Navigation

“Açık Konuşalım, Artık Savaştayız”

İşçi ve emekçiler iyi bilmelidirler ki, egemenlerin yürüttüğü savaşın amacı, ifade ettikleri gibi “vatan savunusu” değildir. Savaşın amacı burjuvazinin emperyalist emelleridir. Türkiye’yi olası bir bölünmeye götürecek olan da, emperyalist paylaşım savaşının alanı haline getirecek olan da, egemenlerin izledikleri emperyalist savaş politikaları ve bu uğurda girişmeyi göze aldıkları çılgın maceralardır. Yüz yıl önce İttihatçı paşalar aynı şeyi yapmış ve halkı sonu gelmeyen acılara garketmişlerdi. Erdoğan-AKP iktidarı da aynı yolda ilerlemektedir.

SIPRI’nin (Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü) yayınladığı rapor, emperyalist-kapitalist güçlerin sürdürdüğü 3. Dünya Savaşının daha da büyüyeceğinin, yayılacağının ve çok daha fazla insanın hayatını mahvedeceğinin açık kanıtlarını sunuyor.

2011 ilâ 2015 yılları arasındaki verilere dayanan, “Silahlanma, Silahsızlanma ve Uluslararası Güvenlik” başlıklı bu rapora göre, silahlanma harcamaları tüm dünyada artış halinde. Emperyalist-kapitalist devletler, sadece 2014 yılında 2 trilyon dolara yakın bir meblağı silahlanma için harcamışlar. Silah ihraç eden ülkelerde ABD ve Rusya, sırasıyla %31’lik ve %27’lik dünya pazarı payıyla açık ara başı çekiyorlar. Bu ikisini Çin, Almanya ve Fransa izliyor. Silah ithal eden ülkelerde ise %15’lik payla Hindistan birinci sırada yer alırken, onu %5 veya %3 arasında değişen oranlarla Suudi Arabistan, Çin, Birleşik Arap Emirlikleri, Pakistan, Avustralya ve Türkiye takip ediyor. Yani ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa, Almanya gibi büyük emperyalist güçler bir yandan muazzam miktarlarda silah üretiyor ve cephaneliklerini büyütüyor, diğer yandan da ürettikleri silahları diğer kapitalist ülkelere de satarak silahlanma yarışını ve militarizmi alabildiğine körüklüyorlar.

Silahlanma harcamalarındaki artış açısından bakıldığında Afrika (yıllık 50 milyar dolar, %5,9’luk artış), Ortadoğu (yıllık 196 milyar dolar, %5,2’lik artış) ve Asya-Pasifik (yıllık 439 milyar dolar, %5’lik artış) bölgelerinin başı çekmesi tesadüf değil. Bu bölgeler emperyalist paylaşım savaşının ve rekabetin başlıca alanı halinde. Ortadoğu’nun durumu malûm. Savaş cehenneminin milyonlarca insanı yakıp kül ettiği Ortadoğu’yu Afrika ülkeleri ve Orta Asya takip ediyor. Savaşın sıcak alevleri henüz Asya-Pasifik bölgesine ulaşmış olmasa da, Çin, ABD, Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Kuzey Kore gibi ülkeler arasında giderek tırmanan bir gerginlikten ve barut fıçısına dönüşmüş bölgenin her an bir kıvılcımla patlayabileceğinden söz etmek mümkün.

Emperyalist savaşın tüm vahşetiyle sürdüğü Suriye, aynı zamanda en büyük silah üreticileri ve ihracatçıları olan ABD, Rusya gibi emperyalistlerin “show room”una dönüşmüş vaziyette. Bu ve benzeri ülkeler, son teknoloji ürünü olan ve büyük yıkım gücüne sahip bulunan silahlarını, masum Suriye halkı üzerinde sergileyerek, adeta uygulamalı olarak göstererek, bir anlamda silahlarının reklâmlarını da yapıyorlar. Bombalar Suriye halkının tepesinde patladıkça silah tekelleri ellerini ovuşturuyorlar ve ceplerini dolduruyorlar. Bölgede rekabet halinde olan her kapitalist güç, içinde yer aldığı emperyalist kampın silah üreticisi ülkelerine siparişler veriyor. Bu da yetmiyor, kendisi de aynı silahları üretebilmek için patent anlaşmaları yapmanın peşinden koşuyor.

