Navigation

Erdoğan’ın Savaş Tezgâhı


İki buçuk yıllık ateşkes sürecinin ardından devlet ile PKK arasında silahlı çatışmalar yeniden başladı. Ateşkesi sonlandırarak savaşı tekrar başlatan tarafın Erdoğan ve vesayeti altındaki AKP hükümeti olduğu tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıktır. Geçmişte 30 yıl boyunca devletin en zalim yöntemleri deneyerek Kürt hareketini ezme çabalarının sonuçsuz kaldığı biliniyor. Erdoğan ve AKP, 90’lı yıllar boyunca denenmiş ve işe yaramamış savaş politikalarını yeniden devreye sokarak Kürt siyasi hareketini ve özellikle de Demirtaş’ı yıpratmaya çabalıyor. Demirtaş’ı ve HDP’yi savaşın sorumlusu olarak göstermek üzere başlatılan psikolojik savaş operasyonu çerçevesinde üretilen yalan ve iftiralar ne kadar pespaye olsa da, on yıllar boyunca milliyetçilikle zihinleri dumura uğratılmış örgütsüz kitleleri etkileme gücü vardır. Bu yüzden görüşme masasının nasıl devrildiğinin ve ateşkes sürecinin neden sonlandırıldığının çok iyi anlaşılması ve kitlelere anlatılması gerekiyor.

Erdoğan ateşkesin resmen ilan edildiği 2013 Martından itibaren Kürt hareketine yönelik çeşitli oyalama taktikleri izledi. İlk adımda Türkiye’deki Kürt gerillalar yurtdışına çekilecekti. AKP hükümeti bunun için yasal düzenleme yapmadı. İlginç olan şuydu ki, yasadışı örgüt durumundaki PKK ateşkesin ve geri çekilmenin yasal mevzuata bağlanmasını talep ederken, Türkiye’nin yasal hükümeti sürecin yasadışı olarak sürdürülmesinde ısrar etti. Bu yüzden ateşkes yasal bir zemine kavuşmadı ve her an “geri dönülebilir” halde tutuldu. Bu taktiğin amacı Kürtleri ve barış isteyen herkesi AKP hükümetine mahkûm kılmaktı. Eğer ateşkes Meclis’te yasallaşsaydı, resmi hâle gelen süreçten geri dönülmesi zorlaşacak, süreç AKP’siz de sürdürülebilir hâle gelecekti. Ama Erdoğan ve ekibi ateşkesin siyasi rantını tümüyle kendine mal etme ve işine gelmediği anda görüşme masasını devirebilme hesabıyla süreci yasallaştırmadı. Resmi müzakerelere geçme ve kalıcı bir barışa ulaşacak yolu açma konusunda sürekli ipe un serdi. Kürt hareketine şantaj yapmaya çalışan AKP, “hükümette ben varsam süreç var, ben yoksam süreç de olmaz” tehdidini sürekli gündemde tuttu. MHP’nin Kürt siyasi hareketi ile her tür diyalogu reddederek savaşı dayatması, CHP’nin ise ikircikli tutumlar sergilemesi, AKP’nin şantaj taktiğini sürdürmesini sağladı.

Ateşkesin devamını ve kalıcı bir barışa dönüşmesini engelleyen iç ve dış siyasi gelişmeler ile AKP ve ardındaki sermaye kesimlerinin Ortadoğu politikaları arasında dolaysız bir ilişki mevcuttur. Erdoğan ve arkasındaki güçlerin Kürt sorununa yaklaşımı da bu etkenlerden bağımsız bir seyir izleyemezdi.

