Navigation

NATO Zirvesinin Ardından


28-29 Haziranda İstanbul’da yapılan NATO zirvesinin ardından, şimdi bütün gözler zirvede alınan kararların ne tür sonuçlar doğuracağı konusuna çevrilmiş bulunuyor. Zirve toplantısına, üye ülkelerin devlet başkanları, bakanları ve büyük bir gazeteciler ordusu dahil 5000’e yakın insan katıldı. Üç gün boyunca İstanbul’da hayat felce uğradı, 20 milyon dolardan fazla para harcandı ve dev bir organizasyon yapıldı. Ancak ortalığı saran toz bulutunun ardında görünen tablo pek de net değil.

Zirvenin öncesinde tartışmalar ve değerlendirmeler şu soru üzerinden şekillenmekteydi: 11 Eylül sonrası gelişen süreçte NATO’nun işlevi ne olacak? Bu soru üzerinden pek çok yorum yapılmasına ve öngörülerde bulunulmasına rağmen henüz kesinleşmiş yargılara ulaşmak mümkün değil. Halen cevaplanmayı bekleyen bu soru, aslında emperyalistler arasında artan hızda devam eden hegemonya mücadelesinin ne şekilde süreceğine ilişkin cevapları da içinde barındırmaktadır. Doğru yanıtların verilebilmesi ise doğru soruların sorulmasına ve sürecin her yönüyle ele alınmasına bağlıdır.

1949 yılında, Washington Anlaşması uyarınca ve ABD’nin öncülüğünde SSCB tehdidine karşı sözde savunma amaçlı bir pakt oluşturmak amacıyla kurulan NATO’nun eski işlevini yitirmiş olduğu herkesin bildiği bir gerçekliktir. Yine iyi bilinen bir başka gerçeklik ise NATO zirvesinin olası sonucunun, bu askeri örgütün ABD emperyalizmi çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırılması olacağı idi. Fakat zirve toplantısının gündemini oluşturan konular bununla sınırlı kalmadı.

Gündemi oluşturan ve zirve sonrasında açıklanan bildirgelerde yer alan konu başlıklarına bakıldığında, içeriği itibariyle tüm dünya halklarını etkileyecek gelişmelere kapı açan kararların alındığı görülüyor. Afrika’nın batı ucundaki Fas’tan, Güneydoğu Asya’ya kadar uzanan son derece geniş bir coğrafyayı nüfuz alanları üzerinden yeniden şekillendirmek isteyen ABD emperyalizmi, Afganistan ve Irak’ın işgaliyle başlattığı süreci devam ettirmek istemekte ve bu çerçevede dağıldı gözüyle bakılan NATO’yu bir araç olarak kullanmaya uğraşmaktadır. Genel hatlarıyla bakıldığında, emperyalistler arasındaki ayrılıkların daha da gün ışığına çıkmasına yol açmış ve bu anlamıyla çelişkilerin aşılmak bir tarafa artmasıyla sonuçlanmış olan İstanbul buluşması, sınırlı ölçüde de olsa ABD’nin hedeflerine ulaşmasını sağlamıştır.

Öncelikle kavranması gereken nokta, NATO’nun dağılmayıp şekil değiştirerek yeni dengelere uyarlanacağı yönündeki görüşlerin doğrulanmış olduğudur. Gündemin birinci maddesi olarak, “uluslararası terörle mücadele” konseptinin neredeyse oybirliğiyle kabul edilmiş olması ve bu temelde NATO’nun askeri gücünün dünyanın her yerine anında müdahale edebilecek tarzda (ve kuşkusuz ABD emperyalizminin yeni ihtiyaçları doğrultusunda) yeniden yapılandırılacağının açıklanması, aslında NATO’nun farklı bir işlevle de olsa varlığını sürdüreceği anlamına gelmektedir. Bu yüzden gündemi oluşturan hususları sırasıyla ele almakta fayda var.

