Kapitalizmin gelişmesi ile dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun kentlerde toplanması arasında doğrudan bir bağlantı vardır. Kapitalist üretimin yaygınlaşmaya başladığı tarihlerden itibaren, sermayenin işgücü ihtiyacının karşılanması için emekçiler şehirler tarafından vakum gibi kendine doğru çekilmiştir. Son yüzyıl boyunca kentleşmenin muazzam hızı ve ölçeği düşünüldüğünde bunun kapitalist üretim artışının doğurduğu ihtiyaçlardan kaynaklandığı net biçimde görülür. Emekçilerin kentlerde toplanmasıyla şehirlerdeki nüfus kırdaki nüfusa oranla tarihte hiç olmadığı kadar artmıştır.[1]
Kapitalizm kendi ihtiyaçları temelinde olağanüstü büyüklükte kentler yaratmıştır. Bunu da kentlileşen işçi sınıfına büyük sıkıntılar yaşatarak gerçekleştirmiştir. Beton bloklar, daracık yollar, heyula gibi gökdelenler. Meydansız, ağaçsız, ormansız, geniş alansız, sıkış tepiş “yaşam” alanları. Hepsi birbirine benzeyen kutular içinde üst üste insan barınakları. Baş iyice kaldırılmadan gökyüzünün görülemediği sokaklar. Duvarlarla çevrilmiş siteler. Duvarların ardında otoyollar. Şehrin sokaklarını hatta kaldırımlarını zaptetmiş arabalar. Belli merkezlere yığılmış sanayi. Kirli hava, zehirlenmiş topraklar ve sular. İşe gidip gelirken arabada ya da otobüste geçirilen ve ruh sağlığını bozan saatler. Çözülemeyen altyapı ve trafik sorunları. Bu keşmekeşle beslenen ve büyüyen sosyal ve psikolojik kentli insan sorunları. Kapitalizm tarafından birbirine fiziken yakınlaştırılmış, evleri hepi topu 10-15 santimetrelik duvarlarla ayrılmış ama sosyal olarak birbirlerinden çok uzaklara düşürülmüş insanlar. Sosyal bağları zayıflamış, toplumla uyumu bozulmuş, yalnızlaşmış milyonlarca yan yana insan. Nihayetinde cehennem simülasyonu gibi şehirlerde yaşamaya mahkûm edilmiş olağanüstü sayıda insan.
Kapitalist kentleşmenin ulaştığı insan doğasına aykırı durumun hazin tablosu böyledir. Dünyanın pek çok ülkesindeki metropol kentlerde emekçiler bu katlanılmaz koşullara sahip “yaşam” alanlarında ömür tüketmektedir. Yani kapitalist sömürü sisteminin yarattığı sefalet, kaos ve yabancılaşma, ağır sonuçlarıyla yaşam mekânlarında da işçi sınıfının hayatını kâbusa çevirmeye devam etmektedir.
Koşullar sadece mücadele ile değiştirilebilir
Kentleşmenin kapitalizmin belirlediği çerçevede gerçekleşmesinin yarattığı sorunlar, kentlerde yaşayan insanların gündelik yaşamının ayrılmaz bir parçası olduğu için, çeşitli kesimler tarafından bu sorunlara sürekli olarak çözüm önerileri geliştirilmeye çalışılır. Ne var ki, kapitalizmin kentlerinde hayata geçecek uygulamalar için karar alma mekanizmaları sermaye sınıfının tekelindedir. Sermaye sınıfı ise doğası gereği sermayenin büyümesini sağlayacak yönde kararlar alır ve bu kararlar genel olarak işçi sınıfının çıkarının karşısındadır. Bu yüzden kent yöneticilerinin stratejik çözüm önerileri ne kadar allanıp pullanırsa pullansın, uygulandığı çoğu durumda emekçilerin aleyhine sonuçlar üretir. Yeni yollar, köprüler vs. yapılır trafik sorunları yine de katlanarak artar. Dayanıklı, sağlıklı konutlar yapılacağı vaadiyle kentsel dönüşüm projeleri hayata geçirilir, emekçiler oturdukları evleri bile kaybeder, şehrin dış mahallelerine doğru sürülür. Depremde toplanma alanları bile AVM olur vs. vs.
