Navigation

Türkiye Sosyalist Hareketine Tanıklık Eden Komünist Çınar: Vedat Türkali ve Romanları /3

1950 seçimlerinin ardından, CHP’nin tek parti diktatörlüğü dönemindeki iktidar blokunun yerini, Kemalist asker-sivil bürokrasinin dışındaki çeşitli burjuva kesimlerin oluşturduğu yeni bir iktidar bloku aldı. Demokrasi ve ekonomik kalkınma vaatleriyle iktidara gelen DP, temsilcisi olduğu kesimlerin çıkarları doğrultusunda orduda tasfiyelere girişmiş, Genelkurmay’ı Milli Savunma Bakanlığına bağlamıştı. Keza CHP diktatörlüğü döneminde basını ağır baskı ve sansüre maruz bırakan, gazetelerin kapatılmasına neden olan 1931 tarihli Matbuat Kanununda da birtakım değişiklikler yapmıştı. Kendisini esas olarak büyük toprak sahiplerinin ve ticaret burjuvazisinin temsilcisi olarak konumlandıran DP iktidarı, tarım burjuvazisine kredi ve sübvansiyonlar sağlayarak, özel sermayenin özellikle bu kesimlerde toplanmasının önünü açmıştı. Kapitalist tarım ve ticaret sayesinde muazzam bir sermaye birikimi sağlayan burjuvazinin bu kesimi sanayi alanına da yatırım yapmaya başlıyordu.

DP’nin özellikle büyük toprak sahiplerinin, tüccarların ve eşrafın çıkarlarını kollayan ekonomi politikaları yürütmesi (büyük fonların tarım sübvansiyonlarına aktarılması, ithalata yönlendirilmesi) 1950’lerin sonuna doğru ekonomide tıkanıklara yol açtı. DP’nin ekonomi politikaları, gelişmekte olan büyük sanayi burjuvazisini ve Türkiye’nin kendi planları doğrultusunda modern anlamda kapitalistleşmesini isteyen OECD, Dünya Bankası, IMF gibi emperyalist örgütleri rahatsız etmekteydi. DP iktidarı, OECD’nin önerdiği 1958 “ekonomik istikrar programı”nı tam olarak uygulamamıştı. Dünya kapitalizmiyle entegrasyon sağlanmasını isteyen büyük sanayi burjuvazisinin DP’den beklediği desteği bulamaması onu muhalif konuma itmişti. Büyük sanayi burjuvazisi artık sanayi alanında atılımın önünü açacak teşvikleri koparabileceği yeni bir iktidar arayışındaydı. DP iktidarından kurtulmak isteyen kesimler genişlemekteydi. Yıllarca kendilerini CHP iktidarıyla özdeşleştirip devletin asıl sahibi olarak gören asker-sivil bürokrasi, bir dönem tahammül etmek zorunda kaldığı DP iktidarının artık sona ermesini ve CHP’nin önünün açılmasını istemekteydi. Keza DP iktidarı döneminde maaşları düşük tutulan, geçinmekte zorlanan ordu içindeki alt rütbeli subaylar ve sıradan devlet memurları da DP’nin ekonomik uygulamaları sonucu artan enflasyon ve yoksulluktan bunalmış durumdaydılar. Üniversite çevrelerindeki aydınlar da DP’ye tepkililerdi. Kısacası kentlerde DP’ye muhaliflerin sayısı giderek artmış ve yedi yıl boyunca tek başına iktidarda kalan DP’nin oyları 1957 seçimlerinde düşmeye başlamıştı. İktidarını kaybetme korkusuyla hırçınlaşan DP, saldırgan bir tutum sergilemeye başlayacaktı. Muhalefet ve basın üzerindeki baskıyı arttırmakta, anti-demokratik uygulamaları genişletmekteydi. DP’nin bu uygulamalarına muhalif kesimlerden tepkiler yükselse de iktidardan indirilmesi için gerekli siyasal güce ve kitle desteğine sahip değillerdi. Esas olarak bu tepkiler, ordu içerisindeki darbenin mayalanmasına hizmet etmiş ve 27 Mayıs 1960 askeri darbesine giden sürecin taşlarını döşemişti.

27 Mayıs’a giden süreç: Bir Gün Tek Başına

Vedat Türkali, 27 Mayıs darbesine kapı açan bu siyasi ve ekonomik kriz sürecinin çeşitli toplumsal kesimlerdeki yansımalarını, 1974’te yazdığı ilk romanı Bir Gün Tek Başına’da işlemiştir. 1959 sonbaharından başlayarak darbeden bir gün öncesine kadar geçen süredeki gelişmeler; işçi ve emekçilerin iktidar ile muhalefet partileri arasında kutuplaştırılması, küçük-burjuva aydınların bu kapışmadaki konumlanışları, 1960 Nisanında başlayan öğrenci eylemleri romanda bir nehir gibi akmaktadır. Bir Gün Tek Başına tüm bu toplumsal ve siyasal gelişmeleri odağına alarak küçük-burjuva aydının ikilemlerini ve korkaklığını, bunları aşamadığı koşulda onu bekleyen hazin sonu çarpıcı şekilde işlemektedir.

Romanın başkarakterlerinden Kenan, solcu küçük-burjuva bir aydını temsil etmektedir. Kenan, üniversite öğrencisi olduğu yıllarda arkadaşlarıyla birlikte polis tarafından sorguya alınır. Bu sorgu sırasında polisten yediği iki tokat hayatının sonuna kadar taşıdığı bir korku olarak karşısına dikilir. Korkup arkadaşlarından ve mücadeleden uzaklaşır, yılgınlığa düşer. Evlenip sıradan küçük-burjuva bir aile yapısı içerisinde yıllarını tüketir. Fakat öte yandan toplumsal yaşamdaki çalkantılar, ekonomik ve siyasi sorunlar, milyonların sefaleti karşısında iktidarın pervasız politikaları, açgözlü sermayenin doyumsuzluğu Kenan’ı rahatsız etmektedir. Yaşadığı toplumdan memnun değildir ancak şikâyet etmekten başka bir şey de yapmamaktadır. Onca adaletsizliği, haksızlığı görüp bir şey yapmaması içten içe Kenan’ı kemirmektedir. 14 yıllık evliliğinden de mutlu değildir. Her geçen gün giderek derinleşen toplumsal ve siyasal sorunlar, karısı Nermin’le evliliklerini sorgulamasına yol açmaktadır.