Ateşkes süreci boyunca Kürt hareketi ile AKP arasında gelişen en önemli gerilim konusu Suriye politikasıydı. AKP Suriye’de cihatçı örgütlerle kirli ilişkilere girerek Ortadoğu’da yürüyen hegemonya mücadelesinde konumunu güçlendirmeye, emperyalist kurtlar sofrasından pay almaya çalışıyordu. Kürt hareketi ise Türkiye-Suriye sınırında özerk kantonlar inşa ederek cihatçı örgütlere karşı bu bölgeleri savunuyor, demokratik özerklik formülünü hayata geçiriyordu. PKK’nin Suriye’deki kardeş örgütü PYD ile AKP hükümetinin beslediği ve yönlendirmeye çalıştığı IŞİD çeteleri arasındaki çatışmalar gerilimi tırmandırdı. IŞİD saldırısına karşı Kobanê direnişi dönüm noktalarından biriydi. Çünkü Kobanê direnişi bir yandan AKP’nin IŞİD ile işbirliğini tüm dünyaya teşhir ederken, Kürt hareketinin ABD’nin başını çektiği koalisyon güçleri tarafından da tanınmasını ve IŞİD’e karşı desteklenmesini sağladı. Erdoğan ve ekibinin IŞİD destekçiliğine karşı 6-8 Ekim 2014 protestoları, hükümetin sırtını sıvazlayıp öne sürdüğü Hüda-Par gibi paramiliter güçlerin ve polis saldırılarının marifetiyle 50 kişinin hayatını kaybettiği silahlı çatışmalara dönüştü. Ancak o dönemde hükümetin (ABD ve uluslararası güçlerin de devreye girmesiyle) Kobanê’ye yardımların ulaşması konusunda geri adım atmak zorunda kalması ve Öcalan’ın Kürtleri sükûnete davet etmesi çatışmaları durdurdu.

Suriye’deki gerilimin asıl dönüm noktası Kürt hareketinin geçtiğimiz Haziran ayı ortasında Suriye’de Tel Abyad’ı IŞİD’in elinden alarak Cizire ve Kobanê kantonlarını birleştirmesi, Akçakale sınır kapısının kontrolünü eline alarak AKP’nin IŞİD’in merkezi Rakka ile ve diğer cihatçı örgütlerle bağını zayıflatması oldu. Bu gelişme Erdoğan’ı ve avenesini en az 7 Haziran seçim sonuçları kadar çileden çıkarttı. O günlerde Erdoğan’ın havuz medyası “Türkiye Kürt koridoru ile kuşatılıyor, Arap dünyası ile aramıza duvar örülüyor, her ne pahasına olursa olsun derhal müdahale edilmeli” diye feveran ediyor, savaş çığırtkanlığı yapıyordu.

Havuz medyası yazarlarının yazılarında “Türkiye” diye bahsettikleri Türkiye halkları ya da yoksul emekçi kesimler değil elbette. Onların “Türkiye” kelimesiyle kodladıkları AKP ve arkasındaki sermaye güçlerinden başka bir şey değildir. İbrahim Karagül’ün Yeni Şafak Gazetesi’nde 16 Haziranda çıkan “Türkiye’yi imha planı: Askeri müdahale şart” başlıklı yazısı, AKP ve ardındaki sermaye güçlerinin emperyalistleşme, bölgesel güç olma, eski Osmanlı coğrafyası üzerinde etkinlik sahası oluşturma planlarının çıkmaza girmesiyle nasıl kudurduklarını tipik bir biçimde sergilemektedir.

“(…) Bu, aynı zamanda Türkiye’yi çevreleme, on yıldır açıldığı bütün ülkelerde, bölgelerde sıfırlama, onu tekrar Anadolu’ya hapsetme stratejisinin belki de son safhası.

“(…) K. Irak-Akdeniz koridorunda, hemen güneyimizde bir tampon kuşak oluşturulduktan sonra Türkiye’nin eli Akçakale’den öteye uzanamayacaktır. Ortadoğu’nun hiçbir yerinde olamayacaktır. Arap dünyası ile bütün bağlantıları kesilecektir. Hesap budur. (…) Tampon bölgenin güneyinde ise İran’dan başka bir güç olmayacaktır. Irak’ta olduğu gibi…”

AKP burjuvazisi İran’ı bölgesel emperyalist hegemonya yarışında en önemli rakibi olarak görüyor. AKP İran’ın Şii örgütler üzerinden bölgede gerçekleştirdiği ataklara karşı hem öfke hem de haset besliyor. AKP Esad’ı devirmek isterken İran’ın Esad rejimini ayakta tutması; İran Hizbullah’ının Suriye’de Sünni cihatçı örgütlerle savaşması ve bu savaşın Suriye Kürtleri ile İran’ı ittifak yapmaya zorlaması; ABD ile İran arasında varılan nükleer anlaşma gibi gelişmeler de AKP’nin bölgesel emperyalist hesaplarını zora sokuyor.

