Üçüncü emperyalist paylaşım savaşının alevlerinin yayıldığı, ekonomik krizin her geçen gün daha da derinleştiği, baskıcı ve otoriter rejimlerin yaygınlaştığı, işçi haklarının gasp edildiği, iş cinayetlerinin ve çocuk işçiliğin arttığı günlerden geçiyoruz. Egemenlerin yarattığı tüm bu karanlığa rağmen dünya meydanlarında işçi sınıfının savaşa, sömürüye, hak gasplarına, cinsiyet ve ırk ayrımcılığına karşı mücadelelerine tanık oluyoruz. Böylesi bir dönemde 8 Mart’ın tarihsel anlamı ve 8 Mart’ta sembolleşen mücadele ruhunu bugüne taşımak, geçmiş mücadele deneyimlerinden dersler çıkararak bugün ile bağlantılarını kurmak sınıf devrimcileri için büyük önem taşıyor.
Sanayinin gelişmesiyle birlikte dünya işçi sınıfı 8 saatlik işgünü için mücadele etmeye başlamıştı. 1856’da Avustralya’da ve 1880’li yıllarda Amerika’da işçiler 14-16 saat olan çalışma sürelerini kısaltmak için çeşitli mücadeleler verdiler. Kadınıyla erkeğiyle işçilerin “8 saat çalışma, 8 saat uyku, 8 saat canımız ne isterse” talepleriyle yıllar boyu süren mücadelesi sonucunda 8 saatlik işgünü dünyada yasallaştı. Bugün hâlâ yasalarda günde 8 saat çalışma maddesi var. Bu tarihsel gerçekler, işçi sınıfının haklarını ancak mücadeleler sayesinde elde edebileceğini, planlı ve hazırlıklı olarak girişilen mücadelelerden sonuç alınabileceğini gözler önüne seriyor.
Kapitalist üretim tarzı kadınları evden çıkarmış gri fabrikalara sürüklemişti. Kadın işçiler mücadele saflarında yerlerini alıyor işyerlerinde, meydanlarda, grev alanlarında oy hakkı, erkeklerle eşit ücret, kreş, doğum ve emzirme izni istiyorlardı. Çocuk işçiliğin yasaklanması için mücadeleler veriyorlardı. Luise Dornemann’ın Clara Zetkin’in yaşamını ve emekçi kadınların mücadelesini anlattığı “Adanmış Bir Ömür: Clara Zetkin” adlı kitabında 1880’li yılların çalışma yaşamını şöyle tasvir ediyor: “Erkekler gibi kadın işçiler de 12, 13 ve hatta 14 saat pis, havasız mağarayı andıran fabrikalarda veya dışarıdan iş alarak ailecek çalıştıkları, yemek yiyip uyudukları küçük, sefil evlerde çalışıyorlardı. Çoğu zaman erkeğin aldığı ücretin üçte ikisini, hatta bazen yarısını alıyorlardı. Uzun ve ağır işlerinden evlerine geldiklerinde bir de evin işleri ve çocuklarla ilgileniyorlardı. Ne hamileler ne de anneler için herhangi bir koruma yoktu. Fabrikaların kadın gözetimcileri bile yoktu. Kadın işçiler sadece sömürülmekle kalmıyor, sıklıkla ustaların kaba şakalarına, küfürlerine ve hatta fiili sarkıntılıklarına maruz kalıyorlardı. Kadın işçi yığınları böylesi bir cehennemde yaşıyorlardı işte.” Çalışma şartları ağırdı ama her şeye rağmen kadınlar mücadele etmekten vazgeçmiyorlardı. Hem işyerinde çalışıp hem de evde ev işleri ve çocuk bakımı ile uğraşan kadınlar kendilerini mücadele içinde özgürleştiriyor, özgür geleceğin kapısını açıyorlardı. Bugün oy hakkı, doğum ve emzirme izni, kreş hakkı, çocuk işçiliğin yasak olması gibi haklar bundan yıllar önce mücadele etmiş işçilerin bizlere mirasıdır.