Emperyalistlerin askeri gücü olarak NATO

11 Eylül’ün sonrasında “terörle mücadele” konseptini çok daha güçlü bir şekilde vurgulayan ve emperyalist emellerini bu söylem üzerinden gerçekleştirmeye çalışan ABD, bilindiği gibi Afganistan ve Irak’ı da bu bahaneyle işgal etmiştir. NATO zirvesinden yaklaşık bir hafta önce Washington’da yapılan G-8 toplantısında tartışılan BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) kapsamında, ABD, Avrasya denilen coğrafyayı kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirmek istemektedir. Bu bölgede yer alan ülkelere “demokratikleştirme”, “özgürleştirme” gibi iddialarla yerleşerek, bu ülkelerin kapitalizme daha derinlemesine entegrasyonlarını sağlamayı ve böylece bir yeniden paylaşımı hedefleyen ABD emperyalizmi açısından, bahsi geçen ülkelerdeki rejimlerin daha istikrarlı bir yapıya kavuşması ve hatta bu amaçla bir kısmının tasfiyesi kaçınılmazdır. Ancak rakip emperyalist güçlerin bu projeye pek sıcak bakmadığı ve karşı durdukları da bilinen bir gerçektir.

Oysa NATO zirvesinde “terörle mücadele” konseptinin kabul edilmiş olması, ABD emperyalizminin NATO adına veya NATO’nun (en azından bir kısmının) ABD adına, dünyanın herhangi bir bölgesine terörü önlemek bahanesiyle müdahalesini olanaklı ve meşru kılmaktadır. Kısmen Afganistan, ama daha çok Irak örneğinde BM ve NATO gibi kurumları devre dışı bırakarak kendi başına (İngiltere ile birlikte) hareket etmiş olan ABD emperyalizminin, bu bölgelerde konumunu sağlamlaştırdığını düşündüğü ölçüde diğer emperyalist güçleri de (başta Fransa ve Almanya olmak üzere) işin içine katmaya çalışması son derece doğaldır. Üstelik kendi belirlediği bir konsepte göre bu işi kotarması ona avantaj sağlayacak bir durumdur. Öte yandan ABD emperyalizminin fütursuzca attığı adımlara doğrudan karşı çıkmayı göze alamayan Fransa-Almanya ekseninden bakıldığında, gelinen noktada sürecin dışında kalmak büyük bir hata olacaktır. Son tahlilde onlar, ABD’nin bölgedeki konumuna imrenerek bakmakta ve tam da kendileri aynı konumda olamadıkları için sızlanmaktadırlar. Ayrıca sürece dahil olmak, pastadan pay kapmak anlamına da geldiğinden, bu konseptin kabulü şimdilik tarafların uzlaştığı bir nokta olarak görülmektedir. Sonuç olarak bu karar, ABD hanesine yazılan bir artı puandır.

Bu konuya paralel olarak gündeme gelmiş ve kabul edilmiş olan ikinci bir madde de, NATO’nun askeri gücünün dağınık ve hantal bir yapıdan kurtarılarak (Acil Müdahale Gücü vb. oluşumlar şeklinde) daha küçük fakat etkin, kriz bölgelerine anında müdahale kabiliyetine sahip ve vuruş gücü yüksek bir yapıya kavuşturulmasıdır. Böylelikle ihtiyaç duyulan her yere anında askeri müdahalede bulunulabilecektir. NATO’nun en büyük finansörünün ve askeri gücünün ABD olduğu düşünüldüğünde, burada amaçlanan ABD’nin kendi üzerine düşen yükü azaltması ve paylaşmasıdır. Yine bu çerçevede üye ülkelerin askeri kuvvet göndermesi oybirliğine bağlı olmaktan çıkarılarak isteğe bağlı hale getirilmektedir. Halen Irak’ta NATO üyesi 26 ülkeden 16’sının silahlı gücü olduğu göz önüne alındığında, bu kararın önemi daha iyi anlaşılacaktır. ABD açısından bakıldığında, NATO bir yandan pahalı bir araç olmaktan çıkmakta, Fransa-Almanya gibi rakip güçlerin örgüt içindeki muhalefeti kısmen etkisizleştirilmekte ve böylece de BOP kapsamında gerçekleştirmeyi düşündüğü askeri müdahalelere uluslararası alanda meşru bir zemin yaratmaktadır. İşin aslı, ABD’nin atmayı planladığı adımlarda askeri desteğe ihtiyacı yoktur. ABD ordusu dünya çapında halen rakipsiz bir konumdadır. Fakat yine de Afganistan ve Irak’ta yaşadığı deneyimler, kazanımlarını pekiştirmek ve hegemonyasını korumak açısından uluslararası meşruiyetin önemini ona bir kez daha hatırlatmıştır.