AKP’li kalemşorun yazısından alıntılarla devam edelim.

“(…) İşte bu kuşak projesi başarıldığında, Suriye sınırı boyunca uzanan Türkiye karşıtı bir cephe inşa edilmiş olacaktır. Bunun bir adım sonrası, bu cephe üzerinden Türkiye içlerine saldırmak olacaktır. Çevreleme harekâtının son safhası budur. Bu aşamadan sonra içeride, kendi geleceğimizi kurtarıp kurtaramayacağımızı tartışacağız.

“(…) Eğer içerideki yeni hükümet şekli de bu senaryoya ayarlı olursa, vah Türkiye’nin haline! Türkiye derhal tampon bölge planlarına müdahale etmeli. Gerekirse askeri müdahalede bulunmalı ve kendini korumalı. Çünkü doğrudan Türkiye’yi hedef alan bir cephe kuruluyor. Yarın çok geç olacaktır.”

AKP Tel Abyad’ı IŞİD’in elinden alarak Cizire ve Kobanê kantonlarını birleştiren Suriye Kürtlerinin, Kobanê ile Afrin kantonları arasında yer alan ve halihazırda IŞİD’in denetimi altında bulunan Cerablus kentini de IŞİD’in elinden alarak kantonları birleştirmesinden endişe ediyordu. Cerablus’un öte yakasında Türkiye sınırlarına yığılan tanklar ve askerler IŞİD’e değil Kürtlere karşı konuşlandırılmıştır. ABD ile yapılan gizli anlaşmaya göre de Cerablus’a silahlı Türkmen gruplar yerleştirilmek isteniyor. Böylelikle oluşturulacak tampon bölgenin Kürt kantonlarının birleşme ihtimalini ortadan kaldırması planlanıyor. Bu gizli anlaşmada ABD’nin çıkarı stratejik önemdeki askeri üsleri kullanabilmek iken, AKP’nin çıkarı Kürtlerin önünü kesebilmektir. Ayrıca bu anlaşmanın, AKP’nin IŞİD’le girdiği ilişkileri inkâr etmesini kolaylaştırmak, IŞİD’e karşı savaşıyor görüntüsü yaratarak Kürt hareketine taarruzun önünü açmak gibi işlevleri de var.

Savaş ve kaos planı

Erdoğan, Dolmabahçe mutabakatının ve ortak deklarasyonun hemen ardından gelişmeleri olumlu karşıladığını açıklamıştı. Varılan mutabakata göre gözlemci bir heyet eşliğinde İmralı’da müzakereler resmen başlayacak, müzakerelerin başladığı gün Öcalan PKK’ye, Türkiye’ye yönelik silahlı mücadeleyi sona erdirecek bir kongre toplama çağrısı yapacaktı. Demirtaş’ın, Erdoğan’a yönelik “seni başkan yaptırmayacağız” açıklaması kritik dönüm noktalarından biriydi. Bu açıklama Demirtaş’ın HDP’yi, otoriterleşme sürecinden ve Erdoğan’ın başkanlık hedefinden tedirgin olan Türkiye’deki tüm kesimler için bir seçenek haline getirmesi anlamına geliyordu. HDP %10 barajını aşarak Erdoğan’ın başkanlık hesaplarını bozma, hatta AKP’nin tek partili iktidar dönemine son verme potansiyeli taşıyordu.

Nitekim 7 Haziran seçimleri öncesi dönemde art arda gelen onlarca provokasyon ve HDP’nin seçim çalışmalarına yönelik saldırılar, Erdoğan’ın kirli tezgâhını anlayan kitlelerce boşa çıkarıldı. Adana ve Mersin bombaları, Diyarbakır’da patlatılan bombayla gerçekleşen katliam bile Erdoğan’ın çatışmaları başlatmasına ve HDP’yi baraj altına itmesine yeterli olmamıştı. 7 Haziran sonrası kaos ve savaş planı yeniden devreye sokulmak istendi. Erdoğan’ın seçimin hemen ardından savaş çıkarmak istemesi karşısında Genelkurmay’dan da çatlak sesler çıktığı, sızan haberler arasında. Ancak AKP’siz bir hükümet kurulamayacağının ortaya çıkması, Tel Abyad’ın PYD’nin eline geçmesi, AKP’nin ABD ile gizli bir anlaşmaya varması, Genelkurmay içerisindeki çatlak sesleri susturmuş olacak ki, Erdoğan savaşın düğmesine basabildi.

