Devam eden emperyalist dünya savaşının başlıca çatışma alanlarından biri, enerji kaynaklarının ve bu kaynakları dünya pazarlarına, üretim merkezlerine ve tüketim alanlarına bağlayan nakil hatlarının hangi güçlerin denetiminde olacağı sorunudur. Çünkü modern kapitalist üretimin ve toplumsal yaşamın sürekliliği, büyük miktarlarda enerjinin kesintisiz biçimde sağlanmasına ve dolaşımına bağlıdır. Enerji, bu yönüyle yalnızca üretim faaliyetinin temel girdilerinden biri değil, aynı zamanda siyasal ve askerî gücün de başlıca dayanaklarından birisidir.
Enerji kaynaklarına erişim, bunların üretim ve dağıtım süreçlerinin denetimi ve enerji akışının gerçekleştiği güzergâhlar üzerinde hâkimiyet kurmak, emperyalist güçler arasındaki rekabetin temel unsurları arasında yer alıyor. Çünkü enerji üzerinde denetim kurmak; rakip güçlerin üretim ve ticaret olanaklarını sınırlamak, bağımlılık ilişkileri yaratmak, pazarlar ve ulaşım koridorları üzerinde hâkimiyet sağlamak ve siyasal-askerî nüfuzu genişletmek anlamına geliyor. Dolayısıyla enerji, hem emperyalist egemenliğin maddi dayanaklarından biridir hem de bu egemenliği pekiştirmenin ve genişletmenin başlıca araçlarındandır. Enerji üzerindeki denetim mücadelesi, bu bakımdan, ekonomik çıkarların ötesinde, dünya ölçeğinde güç ilişkilerinin biçimlendirilmesinde de belirleyici bir rol oynamaktadır.
Nitekim günümüzde, emperyalist sistemin başlıca rakip güçleri olan ABD ile Çin arasında enerji kaynakları ve enerji nakil hatları üzerinde hâkimiyet kurmak için kıyasıya bir mücadele yürütülmektedir. Bu mücadele; petrol ve doğal gaz kaynaklarının kontrolünden boru hatlarına, deniz ulaşım yollarından enerji ticaretinin ve tedarik zincirlerinin yönlendirilmesine, enerji altyapılarından yeni enerji teknolojileri üzerindeki hâkimiyete kadar uzanan geniş bir alanda sürüyor. Ülkelerin siyasetleri, bölgesel ittifaklar, askerî müdahaleler ve savaş alanlarındaki güç dengeleri, elbette kendi özgül dinamiklerine de sahip olmakla birlikte, büyük ölçüde bu küresel rekabetin etkisi altında şekilleniyor. Bu nedenle enerji kaynakları ve nakil hatları üzerindeki mücadeleyi kavramak, emperyalist savaşın dinamiklerini, farklı bölgelere yayılan çatışmaların arka planını ve dünya güç dengelerinin hangi doğrultuda değiştiğini anlamak açısından temel bir önem taşıyor.
Emperyalist kapışmanın iki kutup başından biri olan ABD dünya çapındaki askerî, siyasal ve ekonomik üstünlüğünü korumaya çalışırken, Çin büyüyen üretim kapasitesinin ve küresel ekonomik ilişkilerinin gerektirdiği enerji kaynaklarına erişimi güvence altına almaya, ticaret yollarını çeşitlendirmeye ve hareket alanını genişletmeye yönelmektedir. Bu karşıtlık, enerji kaynaklarının bulunduğu coğrafyalardan bunların dünya pazarlarına taşındığı güzergâhlara kadar uzanan geniş bir mücadele alanı yaratmaktadır. Enerji kaynaklarına sahip olmak kadar, bu kaynakların hangi yollardan, hangi koşullarda ve hangi güçlerin denetimi altında taşınacağı da önem kazanmaktadır. Böylece enerji meselesi, üretimin ve ticaretin ihtiyaçlarının ötesine geçerek emperyalistler arasındaki güç ilişkilerinin ve küresel egemenlik mücadelesinin önemli başlıklarından birine dönüşmektedir. Dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan siyasal krizler, ittifak değişiklikleri ve savaşlar, kendi tarihsel ve toplumsal dinamikleriyle birlikte, bu küresel güç mücadelesinin içinde biçimlenmektedir. Ukrayna’da, Venezuela’da, Ortadoğu’da ve Doğu Akdeniz’de yürüyen emperyalist kapışmanın önemli bir unsuru enerji konusudur bu yüzden.