Toplantıda en çok yer tutan iki ana başlık ise Afganistan ve Irak meseleleri oldu. ABD’nin önerisiyle NATO’nun Afganistan’daki gücünün arttırılması ve başkent Kabil ile sınırlı olmaktan çıkarılarak diğer şehirlere yayılması gündeme getirildi. Bu öneri genel hatlarıyla kabul edilmesine rağmen, Fransa ve İspanya NATO’nun acil mukabele gücünün (NRF) Afganistan’da konuşlanmasına karşı çıkmıştır. Ayrıca yine ABD’nin önerdiği, NATO’nun Irak’ta etkin bir rol alması görüşü kabul edilmemiş ve bu öneri NATO’ya üye ülkelerden isteyenlerin Irak’ın kolluk kuvvetlerini eğitebileceği şeklinde değiştirilmiştir. Kuşkusuz Afganistan ve özellikle Irak’ın durumu ABD emperyalizmi açısından hayati derecede önem taşımaktadır. NATO’nun Afganistan’da daha da genişlemesinin anlamı, Orta Asya’daki enerji kaynaklarının Hint okyanusuna aktarılmasında, Rusya-Çin-Hindistan ve İran’ın daha yakından kontrol imkânının doğmasıdır. Bu ülkede bulunan NATO’ya bağlı ISAF kuvvetlerinin komutası halen Almanya’nın elindedir. Bu yüzden Almanya öneriye karşı çıkmazken özellikle Çin ile yakın ekonomik-siyasi ilişkilere girmiş bulunan Fransa öneriye karşı çıkmıştır.

ABD’nin isteği Afganistan ve Irak’ta NATO bayrağının dalgalanması, yani NATO’ya bağlı kuvvetlerin kendi komutasında yükü paylaşmasıdır. Afganistan konusunda istediğini elde eden ABD, Irak’a ilişkin olarak kolluk kuvvetlerinin NATO mensubu ülkelerce Irak içinde veya dışında eğitilmesi kararıyla yetinmek durumunda kalmıştır. G-8 zirvesi sonrasında yaptığı açıklamada, NATO’nun Irak’a asker yollamasını beklemenin zaten gerçekçi olmadığını söyleyen Bush ve temsil ettiği güçler açısından bunun imkansızlığı aşikardır. Ancak askeri eğitim konusunda Fransa ve Almanya dahil olmak üzere bir görüş birliğine varılmıştır. Kuşkusuz burada öne çıkan ve hevesini arsızca belli eden tek ülke Türkiye olmuştur. Fransa-Almanya kanadı eğitimin Irak dışında (örneğin Brüksel’de) verilmesini savunurken, Erdoğan ve Gül istenirse Irak’ta da bu eğitimi vermek üzere asker gönderebileceklerini alelacele beyan etmişlerdir.

Kuşkusuz Irak, emperyalistler arasındaki çelişkilerin su yüzüne çıkmasını sağlayan bir paylaşım alanı konumundadır. Taraflar arasındaki pazarlıklar G-8 zirvesinden beri devam etmektedir ve anlaşılan henüz bir uzlaşmaya varılmış değildir. Yine de Fransa-Almanya kanadının duruma razı olmasının ardındaki en önemli sebep, Bosna-Hersek’te NATO kuvvetlerinin yerini AB’ye bağlı güçlerin almasına ABD’nin onay vermiş oluşudur. Buna karşılık olarak da, sonuç bildirgesinde Iraklı güçlerin eğitilmesine isteyen ülkenin katılmasını ve hatta daha öte roller alınmasını engelleyici bir ifade yer almamaktadır.

