Navigation

Türkiye Sosyalist Hareketine Tanıklık Eden Komünist Çınar: Vedat Türkali ve Romanları

1.Bölüm

O, Türk edebiyatının ve sinemasının kilometre taşı… Kendi deyimiyle “Marksist-Leninist roman yazarı”… Yaşamının sonuna dek üretken, yüreğinde yaşam sevincini bir an olsun eksiltmeyen ateşli bir komünist aydın… Genç kuşaklara nefesi tükeninceye dek “örgütlenin” çağrısı yapan bir komünist çınar… Vedat Türkali… Tüm ölümlüler gibi günahları sevaplarıyla, zaaflarıyla, 97 yıllık yaşamı boyunca sosyalist mücadelenin bir neferi olmuş; ürettiği senaryoları, filmleri, tiyatro oyunları, romanları, şiirleriyle bugünün genç devrimci kuşaklarına muazzam bir miras bırakmıştır.

13 Mayıs 1919’da Samsun’da dünyaya gözlerini açan Türkali, TC tarihinin her kertesine tanıklık etmiş; barış, özgürlük, kardeşlik, eşitlik mücadelesinin harcını karan “yapıcı”ların safında yer almıştır. Nâzım’ın dizelerindeki gibi nereden, nasıl geleceğini bilmeden gelecek dehşetli güzel günlere inancı son nefesine dek hiç solmamıştır. 1950’den Notlar şiirinde dediği gibi, tek arzusu gelecek kuşaklara namuslu bir dünya bırakmak olmuştur…

Ya siz çocuklar
Nasıl anlatmalı sizlere olup bitecekleri
Çocuklar bizim dediğimiz
Yüzümüze utanç duymadan bakmaktır
Mal değil mülk değil istediğimiz
Size namuslu bir dünya bırakmaktır

Ne yazık ki Türkali’nin dediği gibi namuslu bir dünya hedefine henüz ulaşılmış değil. Lakin sosyalist bir dünya yaratma mücadelesinin bayrağı bugün her türlü zorluğa, baskıya rağmen inatla ve inançla taşınıyor. Vedat Türkali’nin geride bıraktığı eserleri ise bu kasvetli havada dövüşenlere umut ve direnç vermeye, can suyu olmaya devam ediyor. Tıpkı işçi sınıfının, ezilenlerin safında yer almış komünist ozan Nâzım Usta ve onun izinden giden Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Ahmed Arif ve daha nicesi gibi…

Abdülkadir Pirhasan’dan komünist Vedat Türkali’ye dönüşüm

1951 tevkifatında tutuklanan Türkali, TKP üyeliğinden yedi yıl hapis yatar. Kendisinin ifade ettiği gibi tutuklanmasa belki hayatını bir emekli öğretmen olarak tamamlayacakken, bu hapislik süreci hayatının dönüm noktası olur. Gençliğinden beri ilgiyle izlediği sinema üzerine okuma fırsatı bulur ve cezaevinden çıktıktan sonra bir senaryonun diyaloglarını, sonra da Türkan Şoray ve Ayhan Işık’ın başrollerinde oynadığı “Otobüs Yolcuları” filminin senaryosunu yazar. İşte bu dönemde aldığı Vedat Türkali ismini ironiyle şöyle anlatır: “Senaryoyu takma isimle göndermeye karar verdik. Vedat benim nefret ettiğim bir isimdir, Vedat Nedim Tör’den dolayı. Adımı Vedat yaptık. Türkali’yi de sansür kurulunun hoşuna gitsin diye koyduk. O zamanlar sansür kurulu çok sıkı çalışıyordu. Vedat Türkali diye isim taktık bana, ama ölüyoruz gülmekten. Bu isim geldi lanet halkası gibi boynuma yapıştı. Sonra kendi adımla yazmak istedim ama kabul eden olmadı. Türkali, 1951-59 mahpusluğu sonrasında onlarca film senaryosu yazar, kimisinde bizzat kendisi yönetmenlik yapar. Senaryolarının bir kısmı Üç Film Birden ve Eski Filmler kitaplarında toplanmıştır. Türkali’nin senaryosunu yazdığı, Ertem Göreç’in ise yönetmenliğini yaptığı Karanlıkta Uyananlar Türkiye tarihinin ilk politik filmi olarak Türk sinemasının mihenk taşlarındandır. Benzer şekilde işçilerin hak arama mücadelesini anlatan Güneşli Bataklık da, bugünün genç işçi kuşakları için öğretici filmlerden biridir. Kaleme aldığı romanları ise hiçbir zaman eskimeyecek tarihi belge niteliğindedir.