Akla uygun gelen mantıklı öneriler ise kulak ardı edilir. Oysa basit düşünce deneyleri bile, bu sorunların kolaylıkla çözülebileceğini gösterebilir bizlere. Mesela olası bir depremde İstanbul’da hasar görecek bina sayısı bir hesaba göre yaklaşık 500 bin olarak tespit edilmiştir. Boş konut sayısı ise 600 binden fazladır. Yani hasar görecek binalarda yaşayanların büyük bir kısmının bu boş konutlara geçici olarak yerleştirilmesi, ardından sorunlu binaların güçlendirme çalışmalarının hızlı bir biçimde yapılmasının olanağı mevcuttur. Güya depremlere hazırlık için yıllardır toplanan özel vergilerin küçük bir kısmı ile bile bunun maliyeti karşılanabilir. Ancak kapitalist anlayış için bu önerinin değerlendirmeye alınması bile abesle iştigaldir. Çünkü kapitalizmde, bu konutların özel mülkiyetine sahip olanların mülkiyet hakkı –ki bu konutların büyük çoğunluğu rant gelirlerinin artmasını bekleyen kapitalist yatırımcılara aittir–, emekçilerin sağlıklı koşullarda barınma hakkından önce gelir. Bu vergilerle oluşturulan kaynağın, inşaat tekellerine, yollar, köprüler, havaalanları gibi yolcu garantili büyük projeler üzerinden yıllar boyunca aktarılması, peşkeş çekilmesi hükümetlerin esas tercihidir.
Ya da metropollerdeki kale suru gibi dikilmiş ruhsuz binalardaki kutu gibi evlerde yaşamak zorunda değildir aslında insanlar. Müstakil, bahçeli, geniş evlerden kurulu şehir planlamaları yapmak pekâlâ mümkündür. Çünkü bunun için yeterli boş alan vardır. Şöyle ki; yaklaşık 84 milyon 780 bin olan Türkiye nüfusunu her haneye 3’er kişi düşecek şekilde gruplara ayırdığımızda (ki Türkiye’de hane ortalaması 3 kişidir), 28 milyon 260 bin eve ihtiyaç olduğu ortaya çıkar. Bu evlerin her birini 300 metrekarelik alanlara yerleştirdiğimizde ise toplam 8478 kilometrekarelik alana ihtiyaç duyulacağını hesap edebiliriz. Yani yüzölçümü 8650 kilometrekare olan Muş’la neredeyse eşit büyüklükte bir alana, üstelik 300 metrekarelik yerleşime sahip biçimde müstakil evler yaparak, tüm Türkiye nüfusunun barınma sorununu ortadan kaldırmanın imkânı vardır. Ancak kapitalist özel mülkiyetin ve sermayenin önceliklerinin buna izin vermesi mümkün değildir. Bu yüzden dar sokaklı, bitişik nizam apartmanlarda çoğunluğu sağlıksız, afetlere karşı dayanıklı olmayan balık istifi evlerde yaşamaya devam etmek zorundadır emekçiler.
Bu tarz öneriler fikir jimnastiği yapmak, kapitalist sistemin akıldışılığını anlamak için güzeldir. Ancak kapitalizm altında teorik olarak olmasa da pratik olarak hayata geçemeyeceği unutulmamalıdır. İşçi sınıfını kapitalizm altında daha rahat bir hayata kavuşturmaya çabalayan her anlayış eninde sonunda sermaye sisteminin duvarlarına toslamak zorunda kalır çünkü. Kapitalizm altında mümkün gibi görünen pek çok iyileşme olanağının ancak sisteme karşı yürütülecek mücadelelerin yan ürünleri olarak işçi sınıfının kazanımına dönüştürülebileceğini hiçbir meselede unutmamak gerekir.
Evet, kentleşme işçi sınıfı için bir yandan büyük sorunlara, sıkıntılara ve sefalet koşullarına neden olur; fakat diğer yandan ise önemli olanaklar ve potansiyeller taşır. Her toplumsal olgu gibi diyalektik bir niteliğe sahiptir. Aynı anda birbiriyle çatışan gerilikleri ve olumlu dönüşüm potansiyellerini bağrında taşır. İşçi sınıfının sınıf bilincinin oluşumunda kentin özel bir önemi vardır. Marx ve Engels’in de özellikle dikkat çektikleri gibi, kentlerde yoğunlaşan işçi sınıfı fabrikalarda ve yaşam alanlarında beraberdir. Birlikte sömürülmekte ve benzer koşulları yaşamaktadır. Bu birliktelik işçi sınıfının bir bütün olarak hareket edebilmesini mümkün kılan en önemli etmendir. Dolayısıyla şehirler de, sınıf mücadelesinin mekânlarıdır. Bu durumun bilincinde olan burjuvazi işçi sınıfı içinde yapay bölünmeler yaratarak, korkutarak, yanıltarak işçilerin biraraya gelmelerinin önüne geçmeye çalışır. Şehirlerde de işçileri atomize edecek çabalara girişir. İşçiler örgütlenip mücadeleye girişmedikçe de bu çabasında başarıya ulaşır.