Ortadoğu’nun paylaşımı için girişilmiş savaştan kazançlı çıkmak için hiçbir fırsatı kaçırmak istemeyen Türkiye, Suudi Arabistan ve İran arasındaki rekabet ve kavga da bu genel tabloya paralel olarak şiddetlenmektedir. Özellikle Suudi Arabistan, 2010-14 yılları arasındaki dönemde silah harcamalarını ciddi biçimde arttırarak, küresel düzeyde üretilen silahların %5’ini satın almıştır. Türkiye de %3’lük payla, bu açıdan bakıldığında üst sıralarda yer alan ülkelerden biri olmuştur. Bir başka Ortadoğu ülkesi olan Birleşik Arap Emirlikleri’nin payı da %4’tür. Yani dünyada üretilen tüm silahların %12’sini sadece bu üç ülke satın almaktadır. İran, İsrail gibi bölge güçleri ve büyük emperyalist güçlerin bölgede yaptıkları askeri yığınak da düşünüldüğünde Ortadoğu’nun nasıl bir cephaneliğe dönüştüğü daha iyi anlaşılacaktır. Bunun en dolaysız anlamı şudur; emperyalist savaşa paralel olarak seyreden, bölge güçleri arasındaki kapışmanın dozu da önemli ölçüde artacaktır. Bu kapitalist devletler bunca silahı depolarında tutmak için satın almamaktadırlar. Zaten bahsi geçen ülkelerin izledikleri savaş politikaları da tabloyu tamamlamaktadır.

Türkiye: “Savaş politikaları, savaş hükümeti, savaş bütçesi”

Türkiye, izlediği emperyalist politikalarla bölgedeki en saldırgan ülkelerden biri konumundadır. Suriye savaşının taraflarından birisidir. Fiilen hem ülke içinde hem de dışında savaşmaktadır. Kürtler halihazırda Erdoğan-AKP iktidarının “birincil” düşmanı pozisyonundadır. Mevcut iktidar, elindeki her türlü silahlı güçle hem içerde hem de dışarıda Kürt hareketiyle savaş halindedir. Doğudaki Kürt kentlerini tanklarla, orduyla kuşatan iktidar, Irak Kürdistanı’ndaki çeşitli bölgeleri savaş uçaklarıyla bombalamakta, Rojava’da da yine Kürt güçlerini top atışlarıyla vurmaktadır. Rojava’ya yönelik saldırıların bir işgal harekâtına dönüşmesi de olasılık dâhilindedir. Bu gerçeklik, Türkiye’nin satın aldığı silahlarla ne yaptığının ve yapacağının göstergesidir.

Suriye’de işlerin kendi istediği doğrultuda gitmemesi yüzünden dış politikada her geçen gün daha da köşeye sıkışan Erdoğan-AKP iktidarı, aldığı silahların önemli bir kısmını da Suriye’de desteklediği çeşitli gruplara vermeye devam etmektedir. Türkmenlere silah sevkiyatı yaptığını AKP hükümeti zaten kabul etmiştir, ama mesele bununla sınırlı değildir. Hatta Türkmenlere yapılan yardım işin makyajı, kamuflajıdır. Asıl silah yardımı El Nusra gibi gerici güçlere gitmektedir.

Fiilen savaşta olan Türkiye’nin bütçesi de artık “savaş bütçesi” haline gelmiştir. “Savunma ve güvenlik” başlığı adı altında gösterilen harcamalar için bütçeden ayrılan pay her sene artmaktadır. Gerçekte militaristleşmenin düzeyini gösteren bu harcama kalemi 2014 yılında 49 milyar lira iken, 2015 yılında 52 milyar liraya ve 2016 yılında da 62 milyar liraya yükselmiştir. Yani bütçeden “savunma ve güvenlik” harcamaları için ayrılan pay 2 yılda yaklaşık %26 oranında artmıştır! Ayrıca “savunma ve güvenlik bütçesi”ne başbakanlığın ve cumhurbaşkanlığının elinin altındaki örtülü ödenek dâhil değildir, bu ödeneklerin önemli kısmının da aynı başlık altındaki konulara harcandığı malûmdur. Böylece burjuvazinin savaş için ayırdığı miktar, işçi ve emekçileri yakından ilgilendiren sağlık bütçesini üçe katlamıştır. Bu rakamın 2017 yılında daha da artacağı kesindir.