Yaşamının önemli bir kısmını TKP’de örgütlü olarak geçiren, gerçek adıyla Abdülkadir Pirhasan, liseye kadar okulda öğretilenler doğrultusunda Kemalist fikirleri benimser. Okulda öğrendiklerinin propagandasını evdekilere yaptıkça, tepeden inme Kemalist “devrim”lere tiksinerek karşı çıkan babasından az azar işitmez. Bir gün Kemalist eğitimin parlattığı “ölçü devrimi”nin propagandasını yapınca babasından zılgıtı yer. Çünkü bu “devrimin” yoksullar için karşılığı fiyatların yükselmesidir. Bin iki yüz elli gram olan okka, bin gram olan kiloya dönüşmüş ama fiyatlar değişmemiş, mallara zam gelmiştir fiiliyatta. Babasının geliri evi geçindirmeye yetmemekte, tüm aile tütünde çalışmaktadır. Türkali yaz tatillerini bakkal, tuhafiye, marangoz gibi çeşitli işyerlerinde çıraklık yaparak geçirir. Yoksulluk koşullarını şöyle betimler Türkali: “Hiçbir sınıfta tastamam kitaplarım da olmadı. Çoğu kez bir defter, bir kalemle gidiyordum okula. Coşkulu bir abartma sanılmasın; çamurlu mezarlıklar arasından, «boklu dere»den geçip Acem Mahallesi-Unkaparu’ndan, kentin öte ucunda, Çiftlik’teki Lise’ye gitmek, hele o yıllar kışları hiç eksik olmayan karlı havalarda işkenceydi. Pabuçlarımın altı delik olurdu çoğunda; karton, mukavva kordum tabanlarına. Ayakkabıma dolan karlı, çamurlu sular içinde buz keserdi ayaklarım. Kışın gelişini beklerken içim titrerdi. Öğle yemeklerinde eve gelip okula yetişebilmem olası değildi; her gün «on kuruş» verirdi babam. Diyebilirim ki, bütün lise boyu öğle yemeklerim, yüz paralık ekmek, yüz paralık peynir, beş kuruşluk tahin helvası idi. Biz gene de mahallenin iyi durumda olanları arasında sayılıyorduk!!” Türkali’nin kendisi üzerinden resmettiği bu tablo, dönemin Türkiye’sinde emekçilerin yaşam koşullarının özetidir.[1]

Tüm bu sefalet koşulları Türkali’nin sınıfsal çelişkileri çok erken yaştan itibaren kavramasını sağlar. Bir zamanlar sofularla namaz kılmış, Kuran’ı beş kez hatmetmiş birisi olarak Türkali, ailesinin muhafazakârlığına rağmen lisede tanıştığı arkadaşı “Komünist Memet” ve Nâzım’ın şiirleri sayesinde sosyalist bir devrimciye dönüşmeye, kendi deyimiyle dünyaya artık daha uyanık bakmaya başlar. Bu dönüşümde etkili hususlardan bir diğeri ise Kürtler, Lazlar, Çerkezler, Karslı Terekemeler gibi çeşitli halkların bir arada paylaşım ve dayanışma içinde yaşadığı mahallede ceberut devletin zalimliğine tanıklık etmesidir. Kürt Kerim’in başına gelenler hayatı boyunca aklından çıkmayacaktır. “Eşkıya Kürt Kerim’i yakalamaya çalışıyordu polis. … Mahallenin ünlü varsıl iki tefecisinden, kentte büyük bir kıraathane de işleten biri, sevdiği kadını elinden almış bunun; böyle çıkmış eşkıyalığa. … Halkın Kürt Kerim’e sevgisi, tefeci varsıllara duyduğu nefretten olmalıydı. Mahalleye girip çıktığı bilinen Kerim’i kimse ele vermedi; mahallede yakalayamadılar. Sonunda, dağda uyurken bir çoban baltayla parçalamış kafasını, dediler. Hükûmet önünde cesedini halka gösterip fotoğraflarını dağıttılar. Onun yeğeni Kürt Mecit’in de, askerliğini yaparken atış kazasında öldüğü bildirildi! «Eğitim zayiatı»na girdi askerlikte!” Türkali’nin aktardığı bu acı anı ne yazık ki geçmişte yaşanıp kalmış değil, TC’nin bu ceberut devlet geleneği bugün hâlâ sürüyor!