Yani kapitalizmin kentleşme politikaları nedeniyle emekçilerin yaşadıkları sorunlarda da tutulacak yol bellidir: İşçi sınıfının örgütlü mücadelesi! Ne var ki işçi sınıfı ve örgütleri bugün maalesef bu mücadele anlayışına sahip değildir. Kent sorunlarına dair konular gündeme geldiğinde, mesele çoğunlukla, otomatik olarak şehir plancıları, mimarlar, mühendisler, hukukçular gibi işin uzmanlarına havale edilmektedir. Sözü ve mücadeleyi kimi meslek gruplarının hukuki çabasına indirgemek yaygın olan tutum haline gelmiştir. Sorunların esas özü, kaynağı bir kenara bırakılarak sadece uzmanlık bilgilerine dayanan bir mücadeleyle meseleler halledilebilir düşüncesiyle hareket edilmesi adeta doğal karşılanmaktadır.
Oysa kentleşme meseleleri de sınıf mücadelesinin konusu, bu meselelere dair mücadeleleri geliştirmek, yaygınlaştırmak da sınıf örgütlerinin işi olmalıdır. İşçi örgütleri taleplerini ve bu talepler doğrultusunda yürüttükleri mücadelelerini işyerleriyle sınırlamamalıdır. İşçi sınıfı için işyeriyle yaşam alanları birbirleriyle ilişki içinde, birbirini tamamlayan yapılardır. Bu nedenle işyeriyle ilgili talepleri yaşam alanlarındaki taleplerle birleştiren bir sınıf mücadelesi anlayışını işçi örgütlerinde hâkim kılmak için çaba gösterilmelidir. Çünkü kent içinde yaşanan sorunlar da sınıfsaldır. İşçilerin kafasında işyerindeki sorunlarla yaşam alanlarındaki sorunların birbiriyle bağı yokmuş gibi kavranmasına yol açacak yaklaşımlar yanlıştır. Doğru yaklaşımın sınıfın bağrında ve örgütlerinde geliştirilmesi şüphesiz işçi sınıfı siyasetini yürütenlerin görevidir. İşçilerin arasında bu kavrayış kendiliğinden ortaya çıkmayacaktır. Mevcut halleriyle, işçi sendikaları da emekçilerin yaşadıkları kent sorunları üzerinden mücadeleler örgütlemeye girişmeyeceklerdir.
İşçi sınıfının mücadele tarihi, işçi örgütlerinin kent sorunlarıyla ilgili olarak yürüttükleri önemli mücadele örnekleriyle doludur. Sınıf temelli bu mücadele deneyimleri gerçekten ilham vericidir. Mesela Britanya işçi sınıfının yol gösterici eylemlerinin başarıları çok çarpıcıdır. Bugün başka türlü olması düşünülemeyen pek çok gelişmenin sınıf mücadelesi ile elde edildiğini de gösterir bu mücadeleler. Britanya’da, “Halk Sağlığı Yasalarının“ yürürlüğe girmesi, işçi sınıfının şehirlerde yaşadığı sefalet koşullarına karşı yürüttüğü ısrarlı mücadelelerle sağlanmıştır. 1845’te ve 1875’te çıkarılan yasalarla işçi mahallelerine altyapı hizmetleri gelmiş, çöpler düzenli toplanmaya başlamış, kanalizasyon sistemi kurulmuş, temiz su sağlanmıştır. Cadde aydınlatmalarının, kaldırımların ve parkların yapılması, yerel yönetimlerin halk sağlığı hizmetlerini zorunlu olarak yerine getirmesi yasal yükümlülükler olarak belirlenmiştir.