Nermin, kocası ve çocuğuyla rahat bir yaşamı paylaşmanın dışında toplumda yaşanan sorunları umursamayan, tek düşüncesi kocası ve kızıyla mutlu bir yaşam olan sıradan küçük-burjuva bir kadındır. Kenan’ın zaman zaman toplumda yaşanan sorunlardan bahsetmesi üzerine, toplumu değiştirme düşüncesinin gençlik hayalleri olduğunu söyler ve pratik yaşamında yer etmesini istemez. Bir zamanlar Anadolu’da öğretmenlik yapmış, daha sonra kitapçılık yapmaya başlamış olan Kenan; bir yanda karısı diğer yanda iktidarla ilişkileri olan arkadaşı Rasim tarafından sürekli düzen sınırları içerisine hapsedilmeye çalışılmaktadır. Aklını kullanıp işlerini büyütmesi salık verilmektedir. Rasim, iktidarla kurduğu ilişkiler sayesinde bakanlığa ait bir matbaayı hurda fiyatına alma ve Kenan’ı da ortak etme çabasındadır. Ancak her ne kadar Kenan bu işten uzak durmaya çalışsa da Rasim, Nermin ve annesini bu işe ortak eder. Rasim’in Ankara’daki ilişkileri sayesinde Nermin’in annesinin arsası değerinin çok üzerinde bir fiyata satılır, matbaa alınır ve böylece Rasim’in işleri yürüttüğü bir ortaklık kurulur. Nermin, Kenan’dan habersiz Rasim’le girdiği bu işbirliğinin “başarısı” için DP’nin Vatan Cephesi’ne üye olur. Türkali, bu kirli çıkar ilişkileri üzerinden dönemin arsa vurgununu, devlete ait mülklerin nasıl yandaşlara peşkeş çekildiğini gözler önüne sermektedir. Aslında bu tablo, dünden bu tarafa değişen pek de bir şey olmadığını gösterir. Tersine, devlet eliyle yandaş sermaye yaratma, yolsuzluk ve rüşvet hiç bu kadar aleni hale getirilip meşrulaştırılamamıştır!

Bir süredir evliliğini ve içinde bulunduğu yaşamı sorgulayan Kenan, artık Nermin’i düşman safında görmektedir. Evden, işten uzaklaşıp yeni bir yaşam kurma fikri kafasının içinde dolanıp durur. Ancak düşüncelerini yaşama geçirme gücünü kendinde bulamaz, tutarsız ve iradesiz davranır. Çelişkiler ve çıkışsızlık içerisinde kıvranan Kenan’ın Günsel adında devrimci genç bir kadınla tanışıp âşık olması, onu sorunlarıyla daha fazla yüz yüze getirir. Ağabeyi 1936’da, 44’de, 51’de tutuklanmış, dünyayı cezaevi ziyaretleri sırasında tanımış olan Günsel; 20 yaşlarında, mücadele azmi ve umutla dolu genç bir üniversitelidir. Dönemin genel örgütsüzlük ve dağınıklık koşullarında Günsel, etrafındaki diğer komünistler gibi tanıştığı işçilerle ve öğrencilerle ilişkilerini geliştirmekte, onlarla bir araya gelerek en azından uyanık tutmaya çalışmaktadır. Günsel gerek üniversite öğrencileri, gerekse de tütün işçileri ve Haliç çevresindeki fabrika işçileri, onların eşleri, kızlarıyla bir araya gelmekte, sınıfla daha derin bağlar kurarak ilişkilerini geliştirmektedir. İşçi aileleri onu kendi kızları gibi görüp sahiplenmektedir. DP’nin en ufak muhalif bir eyleme bile amansızca saldırdığı, baskının ve faşizan uygulamaların baş gösterdiği bir dönemde Günsel, her şeye rağmen geleceğe umutla bakmaktadır. Günsel’in toplumun değişimine olan inancı, cesareti Kenan’da bir şeyler yapmak gerektiği konusunda uyarıcı etki yaratsa da, öte yandan kendi korkaklığı, sinikliğiyle de yüz yüze bırakmaktadır.

Küçük-burjuva aydının korkaklığı

Günsel örgütsel, politik pek çok konuda fikir aldığı Baba’ya götürür Kenan’ı bir gün. Türkali’nin romanda karşımıza çıkardığı “Baba” karakteri dönemin öncü komünistlerinden biridir, birebir olmasa da Hikmet Kıvılcımlı’dan esinlenmedir. Baba’nın konuşmaları üzerinden dönemin emekçi sınıflarının durumu anlatılmakta ve küçük-burjuva aydınların korkaklığı eleştirilmektedir. Baba’nın yaşına rağmen umutlu, dirençli, ateşli konuşması Kenan’ı etkiler, içindeki güvensizlik kırılmaya başlar. Ancak Kenan’daki bu değişim geçicidir zira gerçekte işçilere doğruları kavratmanın dünyanın en zor işi olduğunu düşünmektedir. Kendisinin ikircimliliği, güvensizliği karşısında Günsel’in cesaretli, dirençli konuşmaları ise içinde eziklik duygusu oluşturmaktadır.

