Navigation

Baltimore: Siyahların İsyanı Sürüyor

Amerika’nın siyah işçi ve emekçileri, her geçen gün daha fazla farkına varacaklardır ki, siyahlara yönelik ırkçılık ve ayrımcılık, aslında sınıfsal bir sorundur. Dolayısıyla ancak düzeni hedef alan örgütlü bir mücadele bu sorunların çözüm yolunu açabilecektir. Bu yüzden de beyaz işçi kardeşleriyle bir araya gelmeleri, güçlerini işçi sınıfının devrimci mücadelesine katmaları hayati derecede önemlidir. Ferguson ve Baltimore’da gelişen hareketler, bunun olanaklarını ortaya koymuştur. Ferguson’dan bu yana gerçekleştirilen onlarca gösteride beyazlar, siyahlar ve diğer etnik kökenden insanların yan yana, omuz omuza durması ve kavga vermesi bunun göstergesidir.

ABD’de Ferguson’la patlak veren isyan dalgası Baltimore’la sürüyor. İsyanın sebebi siyahlara yönelik ırkçı polis şiddetinin artarak devam etmesi. Her yıl 600’e yakın insanın polis tarafından öldürüldüğü ABD’de, polis şiddetinden nasibini en çok alanlar siyahlar. 2013’ten bu yana polis şiddeti yüzünden “kazara” ölen 1450 kişinin çoğu siyahlardan oluşuyor ve bunların tamamına yakını da silahsızken öldürülmüş. Durum çok açık olmasına rağmen cinayete sebebiyet veren polislerin çok azı yargılanmış durumda ve bunlara verilen cezalar da olabilecek en hafif cezalar.

ABD’de siyahlara yönelik ırkçı ve ayrımcı uygulamalar, politikalar yeni değil. 1865’te köleliğin resmen yasaklanmasına rağmen siyahlar hiçbir zaman beyazlarla eşit bir statüye kavuşamadılar. 1950’lerden itibaren yükselen özgürlük hareketi sonucunda siyahlara önemli haklar tanındı, ama hiçbir zaman tam anlamıyla eşitlik sağlanamadı. Verilen haklar ve eşitlik hep kâğıt üstünde kaldı. Hayatın her alanında ırkçı ve ayrımcı yaklaşımlar devam etti.

Bugün ABD’de siyahlar, eğer egemen sınıfın bir unsuru değillerse, yaşlarına başlarına bakılmaksızın polis tarafından “makul şüpheli” olarak görülüyorlar. Siyahlarda işsizlik oranı çok daha yüksek, çünkü işe alımlarda beyazlar lehine bir ayrımcılık söz konusu. Benzer şekilde siyahların ortalama ücretleri de beyazlara göre daha düşük. Cezaevleri siyah mahkûmlarla dolu. Siyah gençler devlet tarafından son derece sistematik biçimde uyuşturucu çetelerinin ve her türden organize suç örgütlerinin kucağına itiliyor.

Ortada o kadar açık bir tablo var ki, Adalet Bakanlığı bile Ferguson’da patlak veren olaylardan sonra “polisin siyah nüfusa karşı ırkçı ve ayrımcı uygulamalar sergilediği ve onların anayasal haklarını ‘rutin ve sistematik biçimde’ ihlal ettiği”ni itiraf etmek zorunda kaldı. Obama da, “bu tür ortamlarda, patlak veren sorunları kontrol altında tutmada, kirli işi yapması için sadece polisi gönderirsek, ülke ve toplum olarak (…) bu sorunu çözemeyiz” diye itirafta bulundu.

İşte dinmek bilmeyen haklı öfkenin ve isyan dalgasının arkasında yatan sosyal, ekonomik ve siyasi faktörler bunlardır. Ve bu tablonun kısa vadede değişmesi de mümkün değil. Çünkü siyahlara yönelik ırkçılık ve ayrımcılık Amerikan kapitalizminin iliklerine işlemiş durumda. Düzen değişmeden, bu tablonun değişmesini de beklememek gerekiyor. Nitekim iki dönemdir ABD yönetiminin başında olan Obama’nın siyah olması ve güya protestoculara “yumuşak” bir söylemle yaklaşması pratikte hiçbir şeyi değiştirmedi.

