Navigation

Mülteci Şantajıyla Kurulan Merkel-Erdoğan Kirli İttifakı

Suriye iç savaşının ve Suriyeli mültecilerin yıllardır yaşadıkları insanlık dramının başta gelen sorumlularından olan AB ülkeleri ve Türkiye, mülteci sorununu kirli bir pazarlığın daha konusu haline getirdiler. Almanya Şansölyesi Merkel’in 1 Kasım seçimlerinin arifesinde gerçekleştirdiği Türkiye ziyareti ve Merkel-Erdoğan arasındaki mide bulandırıcı pazarlıklar, kapitalist dünyanın riyakârlığını bir kez daha gözler önüne serdi.

Suriye iç savaşının ve Suriyeli mültecilerin yıllardır yaşadıkları insanlık dramının başta gelen sorumlularından olan AB ülkeleri ve Türkiye, mülteci sorununu kirli bir pazarlığın daha konusu haline getirdiler. Almanya Şansölyesi Merkel’in 1 Kasım seçimlerinin arifesinde gerçekleştirdiği Türkiye ziyareti ve Merkel-Erdoğan arasındaki mide bulandırıcı pazarlıklar, kapitalist dünyanın riyakârlığını bir kez daha gözler önüne serdi.

İkiyüzlülüğün iki tarafı

Mülteci sorununda gerek Batılı ülkeler, gerek Körfez ülkeleri, gerekse de Türkiye yıllardır riyakârca davranıyor. Bir yanda Türkiye’ye mültecilere gardiyanlık yapması karşılığı ekonomik ve siyasi rüşvetler sunan AB, öte yanda mültecileri şantaj aracı olarak kullanarak rüşvet pazarlığını yükseltmeye çalışan Türkiye. Erdoğan-Merkel görüşmesi, AB’nin ve Türkiye’nin yaşanan mülteci dramına rağmen nasıl çıkar hesapları güdebildiklerini gösteren ibretlik bir vakıadır. Akdeniz ve Ege kıyılarına vuran çocuk cesetlerinin ardından timsah gözyaşı döken kapitalist egemenlerin, gerçekte yaşanan mülteci dramı karşısında zerrece insani duyarlılık göstermelerini beklemiyoruz. Zira yaşanan insanlık dramlarından bile fayda sağlamak egemen sınıfın cibilliyetine uygundur.

Yaşadığımız topraklarda iktidarın mülteci politikasının nasıl seyrettiği unutulmamalıdır. Hatırlanacağı üzere Suriye iç savaşının başlarında AKP iktidarı, Suriye’den Türkiye’ye mülteci akınını teşvik etmişti. AKP, Türkiye’ye sığınan mülteci sayısı 100 bini geçerse duruma müdahale etme, “Suriye içerisinde kendi denetiminde bir tampon bölge oluşturma” hakkının doğacağını ileri sürüyordu. Bir yandan mülteci akını teşvik edilirken öte yandan Suriye sınırının dibinde mülteci kampları kuruluyor, bu kampların bazıları iç savaşa katılan muhalif silahlı güçlerin askeri-lojistik üslerine dönüştürülüyordu. AKP hükümeti, savaşçıların örgütlendiği ve iç savaşın başlarında komuta merkezi olarak kullandırdıkları bu kamplara Türkiye’deki muhalefet partilerinin milletvekillerini bile sokmamıştı. Dönemin Başbakanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Esad’ın birkaç ay içinde devrileceğinden pek emin pozlarda “Şam’daki Emevi Camii’nde namaz kılmaktan” dem vuruyordu. Suriye yeniden dizayn edilirken, Akdeniz’e uzanacak petrol ve doğalgaz boru hatları tartışılırken, kısacası emperyalist haydutlar sofrasında yeni Suriye’nin pazarları ve kaynakları paylaşılırken, o sofraya avantajlı bir pozisyonda oturacaklarını hayal ediyorlardı. Ancak Ankara’daki hesap Suriye’de tutmadı. İç savaş uzadıkça uzadı. Mültecilerin sayısı sürekli katlandı. Cihatçı örgütler güçlenip Suriye sahasında yayılmaya başladılar.