Emperyalistlerin enerji denetimi için bazı kapışma alanları
Ukrayna savaşı, bu mücadelenin Avrupa’daki enerji dengelerini nasıl yeniden şekillendirdiğini gösteren önemli örneklerden biridir. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından Avrupa’nın Rusya’nın enerji kaynaklarına bağımlılığını azaltma yönündeki adımları, doğalgaz tedarikinin ve enerji altyapısının yeniden düzenlenmesini hızlandırmıştır. Rus gazının Avrupa’ya ulaştırıldığı güzergâhların değişmesi, yeni tedarik ilişkilerinin kurulması ve sıvılaştırılmış doğalgazın (LNG) öneminin artması, savaşın enerji alanındaki sonuçları arasındadır. Ukrayna üzerinden Rus gazı transitinin 1 Ocak 2025’te sona ermesi de bu dönüşümün somut göstergelerinden biridir. Avrupa Birliği, Rus gazına bağımlılığını azaltırken alternatif tedarikçilere, LNG altyapısına ve yeni enerji bağlantılarına yönelmiştir. Dolayısıyla bu savaş, Avrupa’nın enerji bağımlılıklarının, Rusya’nın enerji ihracatının ve büyük güçlerin bölgedeki politikalarının yeniden biçimlendiği bir süreç olarak da ele alınmalıdır. Bundan en büyük kazancı sağlayanların başındaysa ABD gelmektedir. Öyle ki, Avrupa’nın LNG ithalatında ABD’nin payı %60’a çıkmıştır.
Venezuela devlet başkanı Maduro ve eşini başkanlık konutundan kaçırmasının ardından ABD’nin Venezuela’nın yeni yönetimiyle Ağustos ayında yaptığı anlaşmayla 17 petrol sahasında 100 yıllık imtiyaz elde etmesi ve Venezuela petrollerinin kontrolünü sağlaması da emperyalist güçler arasındaki mücadelenin bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Beyaz Saray’ın açıklamasına göre, yaklaşık 65 milyar varil kanıtlanmış rezervi kapsayan bu imtiyazlar North American Blue Energy Partners adlı şirkete verilmiş; ABD yönetimine de şirketin yönetimi ve petrol üretiminin satın alınması konusunda önemli haklar tanınmıştır. Dolayısıyla anlaşma, Venezuela’nın petrol kaynaklarının tamamının doğrudan ABD devletinin mülkiyetine geçmesi anlamına gelmese de ülkenin stratejik enerji varlıkları üzerinde ABD’nin ekonomik ve siyasal nüfuzunu genişleten önemli bir düzenleme niteliğindedir.
ABD’nin bu kazanımı Çin’in bu ülkede zaman içinde oluşturduğu etkinin ortadan kalkması anlamına gelmektedir. Çin ile Venezuela arasındaki ilişki son 20 yılda oldukça gelişmiş ve Çin, 2026 başında Venezuela’nın en büyük petrol alıcısı durumuna gelmişti. Çin’in Venezuela’dan aldığı petrol, deniz yoluyla toplam petrol ithalatının yaklaşık %4-4,5’ine denk geliyordu. Venezuela petrolünün önemli bir bölümü Çinli bağımsız rafinerilere indirimli fiyatlarla satılırken, petrol gelirlerinin bir kısmı geçmişte Çin’den alınan kredilerin geri ödenmesinde de kullanılmaktaydı. Çinli şirketler, Venezuela’nın petrol sektöründe yatırımcı ve üretici olarak da yer alıyorlardı. ABD’nin bu müdahalesiyle birlikte hem Çin’in petrole ulaştığı kaynaklardan biri devre dışı bırakılmış hem de ABD’nin “arka bahçesindeki” bir ülkede enerji-finans-yatırım alanları üzerinden oluşturduğu nüfuz baltalanmış oldu.