Obama döneminde siyahlara yönelik polis şiddetinde hiçbir azalma olmadı. Siyahların sosyal ve ekonomik durumlarında bir iyileşme de yaşanmadı. Bilakis, büyük umutlarla, güçlü bir değişim arzusuyla Obama’ya oy veren milyonlarca siyah Amerikalı, gelinen noktada büyük bir hayal kırıklığına uğradılar. Oysa Obama’nın siyah olmasının ve ABD tarihinde ilk kez bir siyahın ABD başkanı olacak olmasının, ezilen kesimler açısından hiçbir anlamı olmayacağı en başından beri çok açıktı. Çünkü ezilen, hor görülen, ırkçılığa ve ayrımcılığa maruz kalan siyahlar, burjuva sınıfın üyesi siyahlar değildiler. Asıl olarak işçi ve emekçi kesimden olan siyahlar bu sorunları yaşıyorlardı. Kâğıt üstünde siyahların beyazlarla eşit haklara sahip olmaları, siyah burjuvalar için yeterliydi ve Obama da burjuva sınıfa mensup siyahlardan biriydi.

Siyahlara yönelik ırkçı-ayrımcı politikaların Obama döneminde de gaz kesmeden sürmesi, siyahların yaşadığı sorunun bal gibi de sınıfsal bir sorun olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Meselenin özü de burada yatmaktadır. 1865’ten beri içinde bulundukları koşullara karşı defalarca isyan eden siyah toplumun, maalesef her seferinde geçici ve sınırlı iyileştirmelerle yetinmek zorunda kalması, ama gerçek eşitliğe ve özgürlüğe bir türlü ulaşamamasının sebebi de budur. Siyah hareketin güçlü olduğu ve “Marksist” olduğunu söyleyen Kara Panterler hareketinin zirve yaptığı dönemde bile gerçekten sınıf temelli bir hareket söz konusu olamadı. Bu yüzden de siyahların içinde bulundukları olumsuz koşullar bugüne kadar süregeldi.

Bugün de, koşulların köklü biçimde değişmesi ve siyahların gerçek anlamda özgürleşebilmeleri ancak siyah ve beyaz işçilerin birlikte ve örgütlü biçimde mücadele etmesine bağlıdır. Eksik olan budur. Son günlerde Baltimore’da yaşananlar ve onu takip eden yeni protesto gösterileri, bu eksikliğin önemini bir kez daha ortaya koymuştur.

“Siyahların yaşamı da değerlidir”

Tıpkı Ferguson’da yaşandığı ve her hafta, hatta her gün tekrarlandığı gibi, 19 Nisanda Baltimore’da, 25 yaşındaki Freddie Gray adlı siyah genç polis şiddeti sonucu hayatını kaybetti. Çakı bulundurduğu gerekçesiyle polis aracına alınan genç, araç içinde kendisine uygulanan şiddet sonucu omuriliğinde ağır hasar meydana geldiği için, kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.

Gray’in cenazesinde polise ve siyahlara yönelik ırkçı-ayrımcı uygulamalara tepkisini dile getiren kitleye, polis gaz bombaları ve coplarla karşılık verdi. Onlarca gösterici yaralandı ve bir o kadarı da gözaltına alındı. Polisin bu pervasız ve kasıtlı tavrı olayların iyice büyümesine ve göstericilerin haklı olarak daha da öfkelenmelerine yol açtı. Göstericilerin ev ve arabaları ateşe vermesini yahut çeşitli yağma olaylarını bahane eden idareciler şehirde sıkıyönetim ilan ettiler ve ulusal muhafızları, yani orduyu göreve çağırdılar. Baltimore şehri binlerce asker ve polisle kuşatma altına alındı.

Ancak bu baskılar ve devam eden devlet terörü, göstericileri engellemediği gibi, protesto gösterilerinin başka şehirlere de yayılmasını sağladı. Siyahlar ve devletin/polisin uyguladığı sistematik şiddetten muzdarip olan herkes gösterilerde yerini aldı. Başkent Washington’a yakın olan Baltimore’da başlayan gösteriler, Ferguson ve New York’a da sıçradı.

Bir “siyah” olarak değil, egemen sınıfın bir unsuru olarak konuşan Obama ise, binlerce insanın haklı tepkisini “şiddet olayları” olarak niteledi ve “haklı gerekçesinin olmadığını” söyledi. Obama’ya göre göstericilerin derdi protesto etmek veya mesaj vermek değil, çalmak, kundakçılık yapmak, kendi toplumlarındaki iş ve fırsatları yok etmekti. “Bir grup kişi”nin, “kendi amaçları için durumdan istifade etmesi”ydi ve bu kişilere de “suçlu muamelesi” yapılmalıydı.

Böylece Obama, her zamanki gibi egemenlerin dilinden konuşarak göstericileri bölmeye, marjinalize etmeye ve toplumun geri kalanı nezdinde olayları birtakım grupların sağı solu yakıp yıkması ve mağazaları talan etmesine indirgeyerek gayri meşru göstermeye çalışacaktı. Bu arada “ulusal muhafızlar” adeta düşman ordularıyla çarpışır gibi göstericilere saldırıyor, sıkıyönetimi ve sokağa çıkma yasağını “başarıyla” uyguluyor, insanları yaralamaktan, gözaltına almaktan, tutuklamaktan, en âlâsından şiddet uygulamaktan çekinmiyordu.