Suruç katliamının arkasındaki güç de tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıktır. Terör şüphelisi olarak aranan Suruç bombacısının polis tarafından gözaltına alınıp “yanlışlıkla” serbest bırakıldığına inanmak için fazlasıyla ahmak olmak gerekir. AKP ile ABD arasında bir tür “tampon bölge” planını da içeren gizli bir anlaşmaya varılması, İncirlik ve Diyarbakır üslerinin ABD’ye tahsis edilmesi, Suriye sınırında bir Türk astsubayın şaibeli ölümü sonrasında olmadı. Haziran ortasından bu yana Suriye sınırına tanklar sevk ediliyor. “Türkiye tüm terör örgütlerine karşı mücadele ediyor” söyleminin ne denli sahte olduğu ortadadır. Havalanan 3 uçak IŞİD’in 3 mevzisini “vururken” Kandil’e 75 uçakla hava akını düzenlendi. 31 Temmuz itibarıyla her birine onlarca F-16’nın katıldığı 8 hava saldırısı gerçekleştirilmiş durumdaydı. Gerek savaş operasyonlarının gerek gözaltı operasyonlarının gerekse de medya operasyonlarının asıl hedefinin Kürt siyasi hareketi olduğu açıktır.

Yıllardır muhaliflerini “üst akıla” hizmet etmekle itham eden, “üst akıl” ile ABD’yi işaret eden AKP’nin ABD ile yaptığı gizli anlaşmaya da dikkat çekmek gerekiyor. Arap isyanlarının başlangıcından bu yana ABD ile AKP arasındaki gelişen anlaşmazlıklar iki tarafın birbirini kullanmak üzere gizli bir anlaşma yapmasına engel teşkil etmemiştir.

Yeni dönem mi, ara dönem mi?

Erdoğan seçimlerle ulaşamadığı siyasi güce savaş başlatarak ulaşmaya çalışıyor. Kürtlere savaş ilan eden AKP MHP’yi yedeğine almış durumdadır. Koalisyon görüşmeleriyle oyaladığı CHP ise muhalefet edemez duruma düşürülmüştür. Çatışma ve ölüm haberlerine boğulan medyanın çok büyük bir kesimi hizaya getirilmiş, Erdoğan’a ve AKP’ye yönelik eleştiriler önemli oranda susturulmuştur. HDP psikolojik savaşın hedef tahtasına konmuştur. Kara propagandalara yargı operasyonları da eşlik ediyor. Fakat Demirtaş’ın açıklamaları, Erdoğan’ın saldırı ve tehditlerine boyun eğilmeyeceğini, direnileceğini ortaya koyuyor.

Savaş ortamında baskın bir seçime giderek zafer kazanmayı planlayan Erdoğan ve AKP çok riskli bir kumar oynuyor. Savaş oyunlarıyla sivil siyaset alanına bir çeşit darbe yapan Erdoğan, fiili bir başkanlığı gayrimeşru bir biçimde yürütüyor. Bir çeşit hükümet darbesiyle inisiyatifi ele alan Erdoğan’ın bu yolda belli bir süre gitmesi mümkün olsa da, yapılan kirli planların başarıya ulaşması zor gözüküyor.

Kardeş halkları düşman olarak göstererek emekçilerin biriken öfkesini farklı yerlere kanalize etmek burjuvazinin tuzağıdır. Burjuvazinin halkları birbirine düşmanlaştırma politikalarını teşhir etmek, işçilerin birliği ve halkların kardeşliği için mücadeleyi yükseltmek sarayın ve avenesinin tezgâhını bozacak, kanla beslenen zalimlere ağır bir yenilgi yaşatacaktır.