Navigation

Mısır’da Askeri Diktatörlüğün Kanlı Yüzü

Mısır’da askeri darbe yönetimi, Müslüman Kardeşler örgütünün liderlerinden Muhammed Badie’nin de aralarında bulunduğu 683 kişiye daha idam cezası verdi. Mahkeme idamlar için geçtiğimiz yıl Ağustos ayında, Minya eyaletindeki bir karakola düzenlenen saldırıda bir polisin öldürülmesini gerekçe gösterdi. Minya’daki karakol saldırısı, 14 Ağustosta Kahire’de yüzlerce Muhammed Mursi yanlısı göstericinin polis tarafından katledildiği gün yaşanmıştı.

Darbe rejiminin mahkemesi, Mart ayında, Müslüman Kardeşler davasının ikinci duruşmasında, “şiddet olaylarına karışma ve teşvik etme, kişilere ve kamu malına saldırı” suçlaması ile yargılanan sanıkların 529’una idam cezası vermişti. Bu ölüm cezalarından 37’si onaylandı, kalan 492 sanığın çoğunun cezaları ise müebbet hapse çevrildi. Ancak bunları yeni idam cezaları izledi ve 683 kişiye daha idam cezası verildi.

Askeri darbe mahkemeleri, yüzlerce kişinin idam cezasına çarptırıldığı davaları yalnızca birkaç saat içinde sonuçlandırıyor. Müslüman Kardeşler örgütünü baskılar, sokak infazları ve idam terörü ile yıldırmaya çalışan askeri darbe, gerçek bir yargılama yapma gereği bile duymuyor. 3 Temmuz 2013’deki askeri darbeden bu yana gerçekleşen protestolarda darbeciler, 1300’den fazla Müslüman Kardeşler örgütü üyesini ve yandaşını öldürdü. 16 binden fazla kişi gözaltına alındı. Örgütün binlerce üyesi halen cezaevlerinde tutuklu bulunuyor. Askeri rejim, Müslüman Kardeşler hareketini “terör örgütü” ilan etmiş durumda.

Askeri darbeye yönelik protestoları kanla bastıran, Müslüman Kardeşler’i devlet terörüyle ezen askeri rejime karşı Müslüman Kardeşler ve diğer cihatçı gruplar silahlı ve bombalı eylemlere girişiyor. Nisan ayında muhalifler, çok sayıda silahlı eylem gerçekleştirdi. General Ahmed Zeki, arabasına yerleştirilen bomba patlatılarak öldürüldü. Örgüt evlerine yapılan baskınlar sırasında subaylar vuruldu. Başkent Kahire’de bir polis, “Mısır’ın Askerleri” adlı bir grubun üstlendiği bombalı saldırıda öldü. Kahire ile Süveyş arasındaki çöl yolunda devriye gezen bir istihbarat subayı ve bir polis de öldürüldü.

Halk isyanından burjuvazinin iktidar kavgasına

2011 yılında Tunus’ta başlayan ayaklanma kısa sürede Mısır’a ve diğer Arap ülkelerine sirayet etmiş, “Arap Baharı” olarak anılan bir isyan süreci başlamıştı. Mübarek diktatörlüğüne karşı milyonlarca insan sokaklara dökülmüştü. Ancak yoksul kitlelerin kahredici örgütsüzlüğü koşullarında, Mübarek’i gözden çıkaran Mısır ordusu inisiyatifi ele geçirmiş ve bir süre sonra ülkeyi seçimlere götürmüştü. Seçimleri, başlangıçta ayaklanmaya mesafeli duran ancak burjuvazinin en örgütlü kesimlerinden birini oluşturan Müslüman Kardeşler (İhvan) örgütü adayı Mursi kazanmıştı. 100 gün içerisinde tüm sorunları çözmeyi vadeden Mursi hükümeti, yönetimde olduğu bir yıl boyunca yoksul emekçi kitlelere sabır ve şükür vaazları dışında hiçbir şey vermedi. Mursi, temsil ettiği İslami sermaye kesimlerini zenginleştirmeye, kitle hareketini de pörsütmeye çalıştı. Mursi, 60 yıl hüküm süren askeri rejimle hesaplaşmak ve demokratikleşme adımları atmak yerine, asker-sivil bürokrasiyle uzlaşmaya ve emperyalist güçlere yaranmaya çalıştı. İhvan, vaat ettiği sendikal ve siyasal özgürlükleri tanımadı. Toplumsal hayatın baskı altına alınması, kadınlara yönelik sınırlayıcı yasalar çıkarılması, basına yönelik baskıların artması ve kitlelerin taleplerinin kulak arkası edilmesi kitlelerin hükümete karşı tepkisini arttırdı. Mursi, iktidarı giderek kendi elinde merkezileştirmeye yönelik anti-demokratik yasalar çıkartmaya çalışınca, aldatıldıklarını anlayan kitleler bir kez daha sokaklara döküldü. Mursi karşıtı gösterilere bazı kaynaklara göre 17 milyon, bazı kaynaklara göreyse 30 milyona yakın insan katıldı. Mursi hükümeti, protestoları kanla bastırmaya çalıştı. 100 kadar protestocu katledildi. Kitlelerdeki hoşnutsuzluğu ve protestoları fırsat bilen General Sisi liderliğindeki askeri cunta “kurtarıcı” rolüne soyunarak iktidara el koydu.