Özellikle 20. yüzyılın başlarında, yüksek kiralara ve ev sahiplerinin kötü uygulamalarına karşı işçilerin örgütlediği kira grevleri de hatırlanması gereken önemli mücadele örnekleridir. İşçilerin örgütlenip kira ödemelerini toplu halde durdurarak uyguladıkları bu eylemlerde, kira indirimleri ya da kiraların dondurulması talep ediliyordu. I. Dünya Savaşı sırasında, 1915’te, Glasgow’da yapılan kira grevlerinde, başta emekçi kadınlar olmak üzere işçilerin fahiş kira artışlarına karşı başarılı bir şekilde direnmeleriyle, hükümet “Kira Kısıtlama Yasasını” çıkartmak zorunda kaldı ve bu yasayla kiralar savaş öncesi dönemdeki düzeye çekilip donduruldu.[2] Bu eylemleri İşçi Partisinin Konut Birliği örgütlenmesi yönlendiriyordu.
Kira grevleri deneyimleri günümüzde de dünya işçi sınıfına ilham vermektedir. 2020 yılında Kanada’nın Toronto kentinde, kiracılar sendikalar ve işçi dernekleri çatısı altında örgütlenerek bir araya gelmiş ve fahiş kira zamlarına, sağlıksız ve bakımsız evlere, yetersiz altyapı hizmetlerine karşı eylemler düzenlemişlerdi. Yine 2020 yılında Barselona’da, konut krizinin tırmanması, yüksek kira fiyatları ve emlâk spekülasyonu sebepleriyle “kira boykotu” çağrıları yapıldı; toplu konut hakkı ve kiralarda indirim talep edildi. Emekçiler bir araya gelerek taleplerini kitlesel protestolarla duyurdular. Kapitalizmin yarattığı kent sorunlarına örgütlenerek, eyleme geçerek yanıtlar veren emekçiler, izlenmesi gereken yolu açık biçimde gösterdiler.
İşçilerin bugün kentlerde ücretsiz kullanabilecekleri mekânlara, toplanabilecekleri işlevli mahalle merkezlerine, semt ve ilçe merkezlerine ihtiyaçları var. Çocuklarının gidecekleri okulların sağlıklı, ferah binalarda, nitelikli eğitim verir hale getirilmesine ihtiyaçları var. Her işçi mahallesinde donanımlı kreşlere, mahalle mutfaklarına, mahalle anne-bebek merkezlerine, yaşlılar için mahallede sosyalleşme alanlarına ihtiyaçları var. Dar alanlara sıkıştırılmamış, üst üste yığılmamış sağlam, sağlıklı konutlara, gelişmiş, ücretsiz toplu taşıma hizmetlerine ihtiyaçları var. Parklara, yeşil alanlara, ücretsiz spor ve kültür merkezlerine ihtiyaçları var. Bunları hayata geçirmek için de mücadelelerine yön verecek, sınıf perspektifine sıkı sıkıya sahip çıkan örgütlerde bir araya gelmeye ihtiyaçları var.
Üretici güçlerin bugün ulaşmış olduğu düzey tüm temel ihtiyaçları fazlasıyla karşılayabilecek bir durumdadır. Ama kapitalizm bunun önünde dağ gibi durmaktadır. Bütün potansiyel olanaklara rağmen her alanda sorunlar kördüğüm haline gelmiştir. Öne sürülen güya iyileştirme projelerinin birer birer çökmesi de, sistemin işçi sınıfına verebileceği hiçbir şey olmadığını açıkça göstermektedir.
İşçi sınıfı, yaşam alanları olan kentlerdeki büyük sorunları da genel mücadelesinin bir parçası olarak görmelidir. Başta sendikaları olmak üzere işçi örgütlerini bu sorunlar temelinde de mücadele eder hale getirmelidir. Daha önceki işçi kuşaklarının örneklerini gösterdikleri gibi, koşullar sadece örgütlenerek, mücadele ederek değiştirilebilir çünkü.
[1] 1800’lerde dünya nüfusunun yaklaşık %2’si kentlerde yaşarken, bu oran 1900’lerde %13 (yaklaşık 220 milyon kişi), 2011 yılında ise %52 (yaklaşık 3,5 milyar kişi) olmuştur. 2025 yılında ise bu oranın %58’e (yaklaşık 4,8 milyar kişi) ulaştığı tahmin ediliyor. Türkiye’de ise TÜİK verilerine göre 2024 yılında bu oran %93,6’ya ulaşmıştır.
[2] Ayşe Çelik, 1915 Glasgow Kira Grevleri ve Mücadeleci Kadınlar, 24/4/2020, https://marksist.net/node/6901
link: Selim Fuat, Kent Sorunları da Sınıf Mücadelesinin Konusudur, 13 Kasım 2025, https://marksist.net/node/8649
Kriz-Savaş-Otoriterleşme Üçgeni ve Taşımacılık İşçileri
Jack London’dan Günümüze





