Almanya vb.) ganimeti paylaşmak uğruna emperyalist savaşlara çekiliyor. Ama nedense (!) oyunun adı “küresel terörizm”e karşı uygarlığın savaşı olarak konuluyor.

Aslında, Birinci Dünya Savaşı öncesindeki durum ile içinde bulunduğumuz konjonktür pek çok açıdan benzerlikler taşıdığı için, insan bir an tarihin sadece tekerrürden ibaret olduğunu düşünebilir. Ama unutmayalım, bu madalyonun bir yüzünde kan, ölüm ve ihanet varsa diğer yüzünde de büyük Ekim Devrimi vardır. O halde tarihten ders çıkarmanın pratik bir hedefi olmalıdır; emperyalist savaş tehdidine karşı işçi sınıfının alması gereken doğru tutumu netleştirmek. Amacımız da zaten budur; madem ki son derece benzer dönemlerden geçiyoruz, o halde Birinci Emperyalist Savaş öncesindeki siyasal tutumları ve sonuçlarını irdeleyerek bugüne ışık tutabilmek gerek.

Uluslararası işçi sınıfı hareketinin önderlerinden Lenin’in “Kapitalizmin En Yüksek Aşaması: Emperyalizm” adlı yapıtında belirttiği gibi, Birinci Emperyalist Savaş öncesi dönemin en belirgin yanı dünyanın yeniden paylaşılması ihtiyacıydı. Savaş da, bu dönemdeki politikaların bir devamıydı. Lenin o dönemde savaşın anlamını şöyle yorumluyordu:

“Bütün ülkelerin hükümetleri ve burjuva partileri tarafından on yıllardan bu yana hazırlanan Avrupa savaşı başladı. Silahlanmanın artması, ileri ülkelerde kapitalizmin en yeni çağında, emperyalist gelişme aşamasında pazarlar uğruna savaşın şiddetlenmesi, en geri Avrupa monarşilerinin hanedanlık çıkarları, kaçınılmaz olarak bu savaşa yol açacaktı ve açtı. Toprak ilhakları ve yabancı ulusların boyunduruk altına alınması, rakip ulusun yenilgiye uğratılması, servetinin yağmalanması, emekçi kitlelerin dikkatinin Rusya, Almanya, İngiltere ve öteki ülkelerdeki iç politik krizlerden saptırılması, işçi sınıfının parçalanması, milliyetçilikle aptallaştırılması ve onun öncüsünün, proletaryanın devrimci hareketinin güçsüzleştirilmesi amacıyla yok edilmesi –bugünkü savaşın tek gerçek içeriği, önemi ve anlamı budur.”[1]

Emperyalist savaşların içyüzünü teşhir eden bu satırlardaki gerçek, on yıllar sonra özü itibariyle hâlâ geçerlidir. Bugün de, emperyalist-kapitalizm yine benzer nedenlerle savaş çığırtkanlığı yapmaktadır. 70’li yıllardan bu yana devam eden ekonomik yavaşlama ve hegemonya yarışı, kapitalist sistemin önünde başka seçenek bırakmamıştır. Benzerlikler şaşırtıcı olsa da, çıkarılacak doğru dersler işlerin her zaman “böyle gelip böyle gitmemesini”, yüzyıllardır insanlığı sömüren bu çarkın durmasını sağlayabilir. O halde Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşının öncesindeki tarihsel dönemi biraz daha yakından inceleyelim.

Savaş öncesi durum

1800’lü yılların sonlarında tüm dünya toprak bakımından emperyalist ülkeler arasında paylaşılmıştı. İngiltere başta olmak üzere o dönemin önde gelen sömürgeci güçleri tüm dünyanın yarısından fazlasını sömürgeleştirmişlerdi. Tüm bunlara bir de Osmanlı İmparatorluğu ve Çin gibi yarı-sömürge durumundaki ülkeler eklenirse denebilir ki, yeryüzünün tamamı doğrudan ya da dolaylı olarak birkaç emperyalist ülkenin kontrolü altındaydı.

Fakat kapitalizmin girdiği yeni bir evre olarak emperyalizm, bu sömürgeler üzerinde yükselse de, esasen ona damgasını vuran sömürgecilik olmamıştır. Aksine dönemin yükselen yıldızları olarak emperyalizm evresinin özsel eğilimlerini en çok yansıtan ABD ve Almanya’nın, eski oyuncular olan İngiltere ve Fransa kadar sömürgesi yoktu. Özellikle ABD sömürgelere bağımsızlıklarının verilmesi gerektiğini bile söylüyordu. Artık söz sırası, devletleri kendi emir kulu haline getirmiş, sanayiyi ve banka sermayesini kendi tekeline almış olan finans kapitalde (mali sermayede) idi.

20. yüzyıla gelindiğinde, birçok ülkenin büyük tekelleri kendi aralarında anlaşarak çokuluslu kartelleri oluşturmuşlar ve bunlar da dünya pazarını kendi aralarında paylaşmışlardı.[2] Ama bu durum rekabetin ortadan kalkmasına değil daha da kızışmasına ve devasa boyutlara ulaşmasına yol açtı. Daha 1910 yılında dünya pazarı, yaklaşık yüz adet çokuluslu kartel ve tröst arasında paylaşılmış durumdaydı.

Dünyanın toprak bakımından ve nüfuz alanları temelinde paylaşımı, beraberinde kaçınılmaz olarak bir yeniden paylaşım mücadelesini gündeme getiriyordu. Emperyalizm demek, sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması demekti, sermaye ihracı demekti, nüfuz alanları demekti, dünyanın mali oligarşinin çıkarları temelinde paylaşılması demekti. Böylelikle sermaye ihracı ve sermayenin uluslararasılaşmaya başlaması, bir yandan birleşik bir kapitalist dünya ekonomisi yaratırken, öte yandan da emperyalist ülkeler arasındaki mücadeleyi ve çelişkileri keskinleştirdi.

Yukarıda da açıkladığımız gibi emperyalizm çağının başlangıcında dünyanın toprak bakımından paylaşımı zaten tamamlanmıştı. Bu nedenle, emperyalizm çağı aslında dünyanın yeniden nüfuz alanlarına göre paylaşılması ve emperyalistler arasında bir hegemonya yarışı anlamına gelir. İşte bu yüzden emperyalizm çağı kaçınılmaz olarak emperyalist savaşlar çağıdır. Çünkü zaten paylaşılmış olan dünya pazarının yeniden paylaşılması, başkasının elindeki nüfuz alanına göz dikmek anlamına gelir.

“Savaş korkunç kârlar demektir!”