Lise yıllarında yönünü bulmaya başlayan Türkali, okuldan döndüğü bir gün Samsun’da Reji’nin tütün mağazalarının önünden geçerken kendisini büyüleyen bir eylemle karşılaşır: “Bir akşam dönüşü yolları doldurmuş işçi kalabalığıyla karşılaştım; gündeliklerinde anlaşmazlık çıkmış, iş bırakmışlar. Nasıl bir sevince, heyecana düşmüştüm! Gizlice tuttuğum yolda aradığım bir şeyle buluşuyordum ilk kez! Gençliğimin imge gücüyle düş dünyamı en etkileyen olaylardan biri olup kaldı, aralarından geçtiğim sokaklarda gezinen, öbek öbek yığılıp söyleşen o işçi kalabalığı.” Yıllar sonra mahpusluğunda bu eyleme katılmış işçilerle tanıştığında gençliğinin heyecanını hâlâ duyar yüreğinde.

Lisedeyken dönemin kısıtlı imkânlarında bulabildiği yayınları okudukça hayatında yeni pencereler açılır. “İlk okuduğum De Monzi’nin(!) Bolşeviklik’iydi sanıyorum. Lenin’in Devlet ve İhtilal, İşçi Sınıfı İhtilali ve Kautski Mel’unu adlı kitaplarını okumamla Nâzım’ın «kitap rüzgâr olmalı, perdeyi kaldırmalıdır» dediği oldu. Rüzgârlar esmeye başlamış, perdeleri sıyırıp açmıştı kafamda.” 1937’de Samsun’dan ayrılmadan önce ilerleyen yıllarda eşi olan Merih Hanımla tanışır. Merih Hanım İstanbul Üniversitesinde Felsefe bölümüne, Türkali ise Türkoloji bölümüne başlar. Lakin Türkali’nin, üniversite eğitimini sürdürebilmesi için maddi desteğe ihtiyacı vardır, bunun için çeşitli sınavlara girse de kontenjan dışında kalır. Son çare olarak “Milli Savunma”ya başvurur ve askeri öğretmenlik okur. Ancak parasızlıktan dolayı başvurduğu askeri öğrenciliğe kabul edilmesi de kolay olmamıştır, zira “Türk oğlu Türk” olduğunu ispatlaması gerekir! Türkçülük ideolojisi üzerinde yükselen TC egemenlerinin milliyetçi, ayrımcı tutumunun somut örneklerinden sadece birisidir bu. Azınlık halkların bu haklardan faydalanması söz konusu değildir.

Türkali ve Merih Hanım, yalnız sevgilerini değil düşüncelerini de paylaşırlar. Henüz az da olsa bulunabilen kimi Marksist kitapları, özellikle Hikmet Kıvılcımlı’nın yayınladıklarını okuyup tartışırlar. Türkali, Marksizmle ilgili bilgilere Kıvılcımlı’nın Marksizm Bibliyoteği dizisinden çıkardığı kitaplardan ulaştıklarını söyler. Kıvılcımlı’nın 1937’de başladığı Kapital çevirisi, aylık olarak yayınlanmaya başlamışken Harbiye-Donanma Davaları yüzünden yarım kalır. 1938’de tutuklanan Kıvılcımlı, 12 yıl tutsak edilir. Marksist kitaplar yıllarca çevrilmeyi bekler. Türkiye solu uzun yıllar Marksist yayınlara kısıtlı bir şekilde erişir. Kitaplar köşe bucak saklanarak okunur. Türkali, o dönem sakladıkları kitaplardan o koşullara rağmen epey şey öğrendiklerini ifade eder ve Kıvılcımlı’nın hakkını teslim eder: “O öğrendiklerimizi, o günkü parti sorumluları olarak ürkü içinde kaytarmaya çalışan Hasan Ali-Eczacı Vasıf ikilisinin karşısına, onlara gereğinde, «proletarya iktidara gelirse sizi asar!» biçiminde gözdağı vererek dikelen «Deli Oğlan»a (Sadrettin Celal’in Hikmet Kıvılcımlı’ya taktığı ad!) borçlu olduğumuzu sonra öğrendik.”