Emekçi sınıfların içinde bulundukları ağır yoksulluk, sefalet koşullarına rağmen finans-kapitalin baskıcı, yasakçı uygulamaları sebebiyle bağımsız bir yol bulamadıklarını anlatan Baba’ya, “halkın gözü ne zaman açılacak?” sorusunu sorarlar. Bunun üzerine Baba, “Memed’in hikâyesi” üzerinden işçi ve emekçilerin genel bilinç düzeyini anlatır: “32’de Elazığ cezaevinde bir Memed’imiz vardı bizim. Kara, kavruk oğlan. Sovyet sınırında bir karakolda askerlik yapmış. Sonra gelmiş memlekete; bir gün kahvede, «Rusların karakolları fena değildi, aç değildiler» gibi bir söz etmiş. «Komünist oldun» deyip bizim yanımıza tıktılar bunu. Beş vakit namazında. Cin gibi bir oğlan. «Okuman yazman var mı?» dedik. «Harfleri tanıyorum da birbirine vuramıyorum» dedi. Okuyamıyordu. … Bir gün «Ne vakit gözü açılacak, ne vakit gerçekleri görecek bu halk» gibisine dertleşiyoruz. «Baba» dedi, «‘bu millet de benim gibi, harfleri tanıyor da, daha birbirine vuramıyor.’»”[1] Memed’in hikâyesi bugün hâlâ işçi sınıfının durumunu özetlemektedir. Yaşanan ekonomik, siyasal, toplumsal sorunların kaynağı içinde yaşadığımız sınıflı, sömürülü kâr düzeni olmasına rağmen, işçilerin geneli ne yazık ki yaşanan sorunlarla sömürü düzeni arasındaki bağı kuramamaktadır. Bu geri bilinç düzeyi, maalesef, işçileri kendi bağımsız çıkarları doğrultusunda örgütlenmekten, kapitalizmi hedef alan bir sınıf örgütü içerisinde yer almaktan uzak tutmakta, düzen partilerinin destekçisi konumuna getirmektedir. Kuşkusuz sıradan işçilerin kendiliğinden kapitalist düzenin yarattığı çelişkileri kavraması düşünülemez. Önemli olan onlara sınıf bilincini doğru tarzda aktaracak sınıf örgütlerinin var olması ve sınıf devrimcilerinin aktarma kayışı görevlerini bıkmadan usanmadan layığıyla yerine getirmeleridir.

Günsel’in “daha aydınlarımız vuramıyor harfleri birbirine” demesi üzerine Baba, ülkedeki küçük-burjuva aydınların içinde bulundukları yalnızlık ve acınası durumu şöyle anlatır: “Ben gerçekten acırım aydınlara. … Çıkarlarını aştıkları da görülmüştür. Fakat yiğitlikleri, özverileri de yürek acısıdır. Hiç değilse bir süre çırpınır, durur zavallıcıklar!... Sonunda bakarsınız bezmişler ya da çürümeye başlamışlar. Nedeni öyle basit ki, ancak bizim aydınımız göremez onu… Sınıf yoktur ardında… Karıştırmayın sakın… Ülkede sınıf yok değil, bizim aydınlarımız sırtını vermesini bilmez sınıfa… Dramı da bu… Toplumu sınıflar değiştirir, kişiler değil ki… Tek başlarına uğraşır durur zavallıcıklar. Düşman kurnaz. Okul kitaplarını bile hep, tek başına aydının yiğitliklerine övgü ile doldurmuştur. Burjuvazi, “bireysel mücadele” veya kişisel kariyer planlarıyla “kurtuluş hayalleri” pompalayıp, dönemin aydınlarının işçi sınıfı saflarında yer almasının önüne geçmeye çalışıyordu. Bugün de burjuvazi, sınıfsal açıdan işçi olup kafaca küçük-burjuva olan beyaz yakalıları benzer yöntemlerle kolayca tuzağına düşürüyor, işçi sınıfı mücadelesinden koparıp atomize ediyor. Oysa örgütsüz hiçbir şey değiştirilemez, gerçek kurtuluş olamaz.

Baba, Büyük Sahra’da Fransa’nın yaptığı nükleer denemelere dünyanın pek çok yerinde tepki gösterilmesine rağmen, Türkiye’de aydınların tek satır yazmamasını korkaklıklarına bağlamakta ve eleştirmektedir: “Susarlar… Çünkü bir tek özelliği vardır bizim aydınımızın ortak yanı tümünün: Korkar. Korkudan öte bir şey bu. Bağımlıdır kafası. Öylesine alışmıştır ki bağımlılığa, doğaldır onun için. Korkusu da doğaldır. Nedenini kendisi de bilmez çoğu kez, içine işlemiştir. İçgüdüsü gibi. Devlet korkusu deyin, eski deyimle, «Hikmeti Hükümet» korkusu deyin. Karanlıkta korkan bir çocuk gibi olmayacak türküler tutturur hep.

Küçük-burjuva aydınlar bağımsız bir güç değiller. Kapitalist düzenin pisliklerini teşhir edecek gücü, güveni kendilerinde görebilmeleri için işçi sınıfının safında yer almaları gerekir. Elif Çağlı’nın dediği gibi, “Kapitalizmin tarihi, küçük-burjuvazinin iki temel sınıftan tamamen bağımsız bir güç odağı oluşturamayacağını, bu sınıflardan etkilenmemiş bir siyasal tavır geliştiremeyeceğini kanıtlamıştır. Modern kapitalist toplumda küçük-burjuvazi, ya proletaryanın ya da kapitalistlerin peşinden gitmek, bu iki temel sınıftan birinin hegemonyası altına girmek durumundadır. Ancak, ara sınıf konumu küçük-burjuvayı hemen her konuda özgün bir «orta yol» tutma çırpınışına sürüklemektedir.”[2] Oysa her türlü acıya, ağır baskı ve zindan koşullarına rağmen bulunduğu safı terk etmeyen işçi sınıfının nice aydını olmuştur. Onların yılmadan düşmana karşı cesaretle duruşu işçi sınıfının sosyalist davasına duydukları inançtan, kendilerini değiştirip dönüştürebilmiş olmalarından ileri gelir.