Ortadoğu’daki Şii nüfusu kendi ekseninde örgütleyerek bölgesel bir güç olarak sivrilen İran’a diş bileyen AKP iktidarı, müttefik Körfez ülkelerinin de finansman desteğiyle Suriye’de savaşan Sünni/Selefi cihatçı gruplara yatırım yaparak emperyalist emellerine uzanmaya çalıştı. AKP’li egemenler eski Osmanlı topraklarına nizam getirecekleri, “Büyük Türkiye” kuracakları safsatalarını terennüm ediyorlar. Türkiye üzerinden Suriye’ye geçen ve Türkiye istihbaratının desteğiyle örgütlenen on binlerce cihatçının, gönderilen binlerce tır silah ve lojistik desteğin de hikâyesi budur. Neo-Osmanlıcı zırvalıkların, emperyalist emellerin ideolojik örtüsünden başka bir şey olmadığı gayet açıktır.

Emperyal güçlerin Suriye sahasında kendilerine vekâlet eden örgütlerle sürdürdükleri paylaşım kavgası ülkeyi enkaza çevirdi. Şimdiye kadar 350 bin kişi öldü, 4 milyondan fazla insan mülteci konumuna düştü. Sadece Türkiye’ye sığınanların sayısı 2 milyonu aşmış durumdadır.

“Misafirlik” retoriği

“Cenevre Sözleşmesi mültecilik tanımını Avrupa Konseyi’ne üye ülkelerde yaşayan insanlarla sınırlıyordu. 1967 yılında kabul edilen bir protokol ile bu sınır kaldırıldı ve mültecilik statüsü tüm dünya için tanımlandı. Türkiye bu protokolü coğrafi sınır şartı koyarak imzaladı. Türkiye sadece Avrupa Konseyi üyesi ülke vatandaşlarına mültecilik hakkı tanıyor. Diğer ülkelerden gelenlere ise üçüncü bir ülke tarafından kabul edilene kadar «geçici sığınma» imkânı tanıyor. Türkiye mültecilere Avrupalı olan ve olmayan diye ayrımcılık uygulayan tek ülke durumunda.” (Zehra Aras, Mültecilerin ve Göçmen İşçilerin Türkiye’de Yaşam Savaşı, MT, Temmuz 2012)

Mültecilerin ekonomik külfetinden sürekli şikâyet eden Türkiye, Suriyeli sığınmacılara mültecilik statüsü tanımadığı için mültecilerin ekonomik yükünü BM ile paylaşma imkânı bulamıyor. Sınırları içerisinde, nüfuslarına oranla Türkiye’den kat be kat fazla mülteci barındıran Lübnan ve Ürdün, mültecilik statüsünü tanıdığı için BM ile birlikte çalışarak bu yükün altından kalkabiliyor. Suriyeli sığınmacılara yasal olarak mültecilik statüsü vermeyen Türkiye ise “misafir” dediği “geçici sığınmacıları” her tür mültecilik hakkından mahrum bırakıyor. Mevcut kampların berbat koşullarında sınırlı sayıda sığınmacıyı barındıran Türkiye, ülkenin dört bir yanına dağılan, yasal çalışma izinleri bile olmayan 2 milyona yakın sığınmacının yaşam savaşı vermesine seyirci kalıyor. Berbat durumdaki evlere yüksek kiralar ödemek zorunda kalan, işsizliğe ya da en düşük ücretlerle, en ağır koşullarda, kayıt dışı ve tüm sosyal güvencelerden yoksun olarak çalışmaya mahkûm edilen bu insanlar, yaşadıkları zulüm yetmiyormuş gibi defalarca ırkçı saldırıların hedefi oldular; devlet yetkilileri tarafından gittikleri bazı şehirlerden topluca sürgün edildiler. Sığınmacıların geldikleri yere, etnik ve mezhebi aidiyetlerine göre fişlendikleri de geçtiğimiz yıllarda açığa çıkmıştı.