İspanya İç Savaşı ve Avrupa’da yükselen faşizm melaneti dünya gündemindeydi. CHP iktidarının “yarı resmi” yayın organı niteliğindeki Cumhuriyet gazetesi faşist çizgiyi benimsemiş, Türkiye’de faşist ideolojinin mayalanmasında etkin bir gazete olmuştu. İkinci Dünya Savaşı yılları boyunca Nazi yanlısı yayın çizgisini sürdürmüş, sivil-asker bürokratları, yarım aydınları etkisi altına almıştı. Kemalist tek parti diktatörlüğü baskının dozunu giderek arttırıyordu. Artık Harp Okulu, Donanma Davalarının başladığı günlere gelinmişti (1938). Siyasi iktidarın dış politikaları ve anti-demokratik uygulamaları, üniversiteleri de fazlasıyla etkisi altına almıştı. Türkali ve Merih Hanım iki yıl boyunca fakültede kendi fikirlerine çekebilecekleri üçüncü bir kişi bulamıyorlardı. Türkoloji bölümü Nazi ideolojisinin destekçisi gerici bir yapı içindeydi, Sovyet düşmanlığı hâkimdi. Fakat felsefe ve diğer bölümlerde de öğrencilerin durumu pek farklı değildi. Dönemin zorluklarına rağmen anti-faşizm, demokrasi üzerine sohbetler ediyor, okuldaki öğrencilerle kitaplık kurmak, tiyatro oyunları sergilemek gibi işler üzerinden bir araya gelmeye çalışıyorlardı. Ancak o günlerde Sovyetler’in faşist Almanya ile anlaşması karşısında şaşkına dönmüşlerdi. Almanya’nın Fransa’yı işgali ise çevrelerindeki gençlerin bir kısmında ürküntüye varan bir yıkıntı, diğer bir kısmında ise Nazilere hayranlık yaratmıştı. Bu zorlu dönemde Samsun’dan bir sınıf arkadaşlarını kendi fikirlerine kazanmış ve nihayet üç kişi olmuşlardı. Bu arkadaşları uzun yıllar TKP içinde birlikte çalışma yürütecekleri Ermeni kökenli Hayk Açıkgöz’dür. (Türkali, Ermeni sorununu işlediği ve 2014’te yayımlanan son romanı Bitti Bitti Bitmedi’yi Açıkgöz’e ithaf etmiştir.)

Komintern’in aldığı desantralizasyon kararı ve TKP’nin oportünizmi

Türkali, Samsun’dan ayrılmadan önce TKP ile bağ kurmasına rağmen İstanbul’a geldiğinde partinin izine rastlayamamış, arkadaşlarıyla birlikte yalnız kalmıştı. TKP’nin “desantralizasyon” kararından bihaber olan Türkali, kendileriyle bağ kurulmamasına anlam veremiyordu. TKP’yi aramakla geçen yıllar boyunca da bu duruma akıl erdiremeyecekti! Bulmaya çalıştığı soruların cevabı için dört gözle beklediği yaz tatilinde Samsun’a gider ve TKP ile bağ kurmasını sağlayan arkadaşına neden kimsenin kendilerini aramadığını sorar. Kesinlikle gizlilik yapılmadığını, yasal kurumlarda açık çalışma yolları arandığını öğrenen Türkali, duyduklarına şüphe ile yaklaşır ve bu tutumun görüştüğü kişinin Kemalizme yakınlığından kaynaklandığını zanneder. Kendisinden şüphe ettiğini fark eden arkadaşı bu kez başka biriyle görüştürür Türkali’yi. “Desantralizasyon” sözcüğü kullanılmadan TKP’nin tuttuğu yeni yol uzun uzun anlatılır. Türkali, gençliğin vermiş olduğu tüm deneyimsizliğe, Marksist yayınlara ulaşmadaki sıkıntılardan kaynaklı kısıtlı okumalarına rağmen Lenin’den öğrendikleri ışığında, alınan bu desantralizasyon kararını doğru bulmaz. “Lenin’in Devlet ve İhtilal’inde, İşçi Sınıfı İhtilali ve Kautski Melunu’nda veryansın ettiği İkinci Enternasyonal’in Sosyal Demokrat «eyyam reisleri»ni (oportünist sözcüğü öyle çevrilmişti), işçilerin burjuvaziye karşı yürüttüğü tarihsel sınıf savaşına hayınlık edip işçi sınıfını satan dönekleri bir türlü atamıyordum kafamdan ya, karar alan Komintern’miş diyordu Mustafa; söylenecek söz mü kalırdı? … Söyleyecek pek bir sözüm yoktu benim de ya, okuduğum birkaç kitaptan şu kafamda yer etmiş «işçi sınıfının burjuvaziye karşı uzlaşılamaz sınıf kavgasındaki hayınlar» sorunu olmasaydı bir de!