Göstericiler ise bu azgın devlet terörüne “siyahların yaşamı da değerlidir”, “Freddie Gray için adalet”, “her yer Ferguson, her yer Baltimore” sloganlarıyla karşılık verdiler. Sahibinin sesi olan burjuva medya her zaman yaptığı gibi, siyahlara uygulanan ırkçı-ayrımcı politikaları görmezden gelerek, polis şiddetini gizlemeye çalışarak veya olabildiğince mazur göstererek, göstericilerin haklı taleplerini yok sayarak, sadece çatışma, yağma vb. görüntüleri yayınladı. Göstericilerin attığı “Medya! Kırık camların değil, kırık kemiklerin peşine düş” sloganı durumu net biçimde özetliyordu.

ABD’nin dökülen makyajı

ABD’li egemenlerin, gerektiğinde Obama’nın siyah oluşunu öne çıkartarak bu isyan dalgasının önünü kesmeye çalışmaları ve toplumun geri kalanının gözünde meseleyi kriminalize etmeleri, her geçen gün daha da zorlaşmaktadır. Çünkü artık mızrak çuvala sığmamaktadır. Ayrıca dünya çapında derinleşen ekonomik kriz ve gittikçe şiddetlenen hegemonya yarışı, emperyalist savaş; burjuvazinin işçi sınıfının bir kesimini sus payı vererek pasifize etmesini ve küçük-burjuvaziyi kendi yanında tutmasını da gittikçe zorlaştırmaktadır.

ABD’li egemenlerin sürdürmeye çalıştığı “demokrasi ve özgürlük aşığı ABD” imajı her geçen gün daha fazla silikleşmekte, “özgürlükler ülkesi ABD” makyajı hızla dökülmektedir. ABD’nin dünyanın bir numaralı sömürücü emperyalist gücü olduğu, dünyanın her yerine kan ve gözyaşından başka bir şey götürmediği, ülkenin tek gerçek hâkiminin tekelci mali sermaye olduğu, “demokrasi ve özgürlük” kavramlarının sadece kâğıt üstünde kaldığı gerçeği herkesin gözünde daha görünür hale gelmektedir.

Başkalarına demokrasi dersi vermeye kalkan, özgürlüklerden ve insan haklarından bahseden ABD’li egemenler, sıra kendilerine geldiğinde en âlâsından polis şiddetini uygulamakta, ırkçılığı ve ayrımcılığı devlet politikası olarak sürdürmekte, kendi “iç güvenlik yasaları”nı birer birer hayata geçirmekte, en demokratik haklarını kullanan göstericilere karşı adeta iç savaş yürütmektedirler. Siyahlara yönelik polis katliamlarına göz yumulması ve hatta alttan alta bunun teşvik edilmesi, suçluluğu video görüntüleriyle sabit olan polislerin dahi yargılanmaması, dolayısıyla hukuk mekanizmalarının işletilmemesi, art arda sıkıyönetim ilanları vb. bu örtülü iç savaşın görüngüleridirler. Siyahların isyanı da, gerçekliğin üzerine örtülen perdeyi yırtıp atmaktadır.

Bugün ABD’de yaşayan her işçi ve emekçi, ister siyah olsun ister beyaz, bu ülkenin kuruluşunda yani temelinde kan ve şiddet olduğunu giderek daha fazla kavramaktadır. Egemenlerin gizlemeye çalıştığı da budur. Çünkü egemenlere göre devlet öldürebilir ve her türlü şiddeti uygulayabilir, ama haksızlığa uğrayanlar buna karşı koyamazlar, haklarını arayamazlar, polise karşılık veremezler. Şiddet, devlet uygulayınca “kamu düzeninin sağlanması”, isyan edenler, baş kaldıranlar uygulayınca “terör eylemi” olur.

Amerika’nın siyah işçi ve emekçileri, her geçen gün daha fazla farkına varacaklardır ki, siyahlara yönelik ırkçılık ve ayrımcılık, aslında sınıfsal bir sorundur. Dolayısıyla ancak düzeni hedef alan örgütlü bir mücadele bu sorunların çözüm yolunu açabilecektir. Bu yüzden de beyaz işçi kardeşleriyle bir araya gelmeleri, güçlerini işçi sınıfının devrimci mücadelesine katmaları hayati derecede önemlidir. Ferguson ve Baltimore’da gelişen hareketler, bunun olanaklarını ortaya koymuştur. Ferguson’dan bu yana gerçekleştirilen onlarca gösteride beyazlar, siyahlar ve diğer etnik kökenden insanların yan yana, omuz omuza durması ve kavga vermesi bunun göstergesidir.