“Eğit-donat” programıyla savaş sahasına sürülmek istenen, işyerlerinde en ağır sömürüyü yaşayan bu insanlar sefalet içerisinde yaşadıkları için Türkiye’den kurtulmaya, hiç değilse “mültecilik” statüsü ve sosyal koruma sağlayacak bir Avrupa ülkesine sığınmaya çalışıyorlar. Erdoğan “Suriyeli misafirlerimize kucak açtık” diye övünedursun, Türkiye’de yaşadıkları eziyetten kurtulmak için kaçak yollarla Avrupa’ya ulaşmaya çalışan Suriyelilerden binlercesi Akdeniz’de boğularak can verdi. Suriyelilerin Türkiye’de yaşadıkları sefalet yüzünden Avrupa’ya kaçabilmek için ölümü göze alıyor olması, AKP iktidarı tarafından bir “utanç vesilesi” değil “fırsat” olarak değerlendirildi. Son aylarda Ege kıyılarından açılan teknelere özellikle göz yuman hükümet, mülteci akınını Avrupa’ya karşı bir şantaj malzemesi olarak kullanıyor.

Avrupa’yı mülteci akını ile tehdit ederek “Suriye içerisinde tampon bölge oluşturmayı” uzun süre dillendiren hükümet, bu emelini Batılı güçlere kabul ettirememişti. AKP hükümeti Suriyeli mültecilere pazarlık kartı muamelesi yapmaya devam ediyor. Türkiye’den Avrupa’ya mülteci akınını durdurmak, yani Suriyelilere gardiyanlık yapıp Türkiye’den çıkmalarını engellemek, Türkiye’den Avrupa’ya kaçmış mültecilerin Türkiye’ye iadesini kabul etmek… İşte bu şartları yerine getirmek suretiyle hükümet, AB’den bazı ekonomik-siyasi rüşvetler kopartmanın pazarlıklarını sürdürüyor.

Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla bu rüşvetler arasında, 3 milyar euro yardım; TC vatandaşlarına Schengen ülkelerinde vize muafiyeti getirilmesi; dondurulan AB’ye üyelik müzakerelerine yeniden başlanması; AB zirvelerine davet edilme; çoktan kaleme alınan ve Ekim ayında yayınlanması beklenen, Türkiye’nin Avrupa Birliği İlerleme Raporunun 1 Kasım seçimleri sonrasına değin hasıraltı edilmesi, yani açıklanmaması; Türkiye’nin “temelden güvenlikli ülkeler” (safe countries of origin) listesinde yer alması gibi hususlar var.

Suriyelilere gardiyanlık etmek karşılığında AB’den tam olarak ne kadar para koparacaklarını bilmiyoruz. Fakat AB’nin Türkiye’de, 2 milyon Suriyeliyi barındıracak 6 mülteci kampı inşası için 2 milyar euroyu gözden çıkardığı, pazarlıklar sonucu bu rakamın 3 milyar euroya kadar artabileceği öne sürülüyor.

Davutoğlu’nun kamuoyuna reklâm ettiği gibi, TC pasaportlular için 1-2 yıl içerisinde Schengen ülkelerinden vize muafiyeti alınması olasılığı son derece zayıftır. Bunun gerçekleşmesi için tüm Schengen ülkelerinin vize muafiyetine onay vermesi gerekir ki, bu şimdilik mümkün gözükmüyor. Davutoğlu’nun “vize müjdesi” 1 Kasım seçimlerine yönelik vaat satmanın ötesinde bir anlam taşımıyor.

Avrupa Birliği İlerleme Raporunun seçim öncesinde açıklanmaması AKP’nin çıkarınadır. AB komisyonları tarafından rapor haline getirilerek tescillenen insan hakları ihlalleri, hukuksuzluklar, otoriterleşme, demokratik standartların gerilemesi gibi olguların seçim arifesinde bu rapor vesilesiyle bir kez daha gündeme gelmesi engellenmiş oldu. Raporun Avrupa basınına sızan taslağı, Türkiye’nin otoriterleşen rejimine yönelik eleştirilerle dolu.

“Temelden güvenlikli ülke” tanımında, bir ülkenin bu listede yer alması için demokratik bir hukuk devleti olması, işkence ya da insanlık dışı cezalandırmanın olmaması, ülke içinde ya da dışında askeri çatışmaların içerisinde olup da öngörülemeyecek bir şiddet eyleminin hedefi olma riskinin bulunmaması gibi koşullardan bahsedilmektedir. Başkentinde toplu kıyım gerçekleşen, bir bölümünde silahlı çatışmalar yaşanan, hukukun hükümetin keyfine göre işlediği Türkiye’ye böyle bir listede yer vermenin ne kadar büyük bir sahtekârlık olacağı malûmdur. Ancak devletler arasında yürütülen kirli pazarlıklarda, masanın üzerine böyle sahtekârlıkların serilmesi olağandır.