ABD emperyalizmi, uzun yıllardan beri planladığı BOP çerçevesinde, emperyalist paylaşım kavgasının en yakıcı bir biçimde sürdüğü Ortadoğu’nun göbeğine muazzam bir askeri güçle konumlanmış ve rakip emperyalist güçler dahil tüm dünyaya kabul ettirmiş durumdadır. Hedefi daha çok uluslararası alanda yeni dengeleri kurmak ve yükü paylaşmaktır. ABD emperyalizminin Irak’taki yükü paylaşmak konusunda istediğini elde ettiğini söylemek mümkündür. Çünkü fazlası zaten beklenen bir durum değildi. Artık NATO bünyesinde, ABD’nin istediği yönde ve biçimde, NATO bayrağı kullanılmasa da üye ülkelerden isteyenlerin ABD politikaları çerçevesinde hareket etmesinin önündeki engeller kalkmıştır. Almanya ve Fransa’nın tutumu, ABD’nin Irak’tan olabildiğince az kârla çıkmasını sağlamaya dönüktür. Yoksa ABD emperyalizmine açıktan karşı durabilecek veya ona engel olabilecek bir güçleri yoktur. Ancak yine de orta vadede, elde edilen konum ABD emperyalizmi açısından yeterli olmayacaktır. Süreç daha büyük gerilimlerin yaşanmasını zorunlu kılacak tarzda ilerlemektedir.

Zirvede kararlaştırılan bir diğer konu da, yeni ülkelerin üye yapılması ve NATO’nun genişlemesine imkân tanınmasıdır. Bu girişimin amacı BOP kapsamında yer alan ülkelerin de NATO’ya alınması ve böylece NATO’nun bir bütün olarak BOP’a angaje edilmesi, hatta bizzat BOP’u gerçekleştirecek emperyalistlerin askeri örgütü haline gelmiş olmasıdır. Akdeniz Diyalogu olarak adlandırılan ve ABD ile İngiltere’nin Tunus, Fas, Moritanya, Cezayir, Mısır, Ürdün ve İsrail gibi BOP kapsamında yer alan ülkelere dönük olarak 1994’te başlatmış oldukları sürecin ilerletilmesi de bu sayede mümkün olmaktadır. Bu maksatla zirve sonunda açıklanan İstanbul İşbirliği Girişimi çerçevesinde, ayrıca Körfez ülkeleriyle de (S.Arabistan, Katar, B.A.E, Bahreyn, Umman ve Kuveyt) bir diyalog başlatılmıştır. Bu ülkelerin NATO’ya alınması, ABD ordusunun buralarda üsler kurması ve yerleşmesi anlamına gelecektir. Daha da önemlisi, BOP’un işlemesinin önü açılmış, üstelik Fransa ve Almanya’nın da (ayakları geri geri sürtse de) onayı alınmıştır.

İşin özü Avrupa AB’ye terk edilirken, BOP dahilindeki bölgelerde ABD çıkarlarına hizmet eden yeni dengelerin kurulmasını amaçlayan yayılmacı bir güce dönüşen NATO, pazar, hammadde ve enerji kaynaklarının kontrolü bağlamında ilk ciddi adımlarını atmış bulunmaktadır.

Toplantıda doğrudan doğruya BOP’a ilişkin önemli bir karar çıkmadığı halde, yukarıda saydığımız gelişmeler NATO’nun bu projeye angaje olduğunun birer göstergesidirler. ABD’nin derdi BOP’a karşı çıkan rakiplerini projeye ısındırmaktır. Bu konu NATO zirvesi öncesindeki G-8 toplantısında da gündeme gelmiş ve emperyalist güçler Afrika başta olmak üzere, Avrasya olarak adlandırılan coğrafyaya dönük olarak yeni bir eylem planı benimsemişlerdir. NATO zirvesinde gerçekleştirilen AAOK (Avrupa-Atlantik Ortaklık Konseyi) toplantısında, emperyalist güçler Kafkasya ve Orta Asya bölgelerine odaklanmak, bu bölgeye öncelik vererek asgari düzeyde birlikte hareket etmek konusunda bir uzlaşmaya varmışlardır. Zaten bölge, mevcut durumu itibariyle emperyalist paylaşmanın öncelikli yayılma alanıdır. Ayrıca Ortadoğu ve Afrika ülkelerinin “demokrasi”ye kademeli olarak geçişlerini sağlamak maksadıyla bir program kabul edilmiş, bu bağlamda bir “demokrasi fonu” oluşturularak, bu geçişin G-8 ülkelerince takip edilmesi kararlaştırılmıştır.