Türkali’nin bu romanındaki bir diğer eleştiri noktası ise Avrupa’ya gidip gelen aydınların, dışarıda görüp okudukları ile Türkiye’yi kıyaslamaları, gördüklerini buraya uygulama çabalarıdır. Ancak orada gördükleri doğrular, orası için güçlüdür ve geçerlidir. O dönemde de küçük-burjuva aydınlarda dışarıya kaçıp kurtulma düşüncesi küçümsenmeyecek oranda vardır. Baba’nın küçük-burjuva aydınlara yönelttiği eleştiriler sırasında Kenan kendinden çok şey bulmakta ve içten içe ezilmektedir. Kenan, Balzac okuyan Fransız işçisi ile Türkiye’de köyden kente yeni göç etmiş, kültürel ve sınıfsal geri bilinç düzeyindeki işçileri kıyaslayıp “nasıl olacak da bu işçiler uyanacak, toplumu değiştirecek” sonucuna varmaktadır. Esasında Kenan üzerinden aktarılan Türkiye işçi sınıfına güvensizlik ve sınıfın yok sayılması sorunu, dönemin önemli tartışma konularından biriydi. Nitekim işçi sınıfı yok sayılırken, toplumda bir değişim olacaksa bunu asker-sivil aydın kesim yapacak düşüncesi yaygındı! Baba’ya göre bile ülkenin kurtuluşu “namuslu askerlerde” görünüyordu! “Belki namuslu askerlerimizin gözünü açar bu gidiş, tek umut onlarda görünüyor. İşçi sınıfının varlığı ve devrimci rolü sorgulanırken, ne yazık ki ileriki yıllarda bile gözlerinin önünde güçlenip büyüyen işçi sınıfı görülemeyecekti. Oysa 1960 ile 80 arasındaki 20 yıllık kısa kesitte yaşanan pek çok tarihsel örnek işçi sınıfının devrimci potansiyelini açığa çıkartmış ve asker-sivil bürokrasinin ise işçi sınıfının karşısında yer alıp, burjuvazinin hizmetkârlığını yaptığını ispatlamıştır.

27 Mayıs’a giden süreçte toplumsal ve siyasi atmosfer

“1960 yılının başında Türkiye’nin ekonomik ve siyasal manzarası şudur: DP iktidarının 1958 yılının Ağustos ayında uygulamaya başladığı «ekonomik istikrar» programı hedeflerine ulaşamamış, mevcut ekonomik kriz daha da derinleşmiştir. Türkiye’deki kapitalist ekonomik yapı, yerli büyük burjuvazinin ve emperyalizmin arzuladığı doğrultuda bir gelişme içinde değildir. Bunun da en önemli nedeni, DP iktidarı tarafından sürekli korunmakta olan büyük toprak sahiplerinin sistem içindeki konumlanışıdır. Modern kapitalist gelişmenin gereklerine bir türlü ayak uyduramayan büyük toprak sahipleri, mevcut konumları itibariyle kapitalist gelişmenin önünde esaslı bir engel oluşturmaktadırlar.”[3] Mehmet Sinan’ın ifade ettiği üzere bu gidişat, DP’nin tepesindeki parti kodamanlarına sırtını dayayarak ve devlet ihaleleriyle beslenerek servet biriktirmiş olan zenginlerle, büyük toprak sahipleriyle rekabet halinde olan yerli büyük sanayi burjuvazisini ve emperyalist kuruluşları rahatsız etmekte, çatışma ve çelişkileri derinleştirmektedir.

Tepede filler tepişirken altta çimenler ezilmektedir. Ekonomik gidişattan en çok yoksul köylü kitleler ile henüz sayıları az olan sanayi sektöründe çalışan işçiler etkilenmektedir. Onları kent küçük-burjuvazisinin çeşitli katmanları (küçük esnaf ve zanaatkârlar, serbest meslek sahipleri vb.) izlemektedir. CHP’nin tek parti diktatörlüğünden kurtulmak için DP’yi büyük umutlarla destekleyen bu kesimler, artık gidişattan rahatsızdırlar ve değişim istemektedirler. DP iktidara gelmeden önce demokrasi ve basın özgürlüğü vaatlerinde bulunmuş, böylelikle basının da büyük desteğini almıştı. İktidarının ilk döneminde Matbuat Kanununun basına sansürü kolaylaştıran maddelerini kısmen kaldıran DP, ilerleyen yıllarda hızla anti-demokratik uygulamaları hayata geçirmiştir. Gazeteler kapatılmış, sansür yaygınlaşmış, gazeteciler yargılanmış ve tutuklanmıştır.

Adnan Menderes’in başkanlığındaki DP hükümeti, Türkiye’yi Sovyetler Birliği’nin sınırında Batı’nın sadık bir ileri karakolu haline getirmişti. NATO üyesi olan Türkiye, ABD’yle yakın askeri işbirliğinde bulunarak ABD askeri üslerine izin vermiş, Kore’ye asker göndermişti. Ne var ki Menderes, iktidarının son yıllarına doğru ekonomik ve siyasi kriz derinleştikçe, günümüz dış politikasını anımsatırcasına Sovyetler Birliği’ne yanaşma şantajlarında bulunmuş, bu durum ABD’yle gerilimi arttırmıştı. Bu gerilim, ABD’li gazeteci Eugene Pulliam’ın 1958 Eylülündeki Türkiye ziyareti sonrasında daha da artmıştı. Pulliam, Menderes için diktatör sıfatını kullanmaktan çekinmeyerek, Türkiye’de basın özgürlüğünün olmamasını ve DP’nin diğer anti-demokratik uygulamalarını eleştiren yazılar yazmıştı. Pulliam’ın yazılarını çevirip Türkiye’de yayımlayan ya da alıntılayan gazeteler ve yöneticileri hakkında davalar açılmış, verilen cezalar ABD ve Uluslararası Basın Enstitüsü aracılığı ile dünya kamuoyuna duyurulmuştu. İktidar, Basın Enstitüsünün protestosuna da yayın yasağı koymuştu. Romanda bu durum şöyle anlatılmaktadır: “Bir sabah sansür çağının başladığını muştular gibi birçok İstanbul gazetesi boş, beyaz sütunlarla çıktı. Amerika’da Türk basın rejimine çatan yayınlar vardı. Muhalefet durumu protesto ediyordu. Beceriksiz çırpınmalarla bir şeyler yapıyor görünmekten öte bir varlığı da yoktu aslında muhalefetin.