TKP’nin “desantralizasyon” kararını verdiği 1936’nın ikinci yarısı Türkali, lise son sınıf öğrencisidir. Eskiden duyduğu 1 Mayıslarda bildiri dağıtma, evlere kızıl bayrak asma gibi eylemler artık son bulmuştur. Dönem Kemalizme yumuşak yaklaşım dönemidir. Türkali, durumu şöyle resmeder: “TKP’nin halka yayınladığı kararla ilgili bildiri bile, bırakalım halkı, en tepesindeki birkaç kişinin dışında kendi üyelerine de, ola ki güvenlik kaygısıyla ulaştırılmış değildi. Böylece herkesin kendi yorumuna açık bir «Desantralizasyon»la ülke çapında hiçbir gün tam toparlanamamış TKP örgütü iyice dağınıklığa bırakılmış oluyordu. … Kemalizm’e kapılanma yolunu çekici bulanların yanında iyi niyetliler de kayıp gidiyor, bizler gibi, temel öğretiye yürekten inanmışlarınsa, coşkuyu bileyen, sivri devrimci sözleri keskince yinelemekten öte bir şey gelmiyordu elinden. … Sovyet devletinin dayattığı karara karşı çıkmanın, hele o günler ne demek olduğunu iyi bilmek gerekir.

Mehmet Sinan, Sovyetler Birliği’nin aldığı kararlara neden karşı çıkılamadığına şöyle mercek tutuyor: “Türkiye komünist hareketinde Stalin, uzun yıllar boyunca Bolşevizmin ve Ekim Devriminin tek savunucusu, tek takipçisi olarak benimsendi. Bu bağlamda Stalinizm, Marksizm-Leninizmle özdeşleştirildi ve kutsandı. Bu özdeşleştirme, Türkiye sosyalist hareketinde hiç sorgulanmaksızın, 1960’lara kadar geldi. Türkiyeli komünistler, bu dönem boyunca Stalin’i «büyük bir devrimci», «prensiplerine sadık bir lider», «Leninizmin ortodoks bir takipçisi» olarak tanıdı ya da onlara öyle tanıtıldı. Kendilerine böyle tanıtılan bir kişinin, gerçekte Marksizmde esaslı revizyon yapmış bir kişi, ilkeden yoksun bir reel politiker olduğuna inanabilirler miydi hiç? Zaten gerçeklerden uzak, uluslararası ilişkilerden kopuk, kendi içine kapanık bir partinin (TKP’nin) içindeydiler. TKP içindeki kadrolar bu dönemde duydukları kimi söylentilere de, «inançları» sarsılmasın diye kulaklarını tıkadılar. Parti içinde sesini yükseltenler ise dönek, «anti-Sovyet», «anti-komünist» ve tabii «Troçkist» olarak damgalanıp, aforoz edildi.”[2] Oysa gerek Türkiye gerekse dünya işçi sınıfına ihanet eden, anti-komünist tutum sergileyen gerçekte Stalinist Sovyet bürokrasisi ve ona koşulsuz biat eden resmi KP’lerdir. Kemalizmle kucaklaşmaya can atan TKP bürokrasisinin günahı da büyüktür. Bu TKP ki, Türkiye devrimci gençliğine çarpık Marksist fikirleri taşımıştır. “Öyle bir «Marksizm»di ki bu, sosyalizme yönelen kadroların kafasını daha baştan dogmalarla dolduruyordu. Buna göre, «tamamlanmış ve de değiştirilemez» olan «reel sosyalizm» dogmasını sorgulayan ya da ondan kuşku duyan herkes, derhal «sosyalizm düşmanı» ilan edilebiliyordu. Böylelikle, eleştirici ve devrimci, yani yaşayan Marksizmin yerine, eleştiriye tahammülü olmayan ölü bir «Marksizm» (resmi sosyalizm) geçirilmiş oldu.[3] Türkali, her ne kadar Komintern’in aldığı ve TKP bürokrasisinin de derhal uygulamaya soktuğu “desantralizasyon” kararını Alman Sosyal Demokrat Partisinin tarihsel ihanetiyle bir tutsa da dönemin koşullarından kaynaklı kendisinin ifade ettiği üzere keskin laflar söylemekten ileriye gidemez.

“Ödentini ver, imanını kavi tut!”

TKP yöneticileri o yıllarda sorumluluktan kaçarken tek yaptıkları Yeni Edebiyat dergisini çıkartmaktı. Türkali, mevcut durumun sorgulamasını yapıyordu: “Anladık, parti bu dergiyi çıkartıyordu da başka ne yapıyordu? Yapmıyorsa, niye yapmıyordu? Nasıl yapmazdı dünyanın, ülkenin böyle günlerinde? … Ya «Parti» diye bir şey yoktu bu ülkede ya da bizden uzak duruyorlardı niyeyse!” Bu soruları soran gençlerin sayısı artıyordu çevrelerinde. Çalışma yürütecekleri bir parti bulamayınca kendileri bir “örgüt” kurmaya karar verirler. Düzenli olarak bir araya gelip Marksist bilgilerini geliştirmeye, ülke sorunlarına çözüm bulmaya çalışırlar. Ancak tam olarak ne yapacaklarını, kendilerine bağlanan gençleri nasıl yöneteceklerini bilemezler. Bir an önce partiyi bulmaları gerekiyordu, “örgütlü” olarak TKP’yi arıyorlardı artık!