Elbette kadın işçiler kendiliğinden sokaklara, meydanlara çıkmıyorlardı. Tarihte adları mücadeleleriyle ölümsüzleşen, yol yöntem gösteren pek çok devrimci önder vardır. Bunlardan biri de işçi sınıfının önderlerinden Clara Zetkin’dir. Tüm yaşamını sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya için devrimci mücadeleye adamış olan Clara Zetkin özellikle de emekçi kadınların mücadelesine eğilmiştir. Emekçi kadınların kurtuluşunun işçi sınıfı mücadelesi ile kapitalizme karşı olması gerektiğini söylemiştir her zaman. Clara Zetkin emekçi kadınlarla yakından ilgileniyor, onlarla sıcak dostluklar kuruyordu. Evlerinin en beklenen misafiriydi. Emekçi kadınların bir adım daha ileri gitmesi için eğitimler, seminerler, toplantılar düzenliyor yorulmak bilmiyordu. Clara’nın yaşamı hiç de kolay değildi. Bakmak zorunda olduğu hasta yatağında felçli kocası ve iki çocuğu vardı. Buna rağmen durmaksızın daha iyi bir dünya için yanan yüreği ile amansızca burjuvazi ile savaşıyordu. “Yapamıyorum diye bir şey yoktur” diyerek her zorluğa göğüs geriyordu.
1890’lı yıllarda kadınların dernek kurması, toplantılara, mitinglere katılması yasaktı. Ama emekçi kadınlar kendilerini çalışma ve toplumsal yaşamda kabul ettiriyorlardı. Sendikaların emekçi kadınları örgütlemeyi kabul etmesi Clara Zetkin’in öncülüğünü yaptığı emekçi kadın mücadelesinin ilk büyük başarılarındandı. 1910 Ağustos ayında, Danimarka’da, Uluslararası Sosyalist Kadınlar Kongresi yapıldı. Bu kongrede Clara Zetkin’in önerisiyle emekçi kadınların tüm dünyada hakları için meydanlara çıkacağı bir mücadele günü belirlenmesi kararı alındı. Öneri emekçi kadınlar tarafından coşkuyla karşılandı. O günden sonra pek çok ülkede emekçi kadınlar ortak bir mücadele günü temelinde alanlara çıktılar. Rusya’da 8 Mart 1917’de ekmek ve barış talebiyle greve gidip meydanlara akan kadın işçiler, aynı zamanda devrimin kıvılcımını da çaktılar. Bu yüzden 1921’de Moskova’da toplanan Uluslararası Komünist Kadınlar Konferansında, o günün anısına, Uluslararası Emekçi Kadınlar Gününün her yıl 8 Martta kutlanması kararlaştırıldı. 1922’den itibaren de her 8 Mart’ta emekçi kadınlar tüm dünyada meydanlara çıkarak sömürüye ve ayrımcılığa karşı mücadeleden vazgeçmeyeceklerini gösterdiler. Böylelikle Clara Zetkin ve mücadele arkadaşlarının uğruna mücadele ettikleri bir hedef gerçekleşmiş oldu.
Clara Zetkin, emperyalist savaşlara karşı mücadelesiyle de bugün bize yol gösteriyor. Birinci Dünya Savaşı başladığında Clara’nın da üyesi olduğu Alman Sosyal Demokrat Partisi egemenlerin yanında saf tuttu. Ancak Clara ve mücadele arkadaşları dünyanın tüm işçilerini birleşmeye ve emperyalist savaşa karşı durmaya çağırıyordu. Asıl savaşın kapitalizme karşı olduğunu söylüyordu. Sınırların, sınıfların, sömürünün olmadığı bir dünya içindi onun savaşı. Bugün üçüncü emperyalist paylaşım savaşının yangını büyürken bize düşen görev ise 8 Mart ruhuyla mücadelemizi büyütmektir. İşçi sınıfı ancak mücadele ederse savaşsız, sömürüsüz bir dünya kurabilir.
link: Ankara’dan MT okuru bir kadın işçi, Geçmişten Geleceğe 8 Mart Ruhuyla Mücadeleye!, 7 Mart 2026, https://marksist.net/node/8720
Emperyalist Savaşlara Karşı Yaşasın 8 Mart’ın Mücadele Ruhu!
Mücadele Günümüz Kutlu Olsun!