Mısır’daki üretim araçlarının büyük bir kısmını kendi kontrolü altında tutan ve ülkenin en büyük sermaye gücü durumundaki ordu bürokrasisi, örgütsüz durumdaki işçi sınıfının ve yoksul kitlelerin devrimci enerjisini kendi çıkarları için kullandı. 2011 yılındaki ayaklanmalar sırasında Mübarek’i gözden çıkarmak zorunda kalan ordu bürokrasisi bu sefer de Mursi’nin fişini çekmişti. Yağmurdan kaçarken doluya tutulan örgütsüz kitleler bir kez daha aldatıldı.

Askeri darbe, başta ABD olmak üzere emperyalist güçler tarafından da desteklendi. Öyle ki Batılı devletler askeri darbeye “darbe” demekten bile imtina ettiler. Ordu bürokrasisi de, Batılı emperyalist güçler de, Mısır burjuvazisinin bir parçası olan İhvancı sermayenin hegemon duruma gelmesini zaten istemiyordu. Mursi hükümetinin, kitlelerin isyanını yatıştırma misyonunu daha fazla üstlenemeyeceği de açığa çıkmıştı. Batılı devletlerin darbecilere verdiği destek, demokrasi ve insan haklarını dillerinden düşürmeyen emperyalist güçlerin ikiyüzlülüğünü ve sahtekârlığını bir kez daha ortaya koydu.

Askeri bürokrasi “halkın yanında olmak” ve “devrimi korumak” gibi bahanelere sığınarak darbeyi meşrulaştırmaya çalıştı. Darbe başlangıçta kiliseden, sözde liberallerden, Selefilerden ve ulusalcı “sol” kesimlerden de onay almıştı. Ordunun katliamlara girişmesi zaman içerisinde başta Selefiler olmak üzere darbeye destek veren bazı kesimleri, tutumlarını değiştirmek zorunda bıraktı. Ne var ki iş işten geçmişti ve darbenin ilk kurbanları, öngördüğümüz üzere işçi-emekçi kesimler olmuştu:

“Apaçık ki, Mursi ve temsilcisi olduğu yeni yükselen İslami sermaye, burjuvazinin bir kesimini oluşturmaktadır. Ancak bu burjuva kesime ve onun temsilcisi olan Mursi’ye duyulan haklı öfkenin, işçi ve emekçileri, Mursi karşısında ordunun ve gerçekleştirdiği gerici darbenin gönüllü yahut gönülsüz savunucusu ya da destekçisi konumuna sürüklemesi kabul edilemez. Çünkü böylesi bir tutum, tam da işçi ve emekçilerin iki gerici burjuva kesim arasındaki dalaşmaya alet edilmesi, burjuva dalaşmalar temelinde işçi sınıfının bölünmesi anlamına gelecektir.

“Mursi’nin defterinin dürülmesi gerekiyordu kuşkusuz. Ancak bu işi ordunun bir darbeyle yapması, işçi sınıfının mücadelesi açısından kabul edilebilir değildir. Tüm tarihsel örnekler de gösteriyor ki, olağanüstü burjuva rejimleri inşa eden askeri darbeler, kendilerini meşrulaştırmak için ileri sürdükleri gerekçeler her ne olursa olsun, eninde sonunda işçi sınıfının kurtuluş mücadelesini sekteye uğratıyor. Emekçi kitlelerde yapay bölünmeler yaratıp, emekçilerin bir kesimini kendi öz-örgütlülükleri ve eylemleri yerine burjuva güçlerden medet uman yanlış bir bilince mahkûm ediyor. Diğer kesimlerini ise mağdur rolü oynayan burjuva kampın demagojisi karşısında çaresiz bırakıyor. Askeri darbelerin ilk kurbanları kimler olursa olsun, nihai ve gerçek kurbanları işçi-emekçi kesimler oluyor, günün sonunda fatura işçi sınıfına kesiliyor.” (Özgür Doğan, Mısır’da Askeri Darbe: Rejim Krizde, Çözüm İşçi İktidarında!, www.marksist.com, 9 Temmuz 2013)

2013 Temmuzunda iktidara el koyan ordu, Müslüman Kardeşler hareketini terör örgütü ilan etti; liderlerini tutukladı ve malvarlığına el koydu. Ordunun kurdurduğu geçici hükümet Mübarek yanlısı kadrolarla dolduruldu. Protestolar kanla bastırıldı. İşçi hareketi de baskı altına alındı. Grevler yasaklandı. Sokağa çıkma yasakları ve sıkıyönetimle kitle hareketi sindirilmeye çalışıldı. Ardından Hüsnü Mübarek’in hapisten çıkartılması gündeme geldi.