Üstelik bütçeden “savunma ve güvenlik” için ayrılan pay, Türkiye’nin silahlanma için harcadığı paralar hakkında fikir edinmek için yeterli değildir. Çünkü “savunma ve güvenlik bütçesi”nin sadece bir kısmı silahlanma harcamalarına ayrılmaktadır. Gerçekte “savunma” bütçesini kat kat aşan miktarlarda silah alımı yıl içinde yapılmakta ve hesabı ayrı tutulmaktadır. Örneğin resmi rakamlara göre 2014 yılında bütçeden “savunma ve güvenlik” harcamalarına ayrılan pay 49 milyar lira, yani yaklaşık 23 milyar dolar olmuştur. Oysa SIPRI’nin verdiği rakamlardan yola çıkarak yaptığımız hesaplamaya göre, silahlanma harcamalarında altıncı sırada yer alan Türkiye’nin 2014 yılı için silah harcaması 60 milyar dolar civarında gerçekleşmiştir. Bu azımsanacak bir rakam değildir! Kuşkusuz bu rakamı tam olarak doğrulama şansımız bulunmamaktadır, çünkü elimizde gerçek veriler yoktur ama SIPRI’nin kendisi bile yayınladığı verilerin gerçek durumun olsa olsa altında kalacağını beyan etmektedir.

Tepeden tırnağa silahlanan Erdoğan-AKP iktidarı, ülke dışındaki askeri varlığını da arttırmaktadır. En son TSK’nın Somali’de bir askeri tesis kurması Meclis Savunma Komisyonunda onaylanmıştır. Bundan kısa bir süre önce de Katar’da bir askeri üs kurulacağı açıklanmıştı. Pek çok ülkede askeri varlığı bulunan Türkiye, bu üsler ve tesisler aracılığıyla kurduğu ilişkilere dayanarak, ürettiği küçük ve orta ölçekli silahlar için de pazar yaratma peşindedir.

Bir savaş hükümetine dönüştüğü artık çok açık olan AKP hükümetinin, kıdem tazminatı örneğinde olduğu gibi, işçi sınıfının haklarını gaspetmeye yönelik saldırılarının, “kiralık işçi” büroları vb. uygulamaları hayata geçirmeye dönük girişimlerinin, sendikalaşmanın önünü fiilen kapatan ve mevcut sendikaları da gerek altını oyarak gerekse de devlet güdümüne alarak bitirmeye, etkisizleştirmeye yönelik çabalarının da genel savaş politikalarıyla bağlantısı açıktır. Ülkeyi adım adım savaşa sokan Erdoğan-AKP iktidarı, işçi sınıfı üzerindeki baskıları arttırarak bir yandan savaşın faturasını işçilere-emekçilere ödetmeye uğraşmakta, diğer yandan da tepkilerin örgütlü bir hal almasının önüne geçmeye çalışmaktadır.

Gerek artan silahlanma harcamaları ve savaşa ayrılan bütçe, gerek izlenen savaş politikaları açıkça göstermektedir ki, Türkiye fiilen bir savaşın içindedir. Ve bu durum Erdoğan-AKP iktidarı tarafından da gizlenen bir şey değildir. İktidara yakın kalemşörlerden İbrahim Karagül’ün, son dönemki yazılarında sık sık ifade ettiği gibi açık konuşmak ve artık savaşta olduğumuzu bilmek gerekiyor. Ama daha da önemlisi, bu savaşın işçi ve emekçi sınıfların değil egemenlerin savaşı olduğunun bilinmesidir. Erdoğan-AKP iktidarı bir yandan Kürt halkına yönelik haksız bir savaş yürütmekte, diğer yandan da Ortadoğu’da süregiden emperyalist savaştan kazançlı çıkmak için kanlı politikalar izlemektedir.

İşçi ve emekçiler iyi bilmelidirler ki, egemenlerin yürüttüğü savaşın amacı, ifade ettikleri gibi “vatan savunusu” değildir. Savaşın amacı burjuvazinin emperyalist emelleridir. Türkiye’yi olası bir bölünmeye götürecek olan da, emperyalist paylaşım savaşının alanı haline getirecek olan da, egemenlerin izledikleri emperyalist savaş politikaları ve bu uğurda girişmeyi göze aldıkları çılgın maceralardır. Yüz yıl önce İttihatçı paşalar aynı şeyi yapmış ve halkı sonu gelmeyen acılara garketmişlerdi. Erdoğan-AKP iktidarı da aynı yolda ilerlemektedir.