Tüm bu gelişmelere paralel olarak Mecliste DP ile CHP arasında kavga gürültü devam etmekteydi. DP, CHP’ye saldırılarının dozunu her alanda arttırmaktaydı. Öyle ki, polis Zeytinburnu CHP Kadınlar Kongresini bile basmış, kadınları tartaklamıştı. İşler giderek kızışmaktaydı. Ankara’da, İstanbul’da, Rize’de teknikerler DP’nin politikalarını protesto etmek için yürümüşler, Adana’daki yürüyüş polis saldırısıyla dağıtılmıştı. Egemenler arasındaki çatışma giderek sertleşmekteydi. İsmet İnönü, Uşak gezisi sırasında taşlı saldırıya uğramış, dönemin İçişleri Bakanının emriyle İnönü’nün gezisi engellenmişti. O dönemin DP’sinin ve bugünün AKP’sinin emekçi kitleleri birbirlerine karşı düşmanlaştırıp kutuplaştırarak kendi tabanlarını konsolide etme çabaları doğrultusunda kullandıkları yöntemler ve propaganda dili oldukça benzerdir. AKP ve DP muktedirlerinin, faşist provokasyonlar ile karşı tarafı susturup sindirme politikaları arasında ciddi paralellikler bulunmaktadır. İnönü’ye yapılan saldırının bir benzeri olarak 2019’da CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun Ankara Çubuk’ta bir asker cenazesinde uğradığı faşist saldırı bunun örneğidir.

DP ile CHP arasındaki çekişme emekçiler arasında adeta horoz dövüşüne dönüşmekteydi. Örgütsüz ve bilinçten yoksun işçiler, ya “Paşa”dan ya da “demir kırattan” yanaydılar. Kürt-Türk, Alevi-Sünni gibi ayrımların üzerine işçilerin bir de burjuva partiler üzerinden kutuplaştırılması, gerçek sınıf düşmanlarına karşı birlik olmalarının önünde ciddi engel oluşturmaktaydı. 1950 ile 1960 arasında köyden kente göçler devam etmiş, kent nüfusu %18’den %25’e yükselmişti.[4] Ülkedeki işçi nüfusu her geçen gün artmaktaydı, ne var ki işçiler sınıf bilincinden yoksun ve örgütsüzlerdi. Bu bilinci taşımak, anti-komünist propagandanın şaha kaldırıldığı, örgütlülüğün öcüleştirildiği bir dönemde o kadar da kolay değildi. Köyden kente göç etmiş, henüz işçilik bilinci oluşmamış işçiler, sendikal mücadeleden, örgütlülükten, grevden bahsedildiğinde bile bunu “komünistlik” olarak algılayıp uzaklaşmaktaydılar. Bu topraklarda toplumda yerleşik olan korku ta Osmanlı’dan köklenip gelmektedir. Gerek CHP’nin uzun yıllar tek parti diktatörlüğü altında, gerekse çok partili dönemde DP’nin iktidarı altında yıllarca uygulanan baskı ve zulüm, sürekli polis takibi bu korkuyu daha da beslemişti.

Türkali, bu süreçte TKP’li işçilerin nasıl tutum aldığına da yer veriyor. TKP’li tütün işçileri, CHP’nin işçilere, devrimcilere ettiği zulmü unutmayıp, DP-CHP kavgasının dışında başka bir pencere açmaya çalışmaktaydılar. Günsel’in ülkedeki gelişmeler üzerine sohbet ettiği işçilerden biri burjuva partilerin işçilere yaklaşımını ve CHP’nin korkusunu şöyle anlatmaktadır: “Bir şey olsa da işçileri dünyada karıştırmazlar. Yine memur, aydın, üniversiteli filan. Halk Partililer daha çok korkuyor işçiden. Hep kendi aralarında olsun bitsin, gözü açılmasın işçinin…” Tıpkı geçmişte olduğu gibi bugün de egemen sınıf, işçi sınıfının bir özne olarak mücadele sahnesinde yer almasını ve başka bir alternatifin mümkün olduğunu ortaya koymasını istememektedir. Ana muhalefet partisi CHP’nin son yıllardaki seçim süreçlerinde AKP’nin seçim hilelerine, adaletsizliğe, anti-demokratik uygulamalarına karşı öfkeli kitleleri sokaktan uzak tutmak için elinden geleni yapması bunun somut örneğidir.