20. yüzyıla girinceye değin dünya savaşı kapsamında bir savaş yaşanmamıştı. Çünkü henüz tüm dünyayı görünmez iplerle birbirine bağlayan bir emperyalist dünya sistemi yoktu. Oysa 20. yüzyılın başında hem kapitalizm bir dünya sistemi haline gelmişti ve hem de bu sistemin tepesindeki emperyalist-kapitalist güçler arasındaki rekabet öylesine korkunç bir düzeye ulaşmıştı ki, bir dünya savaşı kaçınılmaz hale gelmişti.[3]

Taraflardan biri; sahneye biraz geç çıkmış olmasına rağmen son derece hızlı bir giriş yapmış olan Alman kapitalizmiydi. Gelişebilmek için yeni pazarlar elde etmek, büyümek zorundaydı. Bu amaçla dünyanın her yerinde Britanya ile kavga halindeydi. Britanya’nın sömürge imparatorluğunun çürümüşlüğüne karşın, Alman kapitalizmi tekelleşmenin, banka ve sanayi sermayesinin kaynaşmasının en hızlı ilerlediği ülkeydi. Dünyanın paylaşılması kavgasına geç katıldığı halde, Afrika’dan önemli parçalar koparabilmişti; ama bu onun yayılma hırsını doyuracak nitelikte değildi. Alman emperyalizmi işçi ve emekçi kitleleri, “ana vatanın, özgürlüğün ve uygarlığın savunusu” için savaştığı iddiasıyla aldatıyordu. Gerçekte ise amacı Balkanları ele geçirmek, bu bölgedeki ulusal devrimleri boğmak; aynı zamanda Belçika ve Fransa gibi zengin rakiplerini yağmalamaktı. Alman burjuvazisi bir taraftan tüm dünyaya kendini savunmak için silahlandığı masallarını yayarken, aslında savaş tekniğindeki son gelişmelerden yararlanarak saldırgan bir savaşa hazırlanıyordu.

Özellikle Balkanlar ve Osmanlı İmparatorluğu giderek Alman emperyalizminin nüfuz alanı içine giriyordu. Bu bağlamda, “Bağdat demiryolu”[4] Alman emperyalizminin ilk büyük zaferi ve Birinci Emperyalist Savaşın patlak vermesine yol açan temel nedenlerden biriydi. Çünkü bu sayede İngilizlerin ve Fransızların elindeki nüfuz alanları Almanların eline geçiyordu. Ucuz Alman malları ve sermayesi, tüm Balkanlar ve Ortadoğu’ya bu demiryolu sayesinde giriyor ve hammadde akışı da gerisin geriye bu yoldan sağlanıyordu. Bu yüzden de İngiliz ve Fransız emperyalizmine karşı Alman emperyalizmi, kendi nüfuz alanı olarak Balkanlar ve Osmanlının toprak bütünlüğünü savunuyordu. Bu tutumun (Balkan ve Ortadoğu pazarlarını ele geçirme) yol açtığı devletlerarası çatışmalar daha birinci emperyalist paylaşım savaşından az önce uzlaşma yoluyla giderilmeye çalışılsa da, bu yeterli olmayacaktı. Sonunda Alman emperyalizmi de, “barışçıl” oyunları bir tarafa bırakarak yoğun bir silahlanma yarışına girdi. Örneğin bu çerçevede Osmanlı ordusunu bizzat kendi subayları ile eğiterek kendi vurucu gücü haline dönüştürmesini bilmiştir. Yine Osmanlının Birinci Emperyalist Savaşa girmesini sağlayan meşhur Enver Paşa da eğitimini Almanya’da almıştır.

Diğer grubun başını ise, Alman despotizmine ve militarizmine karşı yine aynı “anavatanı, özgürlüğü ve uygarlığı savunma” iddiasıyla İngiltere ve Fransa burjuvazisi çekiyordu. Oysa onlar da tıpkı Almanya’nın Osmanlıya yaptığı gibi, Rus Çarlığının ordusunu paralı askerler haline getirip Almanya’ya karşı saldırıya hazırlamaya çalışıyorlardı. Kuşkusuz İngiliz ve Fransız burjuvazilerinin asıl amacı, daha hızlı bir ekonomik gelişmeyle öne çıkan rakiplerini yerle bir etmekten başka bir şey değildi. Ve bu uğurda bu sözde gelişmiş demokratik uluslar, gericiliğin temsilcisi olan Rus Çarlığını destekliyorlardı. İngiltere, yakın doğu ve Afrika’ya tamamen yerleşmek isterken, Fransa da 1870-1871 yıllarında Almanya’ya kaptırdığı Alsace ve Lorraine’i geri almak, Avrupa’da kendi etkinliğini kurmak niyetindeydi.

Nihayetinde savaş yaklaşırken bütün Avrupa iki düşman emperyalist kampa bölünmüş durumdaydı. Bir tarafta Avusturya-Macaristan ve Almanya’dan oluşan ittifak devletleri, diğer tarafta Sırbistan, Rusya, Fransa ve İngiltere’den oluşan itilaf devletleri. Belçika ve İtalya ise tarafsızlardı. Sırp milliyetçilerinin 28 Haziran 1914’te düzenledikleri suikastı bahane eden Alman militarizmi, savaşın sorumluluğunu Rusya ve müttefiklerinin üzerine yıkmak için Avusturya-Macaristan’ı Sırbistan’a karşı savaş ilan etmeye zorladı. Sonuçta Avusturya-Macaristan öyle bir ültimatom kaleme aldı ki, Sırbistan’ın savaştan kaçınması mümkün değildi. Dünyanın yeniden paylaşılması ve hegemonya yarışı için İngiliz-Fransız ve Alman emperyalist blokları arasındaki mücadele kısa sürede bir dünya savaşı haline geldi. Böylelikle ABD, Japonya ve başka devletler de kısa sürede savaşa sürüklendiler. Savaş, kapitalist dünyayı temelinden sarstı, yarattığı dehşet ise insanlık tarihinin o güne kadar görüp geçirdiği bütün savaşları geride bırakmıştı.

Savaş, uluslararası karteller, özellikle de Amerikan kapitalistleri için büyük bir zenginleşme kaynağı oldu. Amerikan tekellerinin 1917 yılındaki kazançları 1914 yılının üç-dört katına çıktı. Beş yıl süren (1914-1918) savaş sırasında bu tekellerin kârları 35 milyar doları bulmuştu. Bu durum, İngiliz emperyalizminin liderliğini de büyük ölçüde zayıflatmıştı. Savaşa katılan ulusların nüfusu yaklaşık 800 milyonu buluyordu. Silah altına alınan asker sayısı ise 70 milyona yakındı. Ölenlerin sayısı 10 milyon, yaralananların sayısı ise 20 milyon civarındaydı. Milyonlarca insan da açlıktan ve salgın hastalıktan öldü.