AB: Riyakârlığın diğer öznesi

Yerli işçi sınıfı kadar göçmen işçilerin de sırtında yükselmiş olan Avrupa kapitalizmi, bugün ekonomik krizin ve artan işsizliğin faturasını göçmen işçilere ve mültecilere çıkartmaktadır. Kriz derinleştikçe göçmenlere ve mültecilere karşı baskıcı ve dışlayıcı politikalar şiddetleniyor. Irkçı-faşist örgütlenmelerin önünü açan egemenler işçi sınıfını bölmek için yerli işçileri yabancılara karşı kışkırtıyor, milliyetçilik zehriyle akıllarını felç ediyor. Göçmenler ve mülteciler, işçi ücretlerinin düşmesinin, işsizliğin, artan suç oranlarının sorumlusu olarak hedef tahtasına oturtuluyor. Küreselleşmeden dem vuran, sermayenin ve metaların serbest dolaşımının önündeki tüm engellerin kaldırılmasını savunan Avrupalı egemenler, sıra işgücünün serbest dolaşımına geldiğinde derhal yan çiziyorlar.

AB’nin Suriye politikasındaki ikiyüzlü tutumu malûmdur. İç savaşa müdahil olan silahlı grupları destekleyerek emperyalist paylaşım savaşına dâhil olan AB de, Suriye’deki yıkımın baş sorumluları arasındadır. AB, Suriye ve Libya’da iç savaşın kızışmasıyla katlanan mülteci nüfusu kendi topraklarından uzak tutmak için her yolu deniyor. Avrupa, Aralık 2013’de Eurosur adı verilen yeni bir güvenlik sistemini devreye soktu. Tüm teknolojik olanakları seferber eden bu sınır gözetleme sistemiyle AB sınırlarındaki hareketler saniye saniye takip edilmeye başlandı. Uydular, insansız hava araçları ve helikopterler, verileri Eurosur’a aktarıyor. Avrupa Birliği Sınır Güvenliği Birimi (Frontex) üye ülkelerin polis ve ordularından oluşuyor. Schengen ülkelerine dışarıdan, özellikle de Akdeniz’den kaçak girişleri engellemek üzere kuruldu. 2005 yılından bu yana faaliyet gösteren Frontex ve 2013’de devreye sokulan Eurosur gibi güvenlik sistemleri, Avrupa kıyılarına ulaşmaya çalışırken Akdeniz’de boğulan insan sayısını daha da arttırmaktadır. Yüksek teknolojili sınır güvenliği sistemleri Avrupa kıyılarına ulaşmaya çalışan mültecileri küçük botlarla gece yolculuğu gibi daha riskli yollara itiyor.

Eurosur, Avrupa’ya ulaşabilen mültecilerin geldikleri ya da transit geçtikleri ülkeye geri gönderilmesine yönelik anlaşmalar yapmayı da içeriyor. İltica edecek insanları sınırlarına dahi yaklaştırmayan bir politika, temel bir insan hakkı olan iltica hakkının ve hukuki bir statü olan mülteciliğin fiilen yok edilmesidir.

AB’nin mülteci karnesi

Sınırlarının aşılması girişimleriyle gündeme gelen AB ülkelerinin ciddi sayıda mülteciye ev sahipliği yaptığı sanılır. Oysa rakamlar bunun tam tersini gösteriyor. BM verilerine göre, 2015 yılında dünya üzerinde yaşayan mülteci sayısı 60 milyona ulaşmış bulunuyor. Bu yıl, dünyadaki toplam mülteci sayısının yüzde biri, yani 600 bin kadar mülteci (140 bini İtalya, 450 bini Yunanistan üzerinden) Avrupa’ya giriş yaptı. 3 binin üzerinde mülteci ise havayolu ile Avrupa’ya ayak bastı. AB tarafından kabul edilen mülteci sayısı dünyadaki toplam mülteci sayısının yüzde birini biraz aşmaktadır. Dünya üzerinde toplam sayıları 60 milyona ulaşan mülteci nüfusunun %86’sı Asya’nın, Ortadoğu’nun ve Afrika’nın yoksul ülkelerinde yaşamaktadır. AB ülkeleri önümüzdeki aylarda, mültecilik başvuruları kabul edilmeyecek 400 bin sığınmacının işlemlerini hızlandırıp sınır dışı etmenin hesabını yapmaktadır. Çoğunluğu pasaportsuz olan yüz binlerce insan, Avrupa’ya ayak basmadan önce son çıktıkları ülkelere gönderilecekler.