1960 yılına gelindiğinde DP’nin baskıları artık sınır tanımamaktaydı. Ocak ayında Adnan Menderes, muhalefetin zorba yoluna saptığını, dünyayı başlarına yıkacağını söylemekteydi. CHP’nin defalarca verdiği gensoru önergelerinin hemen hepsi geri çevrilmişti. CHP’li milyoner Vehbi Koç, DP’nin baskısıyla Mart ayında partisinden istifa ettirilmişti. Mart sonunda Kayseri’de valiliğe zorla girdiler denerek CHP’liler üzerine ateş açılmış, yaralananlar olmuştu. 2 Nisanda İnönü’nün içinde bulunduğu tren Kayseri’ye vardığında durdurulmuş ve saatlerce bekletilmişti. Ertesi gün yapılacak Kayseri CHP İl Kongresi ise yasaklanmıştı. İnönü’yü bu kez Ankara’ya dönerken aracını durdurup dokuz saat bekletmişlerdi. Bir dönemin “paşasının” ve “milli şef”inin düştüğü hâl, kendisini CHP ile özdeşleştiren asker-sivil bürokrasiyi iyiden iyiye rahatsız etmişti. DP iktidarı döneminde hiç olmadığı kadar ekonomik sorunlarla yüz yüze kalan, geçim sıkıntısı çeken devlet memurlarının ve alt rütbeli subayların tepkileri de artmaktaydı. Asker-sivil bürokrasi daha DP iktidara geldiğinde onu kendi öz iktidarları olarak kabul etmemiş, şartlar gereği katlanmak zorunda kalmıştı. Fakat artık daha fazla tahammülleri kalmamıştı.

“Tahkikat Komisyonu”nun tetiklediği öğrenci eylemleri

Öğrencilerin ülkedeki politik gelişmelere yaklaşımı da toplumun genelinden farklı değildi, CHP ve DP arasında sıkışmışlardı.1960 yılına gelindiğinde artık öğrenciler arasında da kıpırdanmalar başlamış, çeşitli arayışlara girmişlerdi. CHP’liler toplantılar örgütlemekte, bunlara partili olmayanlar da katılmaktaydı. Türkiye Milli Gençlik Teşkilatına (TMGT) bağlı gençlik kuruluşları, Kadınlar Birliği, Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF), Devrim Ocakları, Teksif Sendikasının gençlik kolu gibi muhalif birçok örgüt gençlerin toplantı, tartışma alanına dönüşmüştü. Ancak hükümete ateş püsküren gençlerin muhalefetinin düzen sınırlarını aşmamasına özen gösterilmekteydi. Biraz ileri gidenler derhal “komünistlikle” suçlanmakta, uzaklaştırılmaktaydılar. CHP’nin ilçe gençlik kongresinde, “sosyal eşitlik” ve “ekonomik fırsat eşitliği”nden söz eden bir genç, komünistlik suçlamasıyla onur kuruluna verilmişti. Bu tam da devlet partisi CHP’ye yakışır bir tutumdu! Her ne kadar gençler, düzen sınırları içerisinde tutulmaya çalışılsa da aralarında işçiden söz eden, grev hakkı isteyen, gizlice Nâzım’ın şiirlerini okuyan, kapitalist düzeni sorgulayanlar da vardı.

Nisan ayında birbirini izleyen olaylar hız kazanmıştı. DP Meclis Grubu, 12 Nisanda CHP hakkında Meclis tahkikatı kararına varmış, CHP ise 16 Nisanda Menderes’in yüce divana verilmesini önermişti. Aynı günlerde gazeteler Menderes’in Temmuzda Moskova’ya gideceğini duyurmaktaydı. DP, 18 Nisanda basının ve CHP’nin faaliyetlerini soruşturmak üzere Mecliste geniş yetkilerle donattığı on beş kişiden oluşan bir “Tahkikat Komisyonu”nu kurmuş ve bütün siyasal eylemleri yasaklamıştı.

CHP’nin DP’yi “anayasa ihlali” ile suçlaması muhalif gazetecileri, kent aydınlarını, üniversite çevrelerini harekete geçirmiş ve eylemlerin önünü açmıştı. Aynı günlerde Güney Kore’de de diktatör Sygman Rhee’ye karşı protestolar başlamıştı. Güney Kore’de baskı rejimine başkaldıran ve Rhee’yi istifaya çağıran öğrencilerle öğretmenlerin gösterileri, ardı arkası kesilmeden sürüp gitmekteydi. Kitlelerin ayağa kalkması Rhee’yi istifa etmek zorunda bırakmıştı.[5] Türkiye’deki muhalif basında Güney Kore haberlerinin duyurulması ve “Tahkikat Komisyonu” kararı öğrencileri de hareketlendirmişti. Ders kitaplarından başını kaldırmayan tıp öğrencilerinin bile günlük siyasal gelişmelere ilgisi artmaktaydı. Tıp Kongresinde öğrencilerin okuduğu raporun Kore gençliği ile dayanışma mesajları içermesi, polisin kongreyi siyasi içerikli sayıp copla, gazla saldırması için yeterli olmuştu. Zira günlerdir ülkede her tür siyasal eylem yasaktı. Ancak baskı ve yasaklamalar beraberinde tepkiyi de büyütmekteydi. Bir süredir üniversitedeki çeşitli derneklere üye muhalif öğrenciler, iktidarın uygulamalarına karşı ortak hareket etme çabası içerisindeydiler. Bu öğrencilerin bir kısmı Günsel’in de tanıdığı CHP’li öğrencilerdi. Tıp öğrencilerinin polis saldırısına uğraması öğrencilerin öfkesini daha da bilemiş ve iktidarın politikalarını protesto etmek üzere üniversite bahçesinde toplanma kararı almışlardı. Tam olarak ne yapacaklarını bilmeyen öğrenciler, ertesi gün dersliklere girip öğrencilere anayasanın ihlali gerekçesiyle boykot çağrısı yapmış, bahçede toplanmalarını sağlamıştı. İstiklal Marşı okunarak başlanan eyleme dahi polisin izni yoktu. Öğrenciler ile polis arasında çatışmalar çıkmış, eylem beklenmedik şekilde büyümüştü. Polisin sert müdahalelerine son verip üniversiteden çıkmasını isteyen rektör de polis şiddetinden nasibini almış, yaka paça götürülmüştü. İlk etapta ne yapacaklarını bilmeyen öğrenciler, polisi yuhalayıp “rektörü istiyoruz”, “Hürriyet, Kahrolsun Diktatörler, İstifa Menderes” sloganlarıyla tepkilerini dile getirmekteydiler. Birkaç saat öncesinde vurdumduymazlıkla kulak tıkayan binlerce öğrencinin eyleme katılmasıyla tepki giderek büyümüş ve rektör serbest bırakılmıştı. Lakin öğrenciler dağılmayıp Beyazıt’a doğru yürüyüşe geçmişlerdi. Polisin gün boyu defalarca müdahalesine, yaralanan hatta ölenler olmasına rağmen dağılmamakta ısrar eden öğrenciler ile polis arasına en son süngülü erler sokulmuş, ordu devreye girmişti. Öğrenciler, askerlerin süngüleri kendilerine çevrili olduğu halde “Yaşasın şanlı ordumuz”, “Türk ordusu çok yaşa” diyerek sevinç gösterilerinde bulunmaktaydılar. Öğrenciler valiliğe doğru yürüyüşe geçince bu kez tanklar devreye sokulmuş, sıkıyönetim ilan edilmiş, köprüler açılmış, karşı tarafa geçişler engellenmişti. Subayların çağrısıyla parça parça dağılmıştı öğrenciler. Gençlerin bir kısmı ise çatışmalar sırasında polis tarafından gözaltına alınmıştı. Gözaltına alınanlar arasında eylemlere katılan Günsel ve arkadaşları da vardı.