Tekelleşme ise savaş boyunca hızla arttı. Devlet aygıtı artık tamamen tekellerin eline geçmişti. Tüm savaş ekonomisi aslında bunların kârlarını daha da arttıracak şekilde düzenlenmişti. Savaş aynı zamanda işçi sınıfına karşı bir saldırı demekti. Tüm ülkelerde işgünü uzatıldı, grevler yasaklandı. Sanayi kurumlarında askeri disiplin ve zorla çalıştırma yöntemleri uygulandı. Devlet bütçelerinden yapılan askeri harcamalar tekellerin kazançlarında korkunç artışlar sağladı. Muazzam meblağlara varan savaş masrafları, her şeyden önce işçi ve emekçi sınıfların vergilerinin arttırılmasıyla sağlanıyordu. Öte yandan yüksek enflasyon nedeniyle işçi ücretlerinin gerçek değerinde sürekli bir düşüş yaşanıyordu. Bir yandan da savaş yoluyla işgal edilen ülkeler yağma ve talan ediliyordu. Savaş süresince, tüm Avrupa’da pek çok ülkede, gıda maddelerinin dağıtımı vesikaya bağlandı. Bu maddelerin stoklanması ve karaborsası yoluyla vurguncular, savaş zenginleri türerken, işçiler ve emekçiler açlıkla savaşıyorlardı.

Savaş zaten yoksul olan halkın sefaletini dayanılmaz derecede arttırdı. Sınıf çatışmalarını keskinleştirdi; kapitalist Avrupa’da ve Amerika’daki işçi sınıfının devrimci mücadelesini şiddetlendirdi. Önce Avrupa’da patlak verip, ardından dünyayı saran savaş, emperyalizmin tüm geri kuvvetlerini, sömürgeleri ve bağımlı ulusları peşinden sürükledi. Bu ise, Avrupa’daki devrimci işçi hareketiyle, sömürge uluslardaki ulusal kurtuluş hareketlerini birbirine bağlayacak zemini hazırladı.

Birinci Dünya Savaşı kapitalizmin çelişkilerini gözler önüne seriverdi. Bir yandan eski dönemin uzantısı olan sömürgecilik tüm temellerinden sarsılmaya başladığı gibi, öte yandan emperyalizmin pazar sorunu, sanayi kuruluşlarındaki üretimin düşmesi, işsizliğin artması gibi çözülmesi güç ve mevcut ekonomik krizi derinleştirici hastalıkları sürekli hale geldi. Silahlanma yarışı ve ekonominin askerileştirilmesi, geçici olarak ekonominin düzelmesine yol açsa da, kapitalist üretimi krizlerden tamamen koruyamaz. Hatta son tahlilde, aşırı üretimden kaynaklanan bu krizlerin daha da şiddetlenmesine ve sonuçta savaşlara yol açar. Böyle bir sürecin sonunda patlak veren Birinci Dünya Savaşı sanayinin, maddi değerlerin, kısacası üretici güçlerin ve işçi sınıfının onlarca yılda yarattığı toplumsal zenginliğin büyük ölçüde tahrip olmasına, yok olmasına neden oldu. İşte emperyalist-kapitalist sistemin aşırı üretim krizlerinden kurtulmasının yolu buydu!

Ortaya çıkan tablo toplumsal bir yıkımdı. Dolayısıyla kendisini muhtemel bir işçi devriminden korumaya çalışan burjuvazi, emekçilerin tüm demokratik haklarına karşı saldırıya geçmişti. Kendisini demokrasinin beşiği olarak gören İngiltere ve Fransa’da dahi baskıcı rejimler kurulmuş, polisiye uygulamalar yürürlüğe konmuştu. Öte yandan İtalya, Almanya ve Japonya’da faşist rejimlere giden yolun açılması da, burjuvazinin Birinci Dünya Savaşının sonucunda ortaya çıkan devrimci durumdan duyduğu korkunun bir sonucuydu.

İşçi sınıfının tutumu

Dünya kapitalizmini analiz etmeden, uluslararası işçi sınıfı hareketinin temel eğilimlerini anlamak da mümkün değildir. Savaş bir yandan sermayenin daha çok merkezileşmesini ve yoğunlaşmasını, yani bir bakıma daha çok uluslararasılaşmasını sağlarken, öte yandan siyasal düzeyde milliyetçi politikaları öne çıkarmıştır. Emperyalist burjuvazi her yerde milliyetçi ideolojinin propagandasına hız vermiştir. Bu propaganda ne yazık ki işçi sınıfının bilincine de önemli ölçüde etki etmiştir. Bunun sonucu olarak da gerek sendikal harekette gerekse de II. Enternasyonal içinde “ulusun, anavatanın savunulması” adı altında emperyalist savaş yanlısı sosyal şoven bir tutum yaygınlaşmıştır. İşçi sınıfının çıkarlarına tamamen aykırı olan bu sosyal şoven anlayış, sınıfın bağımsız siyasetini ezen bir anlayıştı.

Oysa Marx döneminde kurulan I. Enternasyonalde işçi sınıfının bağımsız siyasetinin savunulması her şeyin üstünde tutulmaktaydı. I. Enternasyonal (Uluslararası İşçi Birliği), Fransız ve İngiliz sendikalarının birlikte yürüttükleri girişimler sonucunda 1864 yılında kurulmuştu. Daha sonra çeşitli tarihlerde I. Enternasyonale Belçika, İsviçre, İtalya, İspanya, Hollanda, Almanya, Macaristan, ABD, Bohemya işçi ve sendika temsilcileri de katılmışlardı. Adı geçen ülkelerden de anlaşılacağı gibi bu örgüt, döneminin bütün kapitalist ülkelerini kapsamaktaydı ve gerçek anlamda bir işçi enternasyonaliydi. I. Enternasyonal, bir bütün olarak uluslararası işçi sınıfı hareketinin birleştirilmesi ihtiyacının, birleşmiş bir işçi sınıfı mücadelesinin gerekliliğinin kendisini dayatmasının bir sonucuydu. 19. yüzyılın ikinci yarısında bütün Avrupa’yı kucaklayan kapitalist gelişme, böylece kendi karşıtı olan proletaryayı da dünya çapında bir sınıf haline getirmeye ve enternasyonalizmin maddi temelini döşemeye başlamış bulunuyordu. Bu bağlamda, I. Enternasyonalin siyasi çizgisi en başından itibaren, bütün ülkelerin işçilerinin çıkarlarının aynı olduğunu, işçi sınıfının çıkarlarının ulusal düzlemde düşünülemeyeceğini vurgulamış ve bu düşünce kendisini “BÜTÜN ÜLKELERİN İŞÇİLERİ BİRLEŞİN!” sloganıyla somutlamıştı. O zaman Enternasyonal üyesi işçiler, “Bizim vatanımız Enternasyonaldir” diyebiliyorlardı.

Fransa’da 1869-1870 yıllarında çok yaygın ve büyük grev mücadeleleri yaşandı. I. Enternasyonal de, 1865 yılından itibaren Fransa’da örgütlenmeye başlamıştı. İşçi sınıfı hareketinin bu gelişimi, Avrupa’da kapitalizmin içine sürüklendiği bunalıma denk düşünce, artık işlerin eskisi gibi gitmeyeceği yeni bir dönem açılmış oluyordu. Fransız burjuvazisi bunalımdan kurtulmak ve iktidarını korumak amacıyla Prusya’ya savaş ilan etmişti. Fakat Alman ordularına yenilince, Paris’i terk eden Fransız ordularının yerini Paris proletaryası aldı. Başlangıçta bir “ulusal savunma savaşı” yürütmek için örgütlenen Komün, kısa sürede ne Fransız ne de Alman burjuvazisinin istemediği bir noktaya evrildi; tarihte ilk kez işçi sınıfı iktidarı kendi eline alıyordu! Komün, 18 Mart 1871 ile 28 Mayıs 1871 tarihleri arasında 72 gün boyunca Paris’in yönetimini elinde tuttu. Fransız işçilerinin ulusal savunma duyguları ile giriştikleri mücadele, savaşımın kendi burjuvalarına karşı da yöneltilmesi gereğini görmeleriyle birlikte gerçek bir proleter devrime dönüştü.