Ortadoğu ise dünya enerji kaynakları ve nakil güzergâhları üzerindeki mücadelenin en fazla yoğunlaştığı bölgedir. Petrol ve doğalgaz rezervlerinin yanı sıra Basra Körfezi, Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı gibi stratejik geçitler, bölgeyi dünya enerji ihtiyacının karşılanması bakımından kilit öneme sahip yerlerden biri haline getirmektedir. Hürmüz Boğazından 2025’in ilk yarısında günde ortalama 20,9 milyon varil petrol ve petrol ürünü taşınması, o dönemde dünya petrol tüketiminin yaklaşık beşte birine karşılık gelen bu akışın önemini yeterince gösteriyor. Bu güzergâhta oluşan sorunlar dünya ekonomisini doğrudan etkilemektedir. Bu etkinin boyutlarının ne denli büyük olabileceği de, 28 Şubat 2026’da başlayan ABD-İsrail saldırılarının ardından İran’ın Hürmüz Boğazındaki gemi geçişlerini engellemeye yönelmesiyle açık biçimde ortaya çıkmıştır. Bu engellemeyle birlikte petrol piyasası tarihinin en büyük arz sorunlarından biri yaşanmış, çok ciddi bir tedarik sıkıntısı oluşmuş, petrol fiyatları fırlamıştı. Başlamasının üzerinden 8 ay geçmesine, bir süre sonra bazı anlaşmalarla birlikte geri adımlar atılmasına rağmen bu savaşın etkileri halen sürmektedir. Boğazdaki gemi geçişleri savaş öncesine kıyasla yüzde 80’den fazla azalmış, tanker navlun ücretleri rekor düzeylere yükselmiş durumdadır.
Bu tablo, stratejik deniz yollarının denetiminin emperyalist güçler arasındaki mücadelede neden önemli olduğunu net bir biçimde gösteriyor. Dünya ekonomisinin enerji ihtiyacını karşılayan başlıca güzergâhlardan birinin kesintiye uğraması, üretimden ticarete, ulaştırmadan gıda fiyatlarına kadar uzanan geniş bir alanda maliyetleri arttırabilmektedir. Hürmüz örneği, enerji akışının denetiminin yalnızca ekonomik bir avantaj değil, karşı taraf üzerinde baskı oluşturabilecek stratejik bir güç unsuru olduğunu da göstermektedir.
ABD’nin İran’a yönelik saldırılarının önemli bir boyutunu da Çin’in İran’la petrol ithalatı üzerinden kurduğu ilişki oluşturmaktadır. İran petrol ihracatının yaklaşık yüzde 90’ını Çin’e yapıyor. Üstelik ABD yaptırımları nedeniyle İran petrolünü genellikle indirimli olarak ve bir bölümünü yuan ile ödeme yaparak gerçekleştiriyor. Hem ABD’nin dünya ticareti üzerinde kurduğu dolar hâkimiyetinin kısmi de olsa etkilenmesini hem de Çin’in enerji ihtiyacının bir bölümünü elde edebilmesini sağlayan bu ilişkinin sekteye uğratılması bu yüzden ABD için çok önemli hale gelmiştir. Ayrıca deniz taşımacılığının aksaması, Çin’in yalnızca İran’dan değil, bölgedeki diğer üreticilerden yaptığı enerji ithalatını da zorlaştırmaktadır. Bu nedenle İran’a yönelik baskının Çin açısından sonuçları, yalnızca İran petrolünün kaybedilmesiyle sınırlı değildir.
Doğu Akdeniz’deki doğalgaz rezervleri ve bu kaynakların hangi güzergâhlardan dünya pazarlarına ulaştırılacağı sorunu da enerji rekabetinin bir başka alanını oluşturuyor. İsrail, Mısır ve Kıbrıs çevresindeki deniz sahalarında bulunan doğalgaz kaynakları, bölge ülkelerinin enerji politikalarında ve Avrupa’nın enerji ihtiyacının karşılanması konusunda çok önemli hale gelmiştir. Ancak bu kaynakların Avrupa’nın enerji ihtiyacının büyük bir bölümünü karşılayabilecek ölçekte ve süreklilikte devreye sokulması, üretim kapasitesinin yanı sıra altyapı yatırımlarına, ticari koşullara ve bölgesel siyasal ilişkilere bağlıdır.