Eylemler sonraki günlerde de devam etmiş, İstanbul Teknik Üniversitesine, Ankara, İzmir gibi başka şehirlerdeki üniversitelere de sıçramıştı. Günsel ile Kenan’ın kimi zaman birbirleriyle sohbetlerinde, kimi zaman iç monologlarında eylemler sorgulanmaktadır. Eylemlerin içerisinde yer alan Günsel, ipin ucunu kaçırmamak, olaylar içinde yitip gitmemek şartıyla çevresindeki gençleri etkilemeye çalışıp, yön vermenin gerekli olduğunu düşünmektedir. Eylemlerde CHP’nin rolü olsa bile gençlerin uyanmaya, kavgayı öğrenmeye başladıklarını en yakınındaki arkadaşı Handan üzerinden görmektedir. Daha önce politik meselelere mesafeli olan tıp öğrencisi Handan, ülkedeki gelişmelerle birlikte değişmiş, yaşananlara ilgisi artmış, polis şiddetine rağmen eylemden ayrılmamış, arkadaşlarıyla dayanışma içerisinde hareket etmiştir. Pek çok konuda olduğu gibi eylemler konusunda da Günsel ve Kenan’ın yaklaşımları farklıdır. Kenan eylemlere kuşkuyla bakmakta, CHP’nin yönlendirdiğini, oyun olduğunu ve yer almamak gerektiğini, hatta Günsel’in de eylemlere katılarak kullanıldığını düşünmektedir. “Bizim kavgamız mı bu? Nerde işçiler? Nerde bizim insanlarımız? Cezaevlerinde, sürgünlerde ya da köşesine sindirilmiş” diye düşünen Kenan, düşüncelerinde kısmen haklı da olsa, bu düşünceleri daha çok iç korkularının üzerini örtmek, rahatlamak için ileri sürmektedir. Nitekim Beyazıt’ta polisin öğrencilere silahlı saldırısına tanık olan Kenan, şaşkınlığa uğramış, korkuyla kaçmış ve sonrasında yine yıllar öncesinde polisten yediği tokatla yüz yüze kalmıştır.

1960 1 Mayıs’ında sıkıyönetim emriyle sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş, üniversiteler, yurtlar kapatılmış, öğrenciler bir ay kadar evlerine gönderilmişlerdi. Menderes, o günkü konuşmasında kalkınmadan, ihracat ve ithalattan övgüyle söz ederken öğrenci eylemlerini, kendilerini kıskananların bu kalkınmayı yıkmak için kışkırttıklarını anlatmaktaydı. “Milletin hür iradesiyle vazife başında” olduklarını, özgür, dürüst bir seçime hazırlandıklarını duyurmaktaydı. İşçi “kardeşlerinin” 1 Mayıs işçi bayramını ise kutlamayı unutmamıştı! Yıllarca “1 Mayıs işçi bayramıdır” diyenlere yapmadıkları işkence kalmamıştı. Ancak şimdi emekçilerin desteğini korumak için utanmadan yalan söyleyen Menderes, kendisini emekçi halkın yanındaymış gibi göstermeye çalışmaktaydı. Tıpkı bugün AKP iktidarının temsilcilerinin yaptığı gibi... Derin bir ekonomik kriz, artan işsizlik ve hayat pahalılığına rağmen iktidarın “ekonomimiz uçuyor” yalanlarıyla Menderes’in konuşmaları büyük bir benzerlik içermektedir.

Menderes’in 1 Mayıs konuşmasının ardından yayınlanan sıkıyönetim bildirisinde her türden eyleme, eylemcilere ateş açılacağı duyurulmuştu. “Ne Menderes’in radyo konuşması, ne toplanacaklara ateş edileceği üstüne radyoda sürekli yinelenen sıkıyönetim bildirisi, ne de bu bildirinin yüz binlerce bastırılıp evlerin altından atılmış olması istenen etkiyi yapmamıştı.” Öğrenciler, 2 Mayısta ellerinde “Kahrolsun Diktatörler”, “Hürriyet”, “İstifa Menderes” vb. yazılı dövizlerle Saraçhane’ye yürümüşlerdi. NATO Dışişleri Bakanlarının toplantısının yapıldığı Belediye Sarayı önünde toplanıp yabancı basın ve delegeler nezdinde DP iktidarının arsa vurgunu, soygun, yağma uygulamaları teşhir ve protesto edilmişti. Menderes’in doğrudan ateş edilmesi emrine rağmen ordu içerisindeki kaynamanın da etkisiyle öğrencilere ateş açılmamıştı. Öğrenciler erler tarafından toplanıp götürülmüş, eylem dağıtılmıştı. Günsel ve arkadaşları bu eyleme de katılmışlardı ve Günsel de götürülenler arasındaydı. Kenan, arbedede Günsel’in asker aracına bindirildiğini gördüğünde yine donup kalmıştı. İç korkularını yenemeyen Kenan, bencilliğini bir kenara atıp Günsel gibi kendisini mücadeleye verememiş, küçük-burjuva bencilliğini, kıskançlığını, tutarsızlığını bir türlü aşamamıştı.