Paris Komünü, işçi sınıfının, salt ekonomik taleplerle, reform mücadeleleriyle kurtulamayacağını, bizzat işçi sınıfının bir proleter devrimle iktidarı ele geçirmesi gerektiğini ve dahası bununla yetinilmeyip burjuvazinin bürokratik devlet aygıtının yıkılıp parçalanarak yerine yeni tipte bir devletin, “komün tipinde” bir devletin, bürokratik olmayan bir devletin, işçi sınıfı ve emekçi yığınlar için demokrasi demek olan bir işçi devletinin kurulması gerektiğini öğretmiştir. Fakat siyasal bir program ve merkezi düzeyde örgütlenmiş bir uluslararası siyasal önderlik olmaksızın, devrimin başarıya ulaşamayacağı gerçeğini de bizlere ilk kez öğreten yine aynı Paris Komünüdür.

Paris Komününün yenilgisinden sonra I. Enternasyonal ancak 1876 yılına kadar yaşayabildi. İşçi sınıfının bu uluslararası örgütünün yerini, değişen koşulların ürünü olarak büyük ve kitlesel işçi sendikaları, sendikal tipte çeşitli örgütlenmeler ve ulusal işçi partileri aldı.

Daha önce de değindiğimiz gibi, kapitalizmin emperyalizm aşamasına yükselmesiyle birlikte üretici güçler ve üretim düzeyinde büyük artışlar olmuş, üretimin temeli ağır sanayiye kaymış, yeni sanayi dalları ortaya çıkmış ve tüm bu gelişmelerin sonucu olarak proleterleşme süreci hızlanmıştı. Bu süreç işçi sınıfının hem sayıca muazzam boyutlarda artmasını hem de yeni işçi kesimlerinin ortaya çıkıp yaygınlaşmasını beraberinde getirdi.

Daha önceleri, dayanılmaz çalışma koşullarına, bunalım dönemlerindeki kitlesel işten çıkarmalara ve sefalet ücretlerine vb. karşı kendiliğinden ve dağınık gelişen ve çok sert geçen grev ve direnişlerin yerini, çok daha örgütlü, çok daha geniş kitleleri kapsayan ve çok daha uzun süreli grev ve direnişler almaya başlıyordu. Özellikle işçi sınıfının siyasal örgütlenme çabalarının, yoğun baskı ve yasaklarla karşılaştığı ülkelerde (örneğin Almanya), bu grevler bazen siyasal amaçlı olabiliyordu.

II. Enternasyonal bu dönemin ürünü olarak 1889 yılında Paris’te kuruldu. Örgütsel bakımdan bu Enternasyonal, ulusal ve kitlesel işçi partileriyle onların denetiminde oluşturulan sendikalar üzerinde yükselmekteydi. Ancak II. Enternasyonal tarihsel olarak işçi hareketinde ileri bir adımı temsil etmekle birlikte, bünyesinde önemli zaaflar da taşımaktaydı. Örneğin II. Enternasyonal örgütsel açıdan, ulusal çıkarların önceliğini yansıtırcasına gevşek ve bağlayıcılığı olmayan bir yapıdaydı. Dolayısıyla üyeler, genel olarak kendi ulusal partilerine ve ülkelerine bağlıydılar.

Avrupa’da 1871’den 1914’e kadar süren 40 yıllık nispeten barışçıl gelişme dönemi, işçi sınıfının ruh hali ve kapitalist devlete karşı olan tavrında kimi uzlaşmacı eğilimleri körükledi. Ve bu durum işçi sınıfında kapitalizmin yarattığı olumsuz sonuçların sistem içi reformlarla değiştirilebileceği yanılsamasını doğurdu. Ayrıca, Avrupa’da özellikle emperyalist kapitalizmin sömürge talanından pay alan işçi sınıfı örgütlerinin yönetici tabakası yozlaşarak burjuvaziyle tam bir uzlaşma siyaseti içine girdi. Bu gelişmeler II. Enternasyonali giderek reformist ve şovenist bir çizgiye oturttu.

II. Enternasyonali oluşturan en güçlü ve önemli parti Alman Sosyal Demokrat Partisiydi. Güç ve etkinlik bakımından onu, Fransız işçi ve sosyalist hareketi izliyordu. Örneğin Alman Sosyal Demokrat Partisi, 1898 seçimlerinde %27,2 oranında oy almıştı. Fakat öte yandan bu partinin, işçi sınıfını iktidara taşıyacak ve sosyalizmi dünya çapında kurmaya yönelik bir devrim perspektifi yoktu. Sonuçta aldığı oylara rağmen yaşanan fiili iktidarsızlık, parti içinde sendikacıların ve işçi sınıfının görece imtiyazlı kesimlerinin beslediği bir reformizmin ağır basmasına yol açtı. Reformizmin öncülerinin temel görüşü, sosyal demokrasinin seçimlerden gelen büyük gücünü kullanarak kapitalizmi reformlar yoluyla adam etmek ve böylece sancısız bir şekilde sosyalizme ulaşmaktı. Bu görüşler II. Enternasyonalin 1904’teki Amsterdam Kongresinden sonra iyice hakim hale geldiler.

Fakat bu kongreyi takip eden yıllarda dünya siyasi panoramasında önemli değişiklikler oldu. Avrupalı büyük güçler arasındaki gerginlik, özellikle de İngiltere ve Almanya arasında beliren savaş tehlikesi, II. Enternasyonalin gündemini yoğun biçimde işgal etmeye başlamıştı. 1907’de Stuttgart’da toplanan kongrede, ağırlıklı olarak yaklaşan savaş tehlikesinin nasıl önlenebileceği, eğer önlenemezse ortaya çıkacak sonuçların nasıl karşılanacağı gibi konular tartışıldı. Ancak temel sorun, hayati derecede önemli olan sorun şuydu: bir savaş halinde sosyalistler ve işçi sınıfı kendi devletlerini yani burjuvalarını mı destekleyeceklerdi, yoksa savaşmaları için ellerine verilen silahları kendilerini açlık ve yıkımla yüz yüze getiren kendi burjuva düzenlerine mi çevireceklerdi?

Emperyalist amaçlarla savaşa katılan bir ülkede “Anavatanın savunulması”!