Mısır, Doğu Akdeniz’de doğalgazı sıvılaştırarak ihraç etme kapasitesine sahip bir ülkedir. İsrail’in deniz sahalarından çıkarılan doğalgazın bir bölümü Mısır’a boru hatlarıyla ulaştırılmakta ve burada bulunan LNG tesisleri aracılığıyla dış pazarlara gönderilmektedir. Kıbrıs’ın gelecekteki gaz üretimini Mısır’ın sıvılaştırma altyapısı üzerinden ihraç etme planları da bu bağlantıların önemini arttırmaktadır. Buna karşılık Doğu Akdeniz gazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırabilecek güzergâhlar ve İsrail-Kıbrıs-Yunanistan bağlantılı EastMed boru hattı önerisi, farklı siyasal, hukuki, teknik ve ekonomik sorunlarla karşı karşıyadır. Dolayısıyla bölgedeki rekabet, yalnızca doğalgaz rezervlerinin paylaşımı değil, bu kaynakları pazara ulaştıracak hatların hangi ülkelerden geçeceği ve hangi devletlere ekonomik ve stratejik avantaj sağlayacağı meselesidir. Mısır merkezli ve Türkiye merkezli nakil hattı seçenekleri arasındaki mücadele İsrail, Mısır, Türkiye, Yunanistan gibi bölgedeki güçlü ülkeleri birbirleri ile karşı karşıya ya da yan yana getirmektedir. Doğu Akdeniz gazının Avrupa’ya hangi güzergâhtan taşınacağı, transit gelirlerinden altyapı yatırımlarına, enerji tedarikinin güvenliğinden bölgesel nüfuz ilişkilerine kadar farklı sonuçlar doğurabilir. Lübnan’da, Suriye’de yürüyen çatışmalarda da, bu ülkeler arasındaki gerilimlerde de bu meselenin etkilerini görmek mümkündür.
Petrol, doğalgaz gibi enerji kaynaklarının ve bunların nakil hatlarının kontrolü üzerinde emperyalistler ve onlarla ittifak halinde olan güçler arasında kıyasıya bir mücadelenin yürüdüğünü ve bu mücadelenin emperyalist savaşın önemli bir boyutunu oluşturduğunu bu çatışma alanlarında yaşananlar yeterince ortaya koyuyor. Eklemek gerekir ki, emperyalist güçler arasındaki enerji mücadelesi, mevcut petrol ve doğalgaz kaynaklarının paylaşımıyla sınırlı değildir. Enerji üretim ve tüketim sistemlerinin dönüşmesi, elektrikli ulaşımın yaygınlaşması, yenilenebilir enerji altyapılarının geliştirilmesi ve enerji depolama teknolojilerinin önem kazanması, yeni stratejik kaynaklara ulaşmaya ve üretim kapasitelerini arttırmaya yönelik rekabeti de büyütüyor. Lityum, kobalt, nikel, grafit ve nadir toprak elementleri gibi hammaddelerin çıkarılması ve işlenmesi; batarya, elektrikli araç, rüzgâr türbini ve güneş paneli üretiminde kullanılan teknolojilerin denetimi, büyük güçler arasındaki mücadelenin yeni alanları haline geliyor. Trump’ın Grönland’ı ele geçirmeye dair sözleri de ABD’nin Ukrayna’dan savaştaki yardımlarına karşılık olarak istediği nadir toprak elementlerine dair beklentileri de bu mücadele ile ilgilidir. Yani enerjiye dair mücadele, yalnızca petrol kuyuları, doğalgaz sahaları ve boru hatları için değil, geleceğin enerji sistemlerini kurmak için gerekli hammaddeler, sanayi altyapıları ve teknolojik üstünlük için de sürüyor.
Enerji kaynaklarının denetimi, emperyalistler arasındaki rekabetin ve savaşların tarih boyunca önemli unsurlarından biri olmuştur. Birinci Dünya Savaşında kömür, İkinci Dünya Savaşında ise petrol üzerinde hâkimiyet kurma mücadelesi, devletlerin savaşma kapasitesini, stratejik hedeflerini ve ittifaklarını etkilemiş, savaşların seyrinde ve sonuçlarında belirleyici rol oynamıştır. Emperyalist güçlerin savaş politikalarına bakıldığında, enerji üzerindeki denetimin günümüzde de stratejik önemini koruduğunu görmek zor değildir. İşçilerin yönettiği bir toplumda milyarlarca insanın refahını sağlayabilecek olan enerji kaynakları, kapitalizm altında emperyalist çıkarlar uğruna milyonlarca emekçinin kanının umursanmadan dökülmesine neden olmaktadır. Emperyalistler, enerji kaynaklarına ve nakil hatlarına hükmetmek için dünyayı yangın yerine çevirirken, insanlığın refahını sağlayabilecek maddi zenginlik de bir avuç tekelin ve egemen gücün çıkarları uğruna büyük yıkımların ve kitlesel ölümlerin kaynağı haline gelmektedir.
link: Selim Fuat, Emperyalist Dünya Savaşında Enerji Çatışması, 28 Ekim 2026, https://marksist.net/node/8857