Kısacası NATO artık kapitalist-emperyalist kampın SSCB karşısındaki askeri gücü olmaktan çıkarak, ekonomisi, uluslararası ilişkiler sistemi ve siyasal anlayışıyla egemen sistemin dünya karşısındaki silahlı ve siyasal gücü haline sokulmaya çalışılan ve bu yolda kendine özgü spazmlar yaşayan bir örgüt durumundadır. Gerçekleştirilmek istenen bu yeni düzen, emperyalist güçlerin ortak çıkarlarını içermekle birlikte, projenin mimarı olan ABD emperyalizminin önderliğinde inşa edildiğinden aslan payını da ABD emperyalizminin alması öngörülmektedir.

Köprü ülkeden merkez ülkeye geçiş

Bu perspektifle bakıldığında değişen dünya düzeninde Türkiye kapitalizminin önemi de artmaktadır. ABD emperyalizminin planları, TC egemenlerinin emperyal niyetleri ile de örtüştüğünden, ABD’nin en büyük destekçilerinden birisi de TC devletidir. Türkiye burjuvazisi şimdiye kadar, kendisini geleneksel olarak “köprü” ülke olarak tanımlamıştır. Bu köprünün anlamı, emperyalist güçlerin çıkarlarını Türkiye üzerinden geçerek Ortadoğu ve Kafkaslarda gerçekleştirmeleridir. Türkiye yıllardır, basit bir aracı olmaktan veya sınır ülke olmaktan öteye geçememiştir. Soğuk savaş döneminde kapitalist dünyanın güneydoğu sınırını oluşturmuş ve tüm “jeostratejik” konumunu buradan almıştır. Oysa “merkez” ülke sıfatı yeni bir pozisyonu ifade etmektedir. Merkez ülke olması TC devletinin emperyal niyetleri bakımından yeni fırsatlar anlamına geldiği gibi yeni riskler anlamına da gelmektedir. BOP çerçevesinde ve aslolarak ABD emperyalizminin çıkarları doğrultusunda, Afganistan ve Irak’ta daha yeni ve etkin görevler almaya çalışması bu niyetlerinin bir dışavurumudur.

TC devletine Ortadoğu’da biçilen rol tastamam karşı-devrimci bir roldür. BOP’da ABD emperyalizminin bölgedeki taşeronu görevini üstlenmekle, bölgenin ekonomik ve siyasal açıdan denge unsuru ve dinamik gücü olmayı hedeflemektedir. İKÖ (İslam Konferansı Örgütü) toplantısındaki çıkışları, bölgede barış elçiliği rolüne soyunması vb. pek çok atılımı, hep bu bağlamda değerlendirilmelidir. TC burjuvazisinin bölge ülkelerine verdiği mesaj açıktır; boşuna direnmeyin! Ya kendi isteğinizle boyun eğeceksiniz ya da zorla yola getirirler!

Oysa bu rolü yerine getirebilmesi, aynı zamanda bazı iç sorunlarını da aşmasını zorunlu kılmaktadır. İstikrarlı bir ekonomik yapıya kavuşması, siyasal reformları tamamlaması ve en önemlisi de yumuşak karnı olan Kürt sorununu halletmesi gereklidir. Bilhassa Kürt meselesi TC devletinin önünü tıkayan ve gittikçe kangren haline dönüşen bir problem niteliğindedir. Kuzey Irak’taki Kürt devleti oluşum sürecinin güçlenmesi, PKK’nin varlığını koruması ve paralel olarak Türkiye içindeki Kürt hareketinin gelişme potansiyellerini kaybetmemiş oluşu, burjuvazi açısından çetin zorluklardır. Bir yandan AB’nin sıkıştırması ve diğer taraftan ABD’nin baskısı, TC egemenlerini göstermelik de olsa bir takım adımlar atmaya zorlamakta, fakat neticede sorun çözülmek bir yana gittikçe çetrefilli bir hal almaktadır.