Türkali, Sıkıyönetim Komutanlığı solcu yazar-çizerleri, aydınları İstanbul’dan Anadolu’nun çeşitli kentlerine sürdüğü dönemde sosyalist şair Hasan Basri Alp ile tanışır, arkadaş olurlar. Hasan Basri, Nâzım’ın basılmamış yeni şiirlerini getiriyor, birlikte çoğaltıp solcu öğrencilere ulaşmasını sağlıyorlardı. Tüm arama çabalarının sonunda karşılarında bir parti bağlantısı bulurlar. Ancak bu da umdukları gibi çıkmaz, haftalık olarak buluşup konuşma ve aylık ödenti vermek haricinde yaptıkları bir şey yoktur. Hasan Basri’nin dediği gibi “ödentini ver, imanını kavi tut!” zihniyetiyle bir yere varamazlar.

1943’e gelindiğinde dönem değişmiş, TKP yeniden “gizli” çalışma kararı almıştır. Askerden kaçıp gizli örgütsel faaliyet başlatan Genel Sekreter Reşat Fuat, kısa süre sonra 1944 baharında tutuklanır. Yine bir dağınıklık, başıbozukluk dönemi başlar. TKP merkez komitesinde yer almış kimi isimler kendilerini “merkez” olarak yansıtır, tabir yerindeyse herkes “mührü Süleyman bendedir” der. Bu kez “sancağı” Mihri Belli alır. Hasan Basri, TKP Merkez Komitesinde olduğuna inandığı Mihri Belli ile Türkali’yi tanıştırır. Bu dönemde Türkali, Milli Savunma Bakanlığı’na olan borcunu ödeyemediği için askeri liseye edebiyat öğretmeni olarak atanmaktan kurtulamaz ve Akşehir’e gönderilir. İstanbul’a gelip Mihri Belli ile görüşür ve Akşehir’den parti ile ilişkisini sürdürür. Yıllarca kısa uzun her tatilde borç harçla kaçıp İstanbul’a gelir, arkadaşlarıyla ilişkilerini koparmaz, partideki gelişmeleri yakından takip eder. Türkali, o dönem güneyde, çoğu Adana yöresindeki kimi partililerle kopmuş ilişkileri yenileyip toparlar. Bu arada ilk çocuğunun doğumu için eşi Merih’i İstanbul’da bırakıp Akşehir’e dönmek zorunda kalır. Doğum yapmak üzere olan eşi ve politik yoldaşı Merih Hanım’dan uzakta olan Türkali, bir yandan da yoldaşlarının tutuklandığı haberini alır. Tutuklananlar arasında Mihri Belli de vardır. Tekrar dağınıklık dönemi ve “imanını kavi tutarak” bekleme dönemi başlar.

İşte meşhur “İstanbul” şiiri o günlerde Akşehir’de yazılır (Eylül 1944). Tüm zorlu koşullara rağmen “Bekle yumruklarımız haramilerin saltanatını yıksın İstanbul” diyerek bir gün zafer şarkılarıyla caddelerden geçileceği inancını hiç kaybetmez. Nâzım Usta’nın dediği gibi günler ağır, günler ölüm haberleriyle gelmektedir, zalim düşman boş durmamaktadır. Ocak 1945’te o meşum Sansaryan Han bu kez henüz 33 yaşındaki Hasan Basri’nin canını alır. Türkali, İstanbul’a geldiğinde arkadaşı Hasan Basri’nin TC’nin cellâtları tarafından işkencede katledildiğini öğrenir. Hasan Basri’yi Birinci Şubenin penceresinden atarlar ve intihar süsü verirler. Tıpkı nice TKP’li tütün işçisini katlettikleri gibi aynı zalimliği tekrar ederler... Türkali, 1954’te Harbiye Cezaevi’ndeyken yazdığı 1951-1954’ten Notlar şiirinde Hasan Basri’yi anar; Sansaryan Hanı’nda cellâtlar/ Hasan Basri’yi pencereden atan cellâtlar/ Neler çektik şu kanlı çatıdan…