AB’nin işine geldiğinde demokrasiye ve insan haklarına dair ileri sürdüğü ilkelerden nasıl ikiyüzlüce çark edebildiğini, baskıcı rejimlere payandalık etmeye varan oportünist manevralarla düne kadar söylediği ne varsa inkâr edebildiğini bir kez daha gözlemliyoruz. Daha düne kadar AB, yargı bağımsızlığının yok edilmesini, otoriterleşmeyi, cihatçılarla kurulan ilişkileri, Kürt siyasi hareketine yönelik baskıları, internet sansürünü ve diğer iletişim yasaklarını eleştiri konusu yapıyordu. Fakat sırf AB’ye mülteci akışının önü kesilsin diye, baskıcı, günden güne otoriterleşen, hukuku çiğneyen, çocuk-yaşlı demeden sivilleri katleden, mezarlıkları bombalayan, cenazelere bile işkence eden, cihatçı örgütlerle karanlık ittifaklar kuran, kirli işler çeviren; muhalif haber kaynaklarına internet erişimini yasadışı engelleyen, gazetelere, holdinglere zorbaca el koyan, ne idüğü belirsiz mafyatik ilişkilerinden, paramiliter güçler örgütleyerek iç savaş hazırlığı yapmaya kadar her tür pisliğin içerisine batmış ve meşruiyetini yitirmiş bir yönetime payandalık etmeye soyundu AB.

Türkiye’de 100 akademisyen, Merkel’e, ziyaretini eleştiren bir açık mektup gönderdi. Erdoğan’ın “mankurt” olmakla suçladığı bu akademisyenler, AB’nin en temel demokratik değerlerini çiğneyen bir hükümete tam da seçim öncesi dönemde destek verircesine yapılan ziyareti eleştirerek, Merkel’i seçimlerden sonra beklediklerini ilettiler. AB’yi olduğu gibi değil, görmek istedikleri gibi algılayan liberal menşeli akademisyenler bunca yılın derslerine rağmen halen AB ile ilişkilerin her daim demokratikleştirici etkisine inanmaya devam ediyorlar. Kirli pazarlıklar gereği Avrupa Birliği İlerleme Raporunun bile rafa kaldırılması, Merkel’in ziyaret sırasında “teröre karşı mücadelenizde arkanızdayız” gibi mesajlar vermesi bile, bu liberal akademisyenlere bir şey anlatamıyor.

Türkiye’yi mülteci akınına karşı sınır bekçisi olarak dikmek, sadece Merkel’in değil, tüm Avrupalı egemenlerin ortak projesidir. Alman İçişleri Bakanı “Biz her zaman manevi değerleri yüksekte tutup tüm dünyaya insan haklarını öğretemeyiz; Türkiye şimdi mülteci sorununda anahtar konumda çünkü oradan çok insan geliyor” demektedir. Alman Sosyal Demokrat Partisi Genel Sekreteri de, Merkel’in Türkiye ziyaretine yönelik tüm eleştirileri geri çevirerek, “Türkiye ile işbirliği yapmaktan başka çare olmadığını” söylemektedir.

Otoriterleşen, Bonapartlaşan Erdoğan gibi bir siyasetçiyle, üstelik de seçim arifesinde, altın varaklı deli saraylı koltuklarına kurulup aynı kare içinde poz veren Merkel gibi Avrupalı siyasetçilerin, bu rezilliklerinin hesabını vermek zorunda kalmaları için Avrupa işçi sınıfının o hesabı soracak örgütlü güce ve siyasi iradeye kavuşması gerekiyor. Siyasi elitler, şantaj, riyakarlık, kirli pazarlık ekseninde işlerini görürken milyonlarca mültecinin trajik öyküsü devam ediyor.