Türkiye burjuvazisi ve egemenleri, bu zorlukları çok iyi bilmelerine rağmen, şimdilik etrafa (özellikle de emperyalist ortaklarına) gülücükler dağıtmakta ve pembe bir tablo çizmeye çalışmaktadırlar. Fakat bir taraftan verdikleri/verecekleri tavizleri sindirmeye çalışırken, el altından da ABD’ye PKK konusunda taleplerde bulunmaktadırlar. TC devleti, BOP üzerinde ABD emperyalizminin planlarını kabul etmiş olmasına ve savunmasına rağmen, bu projenin en önemli ayağı olan Irak meselesinde bazı görüş ayrılıklarına ve kaygılara sahiptir. Dış politikanın gerektirdiği adımların atılması, yani Kıbrıs veya Kürt sorununda tavizler verilmesi, iç politikada ciddi sıkıntılara ve gerginliklere neden olmakta, bu yüzden de sorunlar geçiştirilmeye çalışılmaktadır.

Ne var ki, BOP dahilinde “merkez” ülke olmak ekonomik ve siyasal istikrara sahip bir ülke olmaktan geçiyor. Bunun anlamı da hem kendi içinde hem de bölgedeki, liberal olanından sosyalist olanına kadar her çeşit muhalefeti ve hareketi, son derece gerici ve karşı-devrimci bir biçimde ezmeyi başarmış olması demektir. Planların hayata geçirilebilmesinin şartı budur. Bu çatışmaların yaratacağı gerilimlerin sınıf mücadelelerini körüklemesi ise kaçınılmaz bir olgu olacaktır.

NATO öldü, yaşasın yeni NATO!

NATO zirvesinin tüm sonuçlarını şimdiden görebilmek, kuşkusuz mümkün değildir. Ortaya koymaya çalıştığımız şey, önümüzdeki süreci belirleyebilecek olan ana eğilimleri saptamaktır. Bu gözle bakıldığında, ana eğilimler ve olguları kısaca özetleyecek olursak şunları görürüz;

* Emperyalizmin askeri gücü olan NATO’nun yeniden yapılandırılması, emperyalizmin yeni ihtiyaçlarının zorunlu bir sonucudur. 11 Eylül’ün ardından ABD emperyalizminin içine girdiği müdahaleci ve saldırgan tarz, sadece ona özgü bir nitelik olmayıp tüm emperyalizmin başat özelliğidir. Zaten emperyalist paylaşım kavgasının tümüyle barışçı yöntemlerle yürüdüğü hiçbir zaman görülmemiştir. NATO da bu doğrultuda reorganize edilmekte ve paylaşım alanlarına müdahale edebilecek bir askeri-siyasal güce doğru evrilme sancıları yaşamaktadır. Bu yapılanmanın hiyerarşik bir biçimde olması kaçınılmazdır ve piramidin tepesinde de doğal olarak ABD emperyalizminin çıkarları olacaktır. Ancak bu durum, Fransa-Almanya ekseninde yer alan emperyalist güçlerin bu örgütten tamamen koptukları (yani NATO’nun dağıldığı) anlamına gelmeyeceği gibi, NATO’nun eskisi gibi tüm kapitalist dünyanın arkasında tek bir blok oluşturduğu bütünsel bir güç olmaktan çıktığı da aşikârdır. İşin aslı Fransa-Almanya ekseninde yer alan emperyalist güçler NATO’dan ayrılmayı göze alamamışlardır, çünkü bunun en azından şimdilik oyunun dışında kalmak anlamına geleceğini çok iyi bilmektedirler.

* ABD’nin hedefi, bir yandan kendi çıkarlarına uygun olarak dengeleri yeniden kurmak, öte yandan bu çıkarlarını hayata geçirebilecek siyasal ve ekonomik düzenlemeleri yapmaktır. Bu açıdan bakıldığında NATO zirvesi bu dengelerin kurulmaya çalışıldığı ve bu uğurda yoğun tartışmaların yapıldığı bir pazarlık masasına dönmüştür. Bu pazarlıklar esas olarak G-8 zirvesinde başlamış fakat değişik boyutlarıyla bu zirvede de sürmüştür. Ancak bu zirve esnasında da anlaşmaya varıldığı söylenemez.