Öğrenci eylemleri toplumun tüm kesimleri tarafından ilgiyle takip edilmekteydi. DP’yi destekleyenler öğrencilere beddua ederken, muhalifler alkışlamaktaydılar. Bu eylemler, her ne kadar apolitik öğrencilerde dahi bir uyanışa yol açmışsa da düzen güçleri tarafından, DP iktidarını protesto sınırlarını aşmaması sağlanmış ve 27 Mayıs darbesine giden süreçte kullanılan önemli argümanlardan biri haline getirilmişti. İşçi sınıfının mücadele sahnesine henüz adım atmadığı, komünist hareketin ezildiği bu dönemde, eylemde yer alan öğrencilerin geneli Kemalist ideolojinin etkisi altında olan ve burjuva hukuk ve özgürlük çerçevesini aşmayan bir ufka sahipti. Yukarıda aktardığımız üzere devletin bir zor ve baskı aygıtı olarak devreye sokulan ordunun sevinç gösterileriyle karşılanması, öğrencilerin işçi sınıfı bakış açısından yoksunluğu, bilinç düzeylerindeki geriliği ve eylemlerin düzen içerisine hapsedilmiş niteliğini ortaya koymaktaydı. Ordu içerisinde iktidarın politikalarından rahatsız olan alt rütbeli subaylar, bu öğrenci eylemlerini desteklemiş, hatta kimi zaman örtülü olarak öğrencilerin dağılmamalarını teşvik etmişlerdi.

Küçük-burjuva aydın kesimlerden (akademisyenler, yazarlar, gazeteciler, avukatlar vs.) de muhalif sesler daha fazla çıkmaktaydı. Mehmet Sinan o dönemi şöyle değerlendirmektedir: “Bir yanda, yetişme alanlarına uygun işler bulamayan üniversite ve yüksekokul mezunlarının giderek artan hoşnutsuzluğu, diğer yanda her geçen gün maddi durumları bozulan ve iktidarın uyguladığı baskılar sonucu özgürlüklerinin kısıtlandığını düşünen aydın kesimlerin giderek artan tepkileri. Ama öte yandan, bir bütün olarak değerlendirildiğinde, bu küçük-burjuva aydın kesimlerden gelen muhalefetin, gene de fazla derine inmeyen, dolayısıyla kapitalist sömürü düzeninin yarattığı toplumsal çelişkileri sorgulamaktan uzak duran bir muhalefet olduğu görülmektedir.”[6] Küçük-burjuva aydınlar, DP’yi anayasayı çiğnemekle suçluyor ve demokratik hakların korunmasını istiyorlardı. Nihayetinde toplumun pek çok kesimindeki rahatsızlık muhalefetin CHP’den çıkıp toplumun diğer kesimlerine yayılmasını sağlamıştı. Tüm bu gelişmelerin üst üste binmesi, siyasal tıkanıklığı açacak askerî darbeye zemin hazırlamıştı.

Dönemin güvensizlik koşullarında yıllarca birlikte acı sınavlardan geçmiş kişiler bile yakından tanıdıkları kişilere şüpheyle, tedirginlikle yaklaşabilmekteydi. Bu yüzden pek çok kişinin polislikle suçlandığı olmuştu. Böyle bir dönemde Kenan’ı öğrencilik yıllarında tanıyanlar, o dönem polis sorgusundan sonra korkup ortadan kaybolmasını, polis olmasına yormuşlardı. Bu durumu öğrenen Günsel ve çevresindekiler, bir anda Kenan’la ilişkilerini kesmiş ve Kenan tek başına kalmıştı. Ortadan kaybolan Günsel’le görüşüp sorunu anlayamayan ve çözemeyen Kenan, derin bir sarsıntı geçirmişti. Polis sanıldığını tesadüfen öğrenen Kenan, Günsel’in kendisinden şüphe etmesini, terk etmesini kaldıramamıştı. Kenan’ın polis sanılmasında küçük-burjuva karakterinin, çift kişiliğinin, korkaklığının, iradesizliğinin, güçsüzlüğünün payı çok büyüktü. Kişilik çatışmasının bedelini hayatıyla ödeyecekti. Vedat Türkali’nin romanın sonunu küçük-burjuva başkarakterin hazin sonuyla bitirmesi; kişinin kafasındaki tutarsızlıklarla, kişilik çatışmasıyla yaşayamayacağını, gerçekte mücadele etmeyip, eder gibi görüntü çizmeyi sürdüremeyeceğini göstermektedir. Hayat boşluk tanımaz. Kişi ya içindeki küçük-burjuvayı yenilgiye uğratır ya da yenilgiye uğrar!

(devam edecek)


[1] Alıntılar Bir Gün Tek Başına romanından alınmıştır.

[2] Elif Çağlı, Küçük-Burjuvanın Anatomisi, marksist.com

[3] 27 Mayıs darbesine giden sürece dair detaylı politik analiz için bakınız: Mehmet Sinan, Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar /VI.htm, marksist.com

[4] Geçiş Sürecinde Türkiye, Belge Yayınları, s.59

[5] Kore’deki gelişmeler için ayrıntılı bir okuma için bakınız: İlkay Meriç, Güney Kore'de Askeri Diktatörlüklere Karşı Mücadelenin Otuz Yılı, marksist.com

[6] Mehmet Sinan, age