Demokrasi rüzgârları yanılsaması ve reformizmin hazin sonu

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da faşizmin yenilgiye uğratılması ve bir insanlık suçu olarak lanetlenmesiyle birlikte Batı’da “özgürlük ve demokrasi” rüzgârları esmeye başlamıştı. Bu rüzgâr, Batı’yla ilişkilerini geliştirmek zorunda olan Türkiye’yi de etkilemiş ve Kemalist bürokrasinin süngüsünü düşürmüştü. 1923’ten 46’ya dek süren tek parti diktatörlüğü son buluyordu artık! CHP kendisinden kopanların liberal söylemlerle kuracağı bir burjuva partisine (DP’ye) izin vermek zorunda kalıyordu. Ayrıca bu dönemde iki sosyalist parti de kurulmuştu. 1946’da Esat Adil, Sosyalist Parti’yi kurmuş, kimi solcu aydınlar ise CHP iktidarının devrilmesi düşüncesiyle Demokrat Parti içerisinde çalışmaya başlamışlardı. TKP yöneticilerinden Şefik Hüsnü ise, “Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi”ni kurmuştu. Ancak ne yazık ki kendilerini “demokrasi” rüzgârlarına fena halde bırakan dönemin TKP yöneticileri gerçek anlamda bir burjuva parlamenter sistem kurulduğuna inanıyor, Türkiye topraklarında olduklarını unutuyorlardı. Başta ABD olmak üzere Batı tarafından dünyaya yayılan anti-komünist saldırıyı görmüyorlardı. Oysa aynı günlerde Türkiye’de gazetelerde Sovyetler’in Boğazlar’da üs istediği yaygarası kopartılıyor, anti-Sovyet, anti-komünist propaganda bombardımanı başlatılıyordu. Tüm bunlar yeni bir tevkifat dalgasının habercisiydi. Ancak legalizme kendisini kaptıran Şefik Hüsnü gibi dönemin “komünist önderler”i tüm illegalite kurallarını bir kenara fırlatıp atmışlardı. Bu tutum kısa süre sonra başa bela olacak, yeni tevkifatlarda çok kişinin canını yakacaktı. Türkali’nin Şefik Hüsnü’ye o günlerde uyarı niyetindeki sorusuna aldığı cevap ibretliktir: “Ortalığı kaplamaya başlayan antisovyetik, antikomünist yayınlar bir polis baskınının habercisi değil miydi? soruma yanıtı kesin oldu: «Hayır değil»di! Dünyanın bugünkü durumunda, böyle bir işe kalkışmayı göze alamazdı iktidar.

Oysa dünyanın yeni durumu hiç de Doktor Şefik’in tasvir ettiği gibi değildi. “İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünyanın siyasal haritasında çok önemli değişmeler olmuştu. Savaş sonrası dönemi karakterize eden ya da bu döneme damgasını vuran en önemli gelişme, dünyanın iki bloklu (kapitalist ve «sosyalist») bir dünyaya dönüşmesi ve yıllarca sürecek olan bloklar arası bir soğuk savaş döneminin başlamış olmasıydı. ABD emperyalizmi ve Avrupalı müttefiklerinin tezgâhladıkları bu soğuk savaşın temel eksenini, Sovyetler Birliği’ne karşı düşmanlığın körüklenmesi ve koyu bir anti-komünizm propagandasının dünya çapında örgütlenmesi oluşturuyordu.”[4] Mehmet Sinan’ın özetlediği bu dünya konjonktüründe TC’nin nerede durduğu, nasıl hareket edeceği gibi değerlendirmeler yapılmıyordu. Burjuva basındaki azgın anti-komünist saldırılara rağmen Doktor Şefik Hüsnü “iyimserliğinden” hiçbir şey yitirmiyor ve şöyle yaklaşıyordu meseleye: “Zımni bir anlaşma var aramızda; biz gizli çalışmıyoruz, onlar da bize dokunmuyorlar!