Görünürde sosyalistlerin birliğini ifade eden bu uluslararası örgüt, aslında içten içe kaynamakta ve iki farklı temel görüşün, işçi sınıfının devrimci mücadelesiyle sosyal demokrasinin reformizminin yollarının ayrılmasına doğru ilerlemekteydi.

Bu arada, silahlanma yarışı iyice hızlanmış, özellikle İngiltere ve Almanya arasındaki silahlanma rekabeti tehlikeli boyutlara ulaşmıştı. Fransa ve Almanya da aralarındaki anlaşmazlıklar nedeniyle Lahey Adalet Divanı’na başvurmuşlardı. Ayrıca İspanyollar da ABD ve Fransa ile geniş ölçekli bir sömürge savaşına girişmişlerdi. Balkanlarda, Avusturya-Macaristan imparatorluğu, Bosna ve Hersek’i işgal ederek ortamı provoke ediyordu. Bu yüzden de Rusya ile Avusturya-Macaristan ve Almanya arasındaki rekabet kızışmaya başlamıştı. II. Enternasyonale üye olan Alman ve Avusturya Sosyal Demokrat Partilerinin delegeleri ise, kendi hükümetlerini kızdırmamak ve böylece hükümetin sosyal demokrat hareketi ezmesi ve partiyi kapatarak mallarına el koyması için bahane yaratmamak gerekçesiyle, savaşa karşı açık tutum almaktan kaçınıyorlardı. Bunun yerine reformlar yoluyla silahlanmanın yavaşlatılması veya emperyalist ülkelerin kınanması gibi önerilerle yetiniliyordu. Aynı çözülme İngiliz İşçi Partisine de yansıdı. Orada da sendikal hareketin liderleri konumunda olan İşçi Partisinin pek çok yöneticisi, İngiltere’yi tehdit eden Alman militarizmine karşı kendi ülkelerinin silahlanmasını desteklemeye başladılar.

1912 yılında Balkan Savaşının patlak vermesiyle birlikte bir dünya savaşı tehlikesi de artık iyice yaklaşmıştı. Nitekim II. Enternasyonalin 1910’daki Basel kongresi de, bu sorunun tartışılmasıyla geçti. Ve tıpkı daha öncekilerde olduğu gibi, kongreden somut hiçbir karar çıkmadı.

Nihayet 1914 yılında, II. Enternasyonalin Viyana kongresinin yapılmasının beklendiği sıralarda, Birinci Emperyalist Savaş patlak verdi. Ama uluslararası sosyalist hareket ve dolayısıyla da uluslararası işçi hareketi, savaşı durdurmanın çok uzağındaydı. Zaten kongre fikrinden de vazgeçildi. Çeşitli kongrelerde yapılan tartışmalara ve alınan kararlara rağmen savaşı engelleyememiş olan II. Enternasyonal, savaş süresince de tüm ulusal partilerin kendi “anavatanlarını” savunmaları anlayışı sonucunda tam bir bataklığa dönüştü. Çünkü, emperyalist amaçlarla bir yeniden paylaşım savaşını başlatan saldırgan Avrupa ülkelerinde, “anavatanın savunulması” gerekçesiyle bu haksız savaşa destek vermek, işçi sınıfını kendi egemen ve emperyalist burjuvazisinin destekçisi konumuna düşürmek demekti.

Aslında II. Enternasyonal 1907 Stuttgart kongresinde, Rosa Luxemburg ve Lenin’in önerisiyle şu karar benimsenmişti: “Savaş her şeye karşın patlayacaksa, onun çabuk bitmesi için çalışmak ve kitleleri ayaklandırıp kapitalist sınıf egemenliğinin yıkılışını çabuklaştırmak için, savaşın getirdiği ekonomik ve politik bunalımları bütün güçleriyle kullanmak sosyalistlerin görevidir. Fazlaca tartışılmadan kabul edilmiş olan bu karar, ne yazık ki hiçbir zaman hayata geçemedi. Çünkü ne sosyal demokrat partilerin ulusal yapıları buna müsaitti, ne de parti önderlerinin böyle bir niyeti vardı. Onlar anti militarist politikaların, partinin hareket alanını kısıtlayacağını düşünüyorlardı. Pek tabii, söylem düzeyinde herkes savaşa karşıydı! Savaş başladığında birçok ülkede protestolar yükseldi. Alman Sosyal Demokrat Partisinin savaş karşıtı bildirisine karşı, Avusturya Sosyal Demokrat Partisinin başkanı Victor Adler şöyle diyordu: “Şimdiye dek savaşın olmaması için elimizden geldiğince mücadele ettik. Fakat artık bizden eylem beklemeyin! Savaş halindeyiz. Basın organlarımız susturuldu. Yine de Almanya’nın 58 kentinde, yarım milyondan fazla işçi savaş aleyhtarı gösteri düzenliyordu. Bu, açıkça, sosyal demokrat önderlerine rağmen devrimci proletaryanın içgüdüsel tepkisiydi.

4 Ağustos 1914’te Alman parlamentosu Reichstag’ta yapılan oylamada, sosyal demokrat milletvekilleri 14’e karşı 78 oyla, savaşta Almanya’yı desteklemeyi kabul etti. Bu durumu izleyen birkaç gün içinde, Avusturya, Fransa, Belçika ve İngiliz sosyal demokratları da, “ulusal savunma”nın meşruluğu adına “kendi” ülkelerini destekleme kararları aldılar. Kısacası, savaş başlayana dek savaşa karşı olan sosyal demokratlar, savaş bir kez kapılarını çaldığında hemen çark ederek işçi sınıfına ihanet etmişlerdi.

II. Enternasyonalin bu ihanetine uymayanlar ise sadece Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi (Bolşevikler), Sırp Sosyal Demokrat Partisi ve Bulgar Dar Sosyalistleriydi. Örneğin Rus meclisi Duma’daki oylamalarda parti grubu adına konuşan Bolşevik milletvekili Haustov, “savaşı emperyalist yağma politikasının yarattığını, savaşın sorumluluğunun savaşan devletlere ait olduğunu açıklayarak salonu terk etti. Bunu kitlesel savaş aleyhtarı gösteriler izledi. Fakat savaşın Balkanlara sıçramış olması yüzünden kabaran Slav milliyetçiliği, hem Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi içinde hem de Sırplar ve Bulgarlar arasında, bu devrimci çizgiden kopmalara yol açtı. Esasen emperyalist savaşı, burjuva düzenleri deviren devrimci bir savaşa dönüştürme fikrini sonuna kadar destekleyenler Lenin’in önderliğindeki Bolşeviklerden başkası değildi.