* Büyük Ortadoğu Projesi veya onun daha yumuşak bir versiyonu olan Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin (bu isim G-8 zirvesinde verilmiştir) işleyebilmesi için, ABD’nin bölge ülkelerini hizaya sokacak bir askeri aygıta ihtiyacı vardır. ABD’nin niyeti, kendi isteklerine uymayan bölge ülkelerini gerekirse Irak örneğinde olduğu gibi yola sokmaktır ve bu anlamda “model ülke” TC değil, Irak’tır. BOP kapsamındaki rejimlerin birçoğunun ABD emperyalizminin isteklerine pek sıcak bakmadıkları ve ayak diredikleri açıktır. ABD emperyalizmi tam da bu sebeple, gerektiğinde işgal veya askeri müdahale yoluyla bu rejimleri yıkıp ve yerine yeni bir siyasal düzen kurabileceği bir aygıta ihtiyaç duymaktadır. Yeni NATO’nun işlevinin bu olması istenmektedir. NATO’nun bu yeni işlevini yürütebilmesi için salt askeri bir örgüt olmaktan fazlasına ihtiyacı vardır. NATO artık hem askeri müdahale yapabilen, hem de sonrasında bölgedeki siyasal yapıyı istikrara kavuşturabilecek yetenekte ve güçte bir örgüt haline getirilmeye çalışılmaktadır.

* Gerek G-8 gerekse de NATO zirvelerinde ciddi pazarlıkların yapıldığı bölgeler başta Orta Asya ve Ortadoğu olmak üzere Kuzey Afrika’nın tamamı ile Güney Asya’dır. ABD emperyalizmi en azından şimdilik Orta Asya ve Ortadoğu’ya etkin bir şekilde yerleşmiş durumdadır. Kuzey Afrika ülkeleriyle de ciddi ilerlemeler kaydetmiştir. Avrupa’nın güneyi AB’ye bırakıldığından, sıradaki paylaşım alanı olarak Kafkasya öne çıkmaktadır. Hâlihazırdaki zirve sonuç bildirgesinde de bu konu net bir ifadeyle açıklanmıştır.

Sonuç olarak NATO zirvesinin de gösterdiği gibi, paylaşım kavgası kızıştıkça gerilimler artmakta ve her yeni paylaşım alanı yeni çatışmalara sebep olmaktadır. Emperyalistlerin dünyayı kendi kanlı emellerine göre şekillendirme çabaları, “demokrasi” ve “özgürlük” getireceklerini söyledikleri bu bölgelere gerçekte daha fazla acı ve sefaletin yerleşmesi demektir. Emperyalistlerin ve onların yardakçılarının yaptıkları yeni ve daha büyük sorunların ortaya çıkmasından başka bir işe yaramamıştır ve yaramayacaktır.

Ne var ki, paylaşım kavgasının yarattığı gerilimlerin ve çelişkilerin kendiliğinden sona ermesi veya bu çelişkiler sonucunda emperyalizmin yıkılması beklenmemelidir. Bu süreç emperyalistlerin bir kısmının zayıflaması bir kısmının güçlenmesi ve her seferinde yeni dengelerin kurulup bozulması şeklinde ilerleyecektir. Emperyalistlerin attığı her adım hegemonya mücadelesinin daha fazla kızışmasına ve yayılmasına yol açmaktadır. Savaş ve istikrarsızlık bizzat emperyalistlerin eliyle yayılmaya devam edecektir ve tüm bu etkenlerin bir sonucu olarak sınıf mücadelesi de kaçınılmaz olarak yükselecektir.

İşçi sınıfını ve yoksul halkları savaşa zorlayan bizzat emperyalizmin kendisidir. Tek sorun, savaşa hazırlıklı girebilmektir. Unutmayalım, hazırlıksız savaşa tutuşanlar yenilmeye mahkûmdurlar!