“Desantralizasyon” kararını yanlış bulan ama elinden çok bir şey gelmeyen Türkali bu sefer de dönemin otorite ismi Dr. Şefik’i yaklaşan tehlike konusunda ikna edemez. Türkali, döneme dair düşüncelerini şöyle aktarır: “Emekli edilmesiyle muhalefete geçen, azgın komünist düşmanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın bile, İnsan Hakları Cemiyeti’nin kuruculuğuna kalkıştığı için tüm iktidar basınınca «komünist!» diye saldırıya uğrayacağı günlere doğru gidilen bir ortamda polisin bize dokunmayacağını varsaymak ne kadar gerçekçi olur diye düşünülebilirdi ya, Şefik Hüsnü’den daha iyi bilecek de değildik herhalde! Birkaç gün sonra bu konuyu yeniden açtığımda, kızgınlıkla yüzü kızarır gibi oldu Doktor’un, «Bir polis saldırısının gelebileceği tezi, yılgınlık yaratmak için iktidar kaynaklarınca yayılıyor!» dedi. Bu oyuna düşmemeliydik! Ne diyebilirdim artık? Asıl oyun onlarca kişinin tutuklanma dalgasının başlatılmasıydı. … Polisin komünistlere dokunmayacağına inanan kaç kişi vardı o günün Türkiye’sinde, bilmem! Şefik Hüsnü söylediğine göre ben inanmak zorundaydım! Ünlü fıkra gelir aklıma: Kendini yem sanıp tavuk görünce kaçacak yer arayan adamı iyileştirmişler. Taburcu olurken «İyileştim doktor, demiş. Ben biliyorum yem olmadığımı da, tavuk da biliyor mu acaba?» Evet, biz biliyorduk polisin bize dokunmayacağını da… Polisin bilmediği kötü biçimde çıktı ortaya sonradan!” Ne acıdır ki TKP yönetiminin bu legalist-reformist tutumu onlarca komünisti, mücadeleci öncü işçiyi polise yem eder. Kurulan sosyalist legal partiler altı ay gibi kısa bir süre içerisinde kapatılır, Doktor Şefik dâhil tüm kurucular tutuklanır. Bu tutuklama sırasında Doktor, legalist tutumun sonucunda TKP’ye ait kimi illegal belgeleri polise kaptırır. Türkali ise, 46’daki tevkifat sonrasında yine yalnız kalır. Başvurulabilecek tek kişi olarak gördüğü, o güne kadar adını duyup henüz tanışmadığı Zeki Baştımar’la görüşür. Türkali, “şimdi ne yapacağız” sorusuna “beklemek”ten başka yanıt alamaz.

Bu dönemde tutuklanmayı bekleyen Türkali’ye sıra 1951 tevkifatında gelecektir. Türkali, istemeye istemeye girdiği askerlikten ilk günden itibaren ayrılmanın yollarını arasa da 1937’de başlayan bu serüveni 15 yıl kadar sürer. “Türkoloji’de birlikte okuduğumuz asker öğrenci Yusuf Atılgan, ordudan ayrılma özlemimi bildiği için, «Yüzbaşı olursun inşallah!» diye takılırdı. İlenmesi tuttu sonunda 28 Ekim 1951’de tutuklandığımda «Kıdemli Yüzbaşı»ydım!” der Türkali.

Cezaevinde bulunduğu yıllarda ağır baskı koşullarında pek çok şiir yazmıştır Türkali, çoğu bu dönemde yazılmış şiirleri Eski Şiirler Yeni Türküler adlı şiir kitabında toplanmıştır. Ozanlıkta hiçbir savım yok diyen Türkali, belki bir döneme tanıklık edecek belgeler diye, biraz da çevresindeki arkadaşlarının baskısıyla şiirlerini yayımlamıştır 1979’da. Çoğu kaybolmuş şiirlerinden geriye kalan kısmında “karanlık bir dönemde devrimci savaş sürdürmüş kişilerin duyarlılıklarını” taşıdığını görürüz. Dönemin kahır yüklü atmosferini yansıttığı şiirlerinde acıyı damıtmıştır, lakin gelecek güzel günlere olan inancını asla kaybetmemiştir.

Mustafa Suphi’nin vatanındayız
Yürekte umut etimizde kırbaç
Yeryüzünden kardeş eller uzanmış etimizde kırbaç
Bir avuç pirince hasret giden Çinliler
Özgürlük türküleri söylüyor etimizde kırbaç
Nice haşmetli başlar düştü toprağa etimizde kırbaç
Sonra bir gün doğrulacak halkımız
Kırbaç vuran da vurduran da
Silinip gidecek yeryüzünde bütün çirkinlikler gibi
Bütün çirkinlikler gibi eriyip bitecek kanlı masallar
Dökülen kanda
Yanakların solmasın
Karım
[5]

Türkali’nin, kendisi gibi 1953’te tutsak edilen eşi Merih Hanım’a hitaben yazdığı şiirinde belirttiği gibi Hasan Barış Deniz/ Bütün kimsesiz çocuklar gibi kurtuluşu bekliyor… Türkali, kurtuluşu bekleyen çocuklarından, yoldaşlarından ve mücadeleden fiziken uzaktadır… Lakin tüm bu zorluklara rağmen komünist geleneği geleceğe taşımakta direngendir ve her daim yüreği umut doludur.

(devam edecek)


[1]      Türkali’nin hayatına dair bilgiler anı kitabı “Komünist”ten alınmıştır.

[2]      Mehmet Sinan, Marksizm ve Türk Solunun İdeolojik Geleneği, Haziran 2005, marksist.com

[3]      Mehmet Sinan, agm

[4]      Mehmet Sinan, Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar-V, Mayıs 2008, marksist.com

[5]      “Hücreye Mektup”, Kasım 1953, Harbiye Cezaevi