Sonuçta, II. Enternasyonal içinde savaşa karşı tutum, genel grev, politik kitle grevi ve parlamenter taktikler gibi konularda yaşanan ayrışma, uluslararası sosyalist hareketi de ikiye böldü; emperyalist savaşta işçi sınıfının silahları kendi burjuvazisine doğrultmasını ve böylece emperyalist savaşı iç savaşa dönüştürmesini savunan Bolşeviklerin devrimci çizgisi ile enternasyonale üye olan her “ulusal” sosyal demokrat partinin savaşta kendi “anavatanını” savunmasını söyleyen sosyal demokratların reformist çizgisi. II. Enternasyonal önderliğinin ve ona bağlı ulusal partilerin emperyalist savaş karşısında alçakça şovenist bir politika izlemeleri, aynı zamanda sonlarını da getirdi. İşçi sınıfının çıkarlarından çok kendi ulusal burjuvazilerinin çıkarlarını savunma noktasına gelen II. Enternasyonal, artık açıkça iflas etmişti!

II. Enternasyonal içinde, işçi sınıfının davasına sadık kalmış nadir kişilerden olan Rosa Luxemburg, bu şovenist çizgiyi şöyle özetliyordu: Bütün ülkelerin işçileri, barışta birleşin, savaşta ise birbirinizi boğazlayın!

Silahlarınızı kendi burjuvalarınıza doğrultun!

Oysa Bolşevikler, Lenin’in kaleme aldığı Bolşevik Partisi MK Manifestosunda (Kasım 1914), sosyalistlerin görevinin her şeyden önce savaşın anlamını açığa çıkarmak ve “egemen sınıflar, toprak sahipleri ve burjuvazi tarafından savaşı savunmak için yayılan yalanları, safsataları, «yurtsever» palavraları acımasızca teşhir etmek olduğu söyleniyordu. Bolşevikler, II. Enternasyonal’i ise “dünya tarihi açısından çok önemli bir anda, sosyalizmin yerine milliyetçiliği koymaya çalışıyorlar” diyerek ihanetle suçluyordu:

“Oportünistler, bütün ülkelerin sosyalistlerini, her koşul altında şovenizme karşı mücadele etmekle, burjuvazi ve hükümetlerin başlattıkları her savaşı daha güçlü bir iç savaş ve sosyal devrim propagandasıyla yanıtlamakla yükümlendiren Stuttgart, Kopenhag ve Basel kongrelerinin kararlarını çiğnemişlerdir. II. Enternasyonal’in çöküşü, geride bıraktığımız (barışçıl denen) tarihsel koşulların zemin hazırladığı ve son yıllarda Enternasyonalde fiilen egemenlik sağlayan oportünizmin çöküşüdür. Oportünistler sosyal devrimi terk ederek ve yerine burjuva reformizmini koyarak; belli bir anda iç savaşa dönüşmesi zorunlu hale gelecek olan sınıf mücadelesini terk ederek ve sınıf işbirliğini vaaz ederek; yurtseverlik ve yurt savunması adı altında burjuva şovenizmini vaaz ederek ve daha Komünist Manifesto’da yer alan işçilerin vatanı yoktur ilkesini görmezden gelerek ya da inkar ederek; militarizme karşı mücadelede bütün ülkelerin burjuvazisine karşı bütün ülkelerin proleterlerinin devrimci savaşının zorunluluğunu kabul etmek yerine darkafalı-duygusal bir bakış açısına savrularak; burjuva parlamentarizminden ve burjuva yasallığından yararlanmanın kaçınılmazlığını bir yasallık fetişizmine dönüştürerek ve kriz dönemlerinde illegal örgüt ve ajitasyon biçimlerini yaratma yükümlülüğünü unutulmaya terk ederek, bu çöküşü uzun zamandan beri hazırlamışlardır.”[5]

Lenin önderliğindeki Bolşeviklere göre, işçi sınıfı, emperyalist savaşta kendi hükümetinin yenilgisini istemek zorundaydı. Çünkü savaş zamanında, kendi hükümetine ve burjuvazisine darbe vurmadan sınıf mücadelesi vermek mümkün değildi. Yine Bolşevik Partisinin 27 Şubat-4 Mart 1915 tarihleri arasında Bern’de yapılan konferanslarında, savaşın değerlendirilmesi ve alınacak tutumun belirlenmesi konularında Lenin’in sunduğu raporda; savaşın emperyalist bir savaş olduğu,[6] “anavatanı savunma” sloganının işçi sınıfını aldatmak anlamına geldiği, buna karşı “emperyalist savaşın iç savaşa dönüştürülmesi” şiarının savunulması gerektiği, çünkü savaşın yol açtığı yıkımın ve acının kitleleri devrimci harekete yönelteceği, iç savaş şiarının ise bunların genelleştirilmesi için önemli olduğu vurgulanıyordu. Bu uğurda atılması gerekli adımların, “1) Savaş kredilerini kayıtsız şartsız reddetmek ve burjuva hükümetlerden çekilmek, 2) «Ulusal barış» ve «iç barış» politikasından tamamen kopmak, 3) Hükümet ve burjuvazinin savaş halini ilan ederek anayasal özgürlükleri kaldırdığı her yerde illegal bir örgüt oluşturmak, 4) Savaşan ulusların askerlerinin siperlerde ve genel olarak savaş alanlarında kardeşleşmesini desteklemek, 5) Proletaryanın genel olarak bütün devrimci kitle eylemlerini desteklemek”[7] olduğu söyleniyordu.

Bu tutum, gerçekten de işçi sınıfının uluslararası çıkarlarını savunan yegâne tutumdu. Fakat, savaşın ilk zamanlarında gerek Rusya’da gerekse de enternasyonalist hareket içinde çok dar bir kesim tarafından kabul görmüştü. Yine de Rusya’da gelişen süreç bu doğru tutumu öne çıkarmaya başladı. 1915 Temmuzundan itibaren tüm Rusya siyasal grevler ve protesto eylemleriyle çalkalanıyordu. Petrograd’ta 27 bin işçi fabrikalardaki Kazak askerlerin geri çekilmesi, sürgündeki Bolşevik milletvekillerinin serbest bırakılması, özgür basın vb. gibi taleplerle greve çıktılar. Eylül başlarında 64 bin işçi siyasi taleplerle sokaklara döküldüler.

Askerler de, bu devrimci gelişmelerin dışında kalmıyordu. Bunlar arasında devrimci hareketin varlığı daha 1915 yılından itibaren hissedilir hale gelmişti. Ordu içindeki Bolşevikler, savaşın yarattığı huzursuzluktan faydalanarak ordunun ve donanmanın tabanında yoğun bir politik propaganda faaliyetinde bulunuyorlardı. Bolşevikler; savaşın yalnızca kapitalistler lehine yürütüldüğü, bu savaşın ne Rus ne de Alman halkına bir faydası olmadığı yönünde propaganda yapıyorlardı. Askerlere ve işçilere şunları söylüyorlardı: Zaferi hangi taraf kazanırsa kazansın, tüm ülkelerin sosyalistleri ve tüm işçi sınıfı savaşan ülkelerin devletlerine karşı yürütülen mücadeleye katılmadıkları, kendi hükümetlerini teslim olmaya zorlamadıkları sürece askeri bir zafer halkın durumunda hiçbir iyileşme yaratmaz, halkın yararına olacak yegâne şey, askeri bakımdan ne sonuç yarattığına aldırmadan bu savaşı mümkün olduğu kadar çabuk bir şekilde sona erdirmektir. Bu yüzden grevlerle ve kitlesel ayaklanmalarla savaş gereçleri üretimini engellemek için elden gelen çabayı göstermek gerekir. Bu faaliyetler kısa sürede meyvelerini verdi ve ordu içinde bir dizi ayaklanma birbirinin peşi sıra patlak verdi.

Tarih, Lenin’in 1915’teki sözlerini haklı çıkardı:

“Yaklaşık kırk bin işçi Pravda alıyor; okuyanların sayısı çok daha fazla. Savaş, hapishane, Sibirya, çalışma kampı cezası bunların beş, hatta on kat fazlasını yok edecek olsa bile işçilerin bu kesiminin imha edilmesi mümkün değildir. Bu kesim capcanlı ayaktadır. Devrimci bir inançla dopdoludur ve anti-şovenisttir. Tek başına kitlelerin tam ortasında ve kitlelerin içinde derin köklere sahip bir biçimde, işçilerin, sömürülenlerin ve ezilenlerin enternasyonalizminin timsali olarak dimdik ayaktadır. Genel yıkım sırasında, kendi temelini tek başına ayakta tutmuştur. Tek başına, yarı proleter unsurları, Kadetlerin, Trudoviklerin, Plehanov’un ve Naşa Zarya’nın sosyal şovenizminden uzaklaştırıp, sosyalizme doğru götürmektedir.”[8]

Mart 1916’da durum kaynama noktasına gelmiş, her cephede yenilgilerle sürmekte olan savaş egemen sınıfların kendilerine olan güvenlerini de kaybetmelerine yol açmıştı. Egemenlerin saflarındaki moral bozukluğu ve iç bölünmeler giderek artıyordu.

Bu yükseliş 1917 yılında ivmelenerek arttı. Bu yıl gerçekleşen grevlere katılan işçilerin %88’i siyasi nedenlerle greve çıkmışlardı. Şubat ayına gelindiğinde toplam 1,5 milyon işçi greve çıkmıştı ve bunların 1 milyonu siyasi grevler kapsamındaydı. Yine aynı yıl itibariyle askere alınmış olan 15,5 milyon işçi ve köylünün 8 milyonu savaş sırasında ölmüş, yaralanmış ya da kaybolmuştu. Böylece köylü ve asker ayaklanmaları ardı ardına gelişerek devam etti. Yoksul köylüler ile işçilerden oluşan Rus ordusu hızla dağılıyordu.

Hareketin en üst düzeye ulaştığı 1917 Şubat ayında Çarlığı deviren bir devrim gerçekleşti ve Rusya’da, ileride işçi sınıfının iktidar organlarına dönüşecek olan İşçi, Asker ve Köylü Sovyetleri kuruldu. Sovyetlerin varlığı, burjuva geçici hükümetin yanı sıra devrimci bir iktidarın doğumu anlamına geliyordu. Artık Rusya’da ikili bir iktidar durumu ortaya çıkmıştı. Ve artık kitleler, ekmeğe, toprağa, barışa, ulusal baskıdan kurtuluşa olan açlıklarını gidermeleri için, gerici ve burjuva liderlerin sabırla ve pasif bir şekilde beklemeleri yönündeki çağrılarına kulak asacak durumda değillerdi. Ve öyle de oldu...

25 Ekim sabahı saat 02:00 sularında harekete geçen Petrograd Sovyeti içindeki “Devrimci Askeri Komite”ye bağlı askerler, öğlen saat 12’de Cumhuriyet Meclisini kapatarak, iktidarın Tüm Rusya Sovyetlerine geçmesini sağladılar. Lenin’in, Petrograd Sovyetinin öğleden sonra 3’te yapılan bir oturumunda, Troçki’nin davetiyle kürsüye çıkarak konuşmasının ardından, akşam 9’da Geçici Hükümetin yer aldığı Kışlık Saray da ele geçirildi. Böylece insanlık tarihinde yeni bir dönem açılıyordu; işçi sınıfı iktidarı kendi ellerine almış ve insanlığın kurtuluşuna giden yolu açmıştı...

Ekim Devrimi günümüze de ışık tutuyor

II. Enternasyonalin gerek örgütlenme anlayışından gerekse de reformist siyasal mücadele perspektifinden bütünüyle farklı bir anlayış geliştirebilmiş tek örgüt Lenin yönetimindeki Bolşevik Partisi oldu. Tam da bu aynı nedenle, Birinci Dünya Savaşının yarattığı devrimci ortamdan, işçi sınıfının iktidarı alması doğrultusunda başarıyla yararlanabilen tek örnek Bolşeviklerin öncülüğündeki işçi sovyetleri idi. II. Enternasyonalin ihanetinin gün yüzüne çıkmasıyla birlikte, yeni bir Enternasyonalin gerekliliği üzerinde ısrarla duran tek örgüt de Bolşevik Partisi oldu. Ve gerek enternasyonal bir örgütlenmenin zorunluluğu konusunda Lenin ve Troçki’nin ısrarlı çabaları, gerekse de Ekim Devrimi’nin dünya proletaryası nezdinde edindiği muazzam prestij nedeniyle III. Enternasyonalin çekirdeği de Bolşeviklerden oluşacaktı.

Tüm bunların yanında, Birinci Dünya Savaşının bitirilmesini sağlayan da aynı Ekim Devrimiydi. Reformistlerin ve sosyal demokratların şovenist ve pasifist tutumları, savaşı durdurmak bir yana, onların tam anlamıyla burjuvazinin saflarına geçmelerine yol açtı. Bu ihanetin bedelini ise uluslararası işçi sınıfı bizzat kendi kanıyla ödedi.

Bugün de içinden geçmekte olduğumuz dönem, savaş rüzgârlarının esmeye başlamasıyla ciddi bir hal almıştır. Uluslararası proletaryayı ve onun bir parçası olarak Türkiye işçi sınıfını zorlu ve zorunlu bir sınav bekliyor. Bu sınavın adı emperyalist savaştır. İşçi sınıfı ya bu savaşı önlemek üzere her ülkede “kendi” burjuvazisinin yenilgisi için fırsat kollayacak ya da Rosa Luxemburg’un dediği gibi birbirini boğazlayacaktır. Oysa savaşın sorumlusu bir başka ülkenin işçileri değil kapitalist emperyalist sistemdir.

Gittikçe daha fazla saplanmakta olduğumuz ekonomik krizin sorumlusu da emperyalizmdir. Burjuvazinin tek derdi krizle birlikte azalmaya yüz tutan kârlarını, milyonlarca insanın canı pahasına da olsa korumak ve arttırmaktır. İşçi sınıfının emperyalist savaştan hiçbir çıkarı olamaz. Bu yüzden de, burjuvazinin anlattığı masalları dinlemek yerine kendi sınıf kardeşlerinin 85 yıl önce açtığı yoldan yürümeli ve kendi bağımsız siyasal çıkarlarını savunmalıdır.

Emperyalist sistem içine düştüğü açmazdan çıkabilmek için savaş çığırtkanlığı yapmaya devam ediyor. Ve bizlerin de, kendisinin uydurduğu “küresel terörizm” masalına inanmamızı bekliyor. Eğer terörizmden veya terör suçlularından bahsedilecekse, en büyük terörist güç bizzat emperyalistlerin kendileridir. “Küresel terörizm” denilen şey de emperyalizmden başka bir şey değildir. Savaşacağımız somut sınıf düşmanımız, kendisini türlü kılıklarda göstererek bizi aldatmaya çalışan egemen burjuvazidir. Burjuvazi işine öyle geldiğinde “vatanı koruma” bahanesiyle milliyetçi kesilirken, genelde emperyalist sisteme daha iyi entegre olabilmek için küreselleşmeden bahsediyor. Bir yandan “yabancı” sermayenin ülkeye daha iyi girebilmesi ve rahatsız olmadan yerleşebilmesi için her türlü engeli kaldırmaya hazır olduğunu beyan ederken, öte yandan işçilerin önüne yeni yeni sınırlar koyuyor. İşçi sınıfını, emekçileri Türk-Kürt diye bölerken kendisi gittikçe daha fazla küreselleşiyor. İşçi ve emekçilere “vatan için seve seve ölmeyi” öğütlerken, o, “kendisi için seve seve” onları sömürmeye devam ediyor.

Burjuvazinin “vatan”dan anladığı kendi bankası, malı, mülkü kısaca sermayesidir. Özgürlüğü, demokrasisi, adaleti, hakkı, hukuku her şeyi kendinedir. İşçi sınıfını rahatça sömürme özgürlüğü olmalı, adalet onun mülkiyet hakkını korumalı ve bu düzenin sürmesi için her türlü baskı aracını istediği şekilde kullanabilmelidir. Burjuvaziye bakılırsa, işçi sınıfı ise yalnızca onun için “seve seve” çalışmalı, “seve seve” cepheye gitmeli ve gerekirse “seve seve” ölmelidir. Burjuvazi kâr hırsıyla insanlığı bir yok oluşun eşiğine getirirken, faturayı da işçi sınıfına ödetmek istemektedir.

Oysa tarih bize gösteriyor ki, emperyalist savaşın anlamı burjuvazi için farklı, işçi sınıfı için farklıdır. Savaş burjuvazi için “korkunç kârlar” demektir, işçi sınıfının yarattığı toplumsal değerlerin yeniden, kârlı bir şekilde üretilmek üzere yok edilmesi demektir. Savaş sayesinde yeni pazarlar açılır, eskileri yeniden paylaşılır. Üretici güçler yok edici güçlere dönüşür, tüm toplumsal zenginliğin yaratıcısı işçi sınıfı başta kendini olmak üzere, elleriyle yarattıklarını da yok etmeye başlar. Ama her zaman değil...

Ekim Devrimi, işçi sınıfının bu gidişe dur dediği andır. İşçi sınıfı burjuvaziyi iktidardan devirerek ve yerine kendi iktidarını kurarak, hem emperyalist savaşı durdurmuş hem de tek kaybedecek şeyi olan zincirlerinden kurtulmuştur. Demek ki bu kısır döngüden çıkışın yolu bellidir. Fakat bugün işçi sınıfının, ne 1917 Rusya’sındaki gibi bir örgütlülüğü vardır, ne de Bolşevik Parti gibi bir siyasal örgüte sahiptir. Bugün işçi sınıfı, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de dağınık, örgütsüz ve siyasal bilinçten yoksun durumdadır. Peki yapılması gereken nedir? Sağlı sollu tüm burjuva partilerin bugüne kadar işçi sınıfına sunduğu ve bundan sonra da sunacağı tek seçenek, yoksulluk, işsizlik, savaş, kan ve gözyaşıdır. Bu gerçeklik karşısında işçi sınıfının sarılacağı tek gerçekçi seçenek, yeniden ayağa dikilmek ve burjuvazinin dayattığı bu zalim soygun düzenini tarihin çöplüğüne göndermek için bugünden hazırlanmaktır. İşçiler olarak kendi mücadele tarihimizi öğrenmek ve tarihimizden dersler çıkarmak, içinde yaşadığımız kapitalizmin bu dünya krizi ortamında yaşamsal önem taşıyor. Örgütlüysek her şeyiz, örgütsüzsek hiçbir şey!

YAŞASIN PROLETARYA ENTERNASYONALİZMİ!




[1] Lenin, Savaş ve Rus Sosyal-Demokrasisi, Seçme Eserler, İnter Yay., c.5, s.133

[2] Örneğin bütün dünyada elektrik sanayii ABD ile Alman kartellerinin (AEG ve General Electric) kontrolündeydi. 1907 yılında bu iki tröst bir anlaşma yaparak; AEG tröstü Avrupa ve Asya piyasasını, GE tröstü de Amerikan piyasasını alıyordu.

[3] Bu bağlamda, belli başlı emperyalist ülkeler arasındaki güçler dengesi savaşın gelişimini kavrayabilmemiz açısından bize yardımcı olacaktır (bkz. Sosyalizm Ansiklopedisi, cilt.2, s.438):

İngiltere Fransa ABD Almanya İtalya
Nüfus 41 milyon 38 milyon 76 milyon 56 milyon 32 milyon
Asker Sayısı 280 bin 589 bin 70 bin 585 bin 261 bin
Yıllık çelik üretimi (ton) 14 milyon 3 milyon 24 milyon 14 milyon 500 bin
Yıllık dış ticaret hacmi (£) 877 milyon 460 milyon 481 milyon 545 milyon 133 milyon
Ticaret Filosu (net tonaj) 9 milyon 1 milyon 5,5 milyon 2 milyon 1 milyon
Savaş gemileri 49 23 17 14 14

[4] Bu demiryolu Berlin’den başlayarak ve tüm Balkanları dolaşıp, Anadolu üzerinden ve Mezopotamya’dan geçip Bağdat’a ulaşıyordu. Ucuz Alman mallarının bu pazarları fethini sağlayan da bu demiryolu olmuştu.

[5] V.I.Lenin, Seçme Eserler, İnter Yay., c.5, s.138

[6] “Bu savaş, kapitalizmin en yüksek gelişme seviyesine ulaştığı bir dönemin; sadece meta ihracının değil, sermaye ihracının da büyük önem kazandığı; sanayinin kartelleşmesi ve ekonomik hayatın uluslararasılaşmasının önemli boyutlara ulaştığı; sömürge politikasının neredeyse bütün dünyanın paylaşılmasına yol açtığı; dünya kapitalizminin üretici güçlerinin ulusal devlet sınırları dışına taştığı, sosyalizmin gerçekleşmesi için nesnel koşulların tamamen olgunlaştığı bir dönemin koşullarından çıkmıştır. age, s.142

[7] age, s.144

[8] Lenin, “Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi Duma Grubunun Yargılanmasıyla Açığa Çıkanlar”, Works (Eserler), cilt 21, s.176