Tüm bu süreçler boyunca Mısır’ın sahte solcularının tutumları utanç vericidir. Bu sahte solcular asıl tehlikenin “İslamcı faşizm” olduğunu ileri sürerek, emekçileri askeri darbeye ve onun başını çeken burjuva ordu bürokrasisine destek vermeye yönlendirdiler.

Ordunun kurduğu geçici hükümetin hazırladığı anayasa, 2014 Ocağında gerçekleştirilen referandumda %98 oyla kabul edildi. Ne var ki, darbe karşıtlarının boykot ettiği bu referandumda katılım oranı sadece %39’du. Ordu vesayetini tahkim eden anayasaya eski Baasçıların, burjuva liberallerin ve ulusalcı solcuların oluşturduğu sözde “laik” kesimler destek verdi.

Göstermelik demokratik maddelerle süslenen yeni anayasa ordu vesayetini güvence altına aldı. Savunma bakanını atama yetkisi 8 yıl süreyle orduya verildi. Orduya siyasi ve hukuki dokunulmazlık ve mali bağımsızlık tanındı. Ordu bürokrasisinin siyasete müdahale edebilmesini sağlayan düzenlemeler yapıldı. Polis teşkilatına hukuki dokunulmazlık ve kendisiyle ilgili yasaları veto etme hakları tanındı. Mısır’da asker-polis devleti yeniden tesis edildi.

Ordunun ve işbirlikçi sermaye güçlerinin İslamcıları “terörist” olarak düşmanlaştırarak kendilerine meşruiyet kazandırma girişimleri kitleler nezdinde fazla karşılık bulmamaktadır. Bu nedenle de askeri diktatörlük rejimi, asgari ücrete %40 zam yaparak ve sosyal yardımları yaygınlaştırarak ayakta kalmaya çalışmaktadır. Devlet terörü ve idam cezaları şimdilik öncelikle Müslüman Kardeşleri hedef almaktadır. Ancak askeri darbeye ve ordu vesayetine karşı çıkan demokratik hareketler de rejimin baskısıyla karşı karşıya kalmaktadır.

Bugün askeri rejim hukuk skandallarıyla ve yüzlerce kişilik idam listeleriyle gündeme gelmektedir. Sahte solcular, “devrimi savunuyoruz” söylemiyle darbecilere destek vererek işçi sınıfına ve emekçi halka ihanet etmektedirler. Arap Baharı’nın başlangıcından bu yana, Marksistlerin ortaya koyduğu analizler doğrulanıyor; dikkat çektiği hususlarda ne kadar haklı olduğu ortaya çıkıyor; aldığı siyasal pozisyonların işçi sınıfının tarihsel çıkarlarının yegâne ifadesi olduğu ispatlanıyor:

“Yaşananlar bir kez daha gösteriyor ki, ne denli muazzam boyutlarda olursa olsun, kitle hareketleri kendi başlarına ve kendiliğinden kapitalist sistemi aşmaya muktedir değildirler. Proleter devrimci bir önderlikten yoksun olduğu sürece, en militan karakterli hareketler bile, sönümlenerek pörsüme, karşı-devrimle ezilme ya da burjuva kesimlerin elinde oyuncak olma kaderinden kurtulamaz.

“Ne ordu, ne İhvan! Burjuva rejim bir kriz içindedir, egemen sınıflar eskisi gibi yönetemiyorlar. İşçi sınıfının bağımsız sınıf cephesinin inşa edilmesinden başka bir seçenek yok. Sınıfı bölen tüm burjuva yapay kutuplaştırmaların, tüm dini, mezhepsel ve etnik ayrımların üstesinden gelmenin tek yolu, işçi sınıfının bağımsız sınıf hattının örülmesinden ve bu temelde iktidar mücadelesine girişilmesinden geçiyor.” (Oktay Baran, Mısır’da İsyan, Darbe ve Zorunlu Dersler, MT, Eylül 2013)

Kaynak: 
Marksist Tutum, Mayıs 